Prof. Dr. Sinan Canan: “Sanatçı gönül ehlidir”

Prof. Dr. Sinan Canan: “Sanatçı gönül ehlidir”

Bir aşk hikâyesini anlatıyor sanat, hücreden evrene.

Her zerrede güzeli görmeyi, güzeli sevmeyi öğretiyor sanki bize…

Biyoloji’den nöroloji’ye, antropoloji’den psikoloji’ye uzanan geniş bir yelpazede, Prof. Dr. Sinan Canan ile “Beyin ve Sanat” arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Söyleşi: Müge Aydın

 

Kendi deyimizle evrenin en karışık nesnesi olan “Beyin” üzerine araştırmalar yapıyorsunuz… Neden beyin konusunu seçtiniz?

Ne güzel soru… Beyni ben seçmedim ki, beyin beni seçti. Kader ile oluyor bazı şeyler. Biyoloji’yi bitirdikten sonra tamamen hasbelkader tıp fakültesinde master yapmaya başlayınca önceden sevdiğim beyin, psikoloji gibi konuların içine düştüm. Planlı olmadı, çok istemişim ki bir şekilde bu çalışmaların içinde buldum kendimi. Önce hücrelerle ilgili olan “histoloji” diye bir alanda çalışıyordum, sonra işlevleri inceleyen “fizyoloji” alanına geçtim. Beyin yüzyılına geçtiğimizi görmeye başlayınca, bu konuya yöneldim. Araştırmalar yapıyoruz, sonrasında günlük hayata dair öğrendiğimizi aktarmak, bilimsel dilden sıyırıp herkesin anlayacağı dilde anlatma ihtiyacı doğdu. Birkaç senedir bunu yapmaya çalışıyorum. Temel işim bunu herkese anlatmaya çalışmak. Bilimin bildiklerini biz de bilirsek iyi olur diye düşündüm.

İnsan beyninin yapı olarak bir yunus ya da filin beyninden çok fazla farklılık taşımadığını söylüyor, bizi diğer canlılardan ayıran özelliği “gelişmişlik seviyesi” ile anlatıyorsunuz. Bizi biz yapan, bizi insan yapan unsur nedir?

Bizi insan yapan iki unsur var. İnsanın diğer canlılar ile olan farkı bedenindedir, beyninde değil. İnsanın bedeni eksiktir. Kürkü yoktur, pençesi yoktur… Çıplak bedeni ile tabiatta kalamayacak tek canlıdır. O yüzden üzerimize sürekli bir şeyler giyiyoruz. Ortamı kendimizi uydurmak zorundayız. Bu birinci fark… İkinci farka gelince, diğer canlılar hayatta kalabilmek için alet edevata ihtiyaca duymuyor, biz gelişmiş bir beyin olmadan hayatta kalmayı beceremiyoruz. Bedenimizin zafiyeti ile ilgili. Adeta bedenimizden alındıkça beynimize verilmiş gibi. İnsan olma sürecinde- ki bu sürecin özelliklerini hâlâ bilmiyoruz- beynin ön kısmının aşırı büyümesi, bedenin fukaralaşması söz konusu… İnsan beynini diğer canlıların beyninden ayıran en önemli fark, alnın altında kalan ön beyin denilen bölümün büyüklüğü. Bu kısım bazı insanlarda kaza ya da kanamalar sonucu işlevsiz kalabiliyor, o zaman anlıyorsunuz ne işe yaradığını. Şempanzenin yapamayıp da bizim yaptığımız ne varsa ön beyindeki bu sinirsel devreler ile ilgili.

Bu devrelerde bizi insan yapan; toplumsal ilişkiler kurabilme, geleceğe yönelik plan yapabilme, kendimizi ve dürtülerimizi kontrol edebilme, şu anki bir hazzı gelecekteki ödül ya da amaç için erteleyebilme gibi insana has özellikler görülüyor. Bu özellikler de ciddi yan etkilere sahip tabiri caizse. Bunlardan bir tanesi ölüm korkusu, yalnızca bizde var. Bundan dolayı stres var.  Geçmişin anıları bizi rahatsız ediyor. Zihnimizi şu anda tutmak zor oluyor. Hep uçuşuyor, ileri-geri. Bir de güzel çıktıları var sanat, edebiyat gibi… Beyinden olduğunu nereden biliyoruz? Beyin hasar gördüğünde, bu özellikler gidiyor. Zamanı algılayabilme, konuşabilme gibi insana has birçok özellik, beyin hasar gördüğünde etkileniyor…

“Beyin ve Sanat” ilişkisini nasıl açıklayabiliriz?

İnsanoğlunun bu dünyada iki yüz, üç yüz bin senedir bu haliyle var olduğunu biliyoruz. Antropolojik veriler bunu gösteriyor. Yazının, ateşin bulunuşu gibi icatlar oluyor. “İnsanların dünyaya bıraktığı en eski iz nedir?” diye bakacak olursanız – alet, edevattan önce- mağara duvarlarına resim yaptıklarını görüyorsunuz. Somut bir dünyada yaşıyorlar, algıladıklarıyla kafalarında soyut bir dünya oluşturuyorlar. Bu soyut dünyada akıllarına gelen bazı imgeleri somut bir şeye dönüştürüyorlar tekrar. Ve biz buna sanat diyoruz… Kafadaki soyut düşünceleri somutlaştırma işi. İnsan diğer canlılardan farklı bir canlı olarak, dünyada arz-ı endam ettikten sonra ilk ortaya koyduğu eser, sanat olduğuna göre insanlığın ayrılmaz bir parçasını sanat olarak düşünmek lazım. Sanat olmadığı zaman insanlığımızı kaybediyoruz. Niye? İnsanlığımızı bulmamızın ilk işareti buydu çünkü. Bugün maalesef, sanat bir profesyonel bir grup insanın işi gibi algılanıyor, tüketilecek bir meta gibi algılanıyor, sadece seçkin bir azınlığa ya da yetenekli insanlara ait gibi algılanıyor. Her çocuğun sanatçı olarak doğduğu ancak eğitim, ortam gibi etkenlerle rutin insanlara, sıkıcı insanlara dönüştüğünü görüyoruz. Oysa yaradılıştan hepimizde sanat damarı vardı. Zamanla kaybediyoruz gibi geliyor bana.

Peki, nasıl koruyabiliriz?

Çok yönlü bir mesele bu… Birincisi içinde yaşadığımız kültürün en önemli bileşeni eğitim. Özellikle Batı’da, orta çağ sonrasında, sanayi devriminden sonra uzmanlaşmış insan yetiştirmeye yönelik olarak tasarlanmış bir bilgi aktarım sistemi. Bu sistem artık çalışmıyor. Artık ömrü boyunca tek bir işi yaparak, vida sıkarak geçinen sonra emekli olup ölümü bekleyen insanlara artık ihtiyaç duyulmuyor. Teknoloji çok gelişti, sorunlarımız bambaşka… Bütün dünya şimdi, yaratıcı düşünme denilen tabiri caizse sanatsal düşünebilen insanlar arıyor. Ancak bu eğitim, ta okul öncesinden başlayıp bizi bunun dışına, yaratıcı düşüncenin dışına atıyor. Bize beş seçenekli sınavlar yapılıyor, üç tane meslek alternatifi küçükken şart koşuluyor. Bütün hayatımızı yaşadığımız yer, kaderimiz bundan ibaretmiş gibi bir çerçeve çiziliyor. Aslında sonsuz imkânlarla dünyaya gelmiş her bir insanın dar kalıplar içinde gitmesine sebep oluyor. Bunun zararı ne? En basit ölçü bence, dünyada satılan antidepresan ilaçlarına bakmak. Belli bir yaştan sonra bütün insanlar bunalıma giriyor. Bir eksik var yani…

Bu insanlar fakir ya da zengin olabilir, sağlıklı ya da hasta olabilir… Çok fark etmiyor! Özellikle hali vakti yerinde, sağlığı yerinde olan insanların arayış için yaptığı tuhaf şeyler, her gün gazetelerde haber oluyor. Zaten insanın temel ayarında kendisine verilen biyolojik ya da çevresel faktörlerin ötesinde bir şey yapmak var. Buna “sınırı aşmak” diyorum. Ya müspet yönde aşacak ya menfi yönde, ikisini yapmakta da serbest. İnsan ve hayvan davranışlarını araştıran birçok uzman bunu söylüyor, insan sınırlarını aşma eğiliminde olup da rehbere ihtiyaç duyan tek canlı. Yani ne yapacağını öğrenmesi gerekiyor… Ahlaki konular burada devreye giriyor çünkü insanın verebileceği zararı hiçbir canlı vermedi dünyaya. En tehlikeli seri katil insandır tabiattaki canlılar arasında. Benliği doymuyor, nefsini bir türlü doyuramıyorsunuz. Ha bire elde etmek, ha bire biriktirmek, ha bire keyif etmek istiyor. Aşırı gelişmiş beynin getirdiği ekstra durumlar. Bunlarla baş edebilmek için bize rehber olacak, bize ışık olacak düşünceye, inanca, değerler bütününe ihtiyacımız var. Başka hiçbir canlının bunlara ihtiyacı yok. İnsan bugün, bütün ahlaki kodlarını kenara koysa, bir hayvan gibi de yaşayamıyor çünkü yarını hep düşünüyor, ölümü düşünüyor. Bu varlığım gidecek diyor. Sürekli kendini aşan bir düşünce dünyası var. Bu noktada sanat çok önemli…

Sanat neden bu kadar önemli?

İnsanoğlunu insan yapan zihin denilen mekanizmanın ürünleriyle onun yarına kalmasını sağlıyor. Ortaya bir eser koyuyor insan ve bu eser belki de onun ölümünden yüzlerce yıl sonra nasıl Dede Efendi’yi, Rembrandt’ı takdir ediyorsak… Bir nevi ölümsüzlük nişanesi gibi. Böyle bir imkân veriyor insana. Dahası, içinde yaşadığı, hasbelkader içine doğduğu zamanı, kültürü, ailesi… Koşulları her neyse, onun dışında bir dünya tahayyül edip onu ortaya koyabilmesine ve yaratıcılık dediğimiz yönünü açığa çıkarmasını sağlıyor. Tecrübe ettiğim kadarıyla gerçek sanatçılar arasından “kötü insan” çıkmıyor. Kötü insan tabirini tırnak içinde kullanıyorum. Kötü insan nedir? Düzen bozucu, doymayan, diğer insanlara zarar veren, onların özgürlük alanlarını ihlal eden davranışlar gösteren insanlara böyle diyoruz. Gerçek sanatçı bu tarz davranışlara vakit bulamaz zaten. Gerçek sanatçı, kafasının içindeki dünyanın nasıl realize edilip nasıl bir yaratıya dönüşeceği konusunda çok uğraştığı için gönül ehlidir. Sanatçı gönül ehlidir, gönül ehli sanatçıdır. Çift yönlü gelişiyor. Böyle bir düşüncem var benim…  Bir sinirbilimcinin görüşlerinden ziyade bu topraklarda yaşayan, bu toprağın kültüründen aldıklarıyla bilimi şahsi deneyimleriyle bütünleştiren bir takım sözler olarak bakabilirsiniz. Herkes bu noktada bana katılmayabilir ama ben bu yorumu olumlu bulduğum ve insanı daha iyi yerlere taşıyacağına inandığım için her yerde anlatıyorum. İnsanları sanatsal üretim konusunda cesaretlendirmeye çalışıyorum.

Mağara duvarlarına yapılan resimlerden yola çıkarak paylaşım, aktarım ve iz bırakma arzusu duygusu ile ölümsüzlüğe kadar geldik… Kişinin sanatla kendini nasıl ifade edeceğini irdelerken estetik algısına değinmek isterim.  Mesnevi’den bir beyit okuyup Itrî’nin bir bestesini dinlerken gönlümüze dokunuyor. Peki, beynimizde neler oluyor?

Nöro-estetik diye bir alan var. Bu alan beyindeki estetik hazzın nasıl temsil edildiği, sizin de dediğiniz gibi güzel bir şey olunca güzellik hissinin nereden ortaya çıktığını algılamaya çalışıyor. Bizim kültürümüzde genellikle insanın kalbine etki eden bir şey olarak nitelendiriliyor. Hatta Kur’an-ı Kerim’de bile kalbe dair çok vurgu var. “Akleden kalp” diye bir ifade var. Bizde bu ikili bir düşünmeye sebep olmuş. Beyin düşünür, kalp hisseder gibi… Aslında orada çok enteresan bir sanat olduğunu düşünüyorum. Bugün bildiğimiz kadarıyla duygular, estetik, tiksinme… Her türlü duygulanım ne arıyorsak ağrı, sızı… Bunların hepsi beyinde oluyor. Bedenimiz sadece dünya ile aracılık eden bir taşıyıcı gibi. Beynimizin icraatlarını bir gerçekliğe dönüştüren bir arayüz gibi davranıyor.

Esas işlemler beyinde oluyor fakat beynin şöyle bir özelliği var. Beyinde ne olursa olsun biz bunu şuurlu olarak hissetmiyoruz. Beynin içindeki işleyişi algılayamıyoruz çünkü beyin bu donanıma sahip değil. Şunu söylemek istiyorum, beyin ameliyatında hasta uyanıkken beynini kesseniz bile beyin acı hissetmiyor. Beynine ışık tutsanız, beyin ışık göremiyor. Bunun için göz denen bir organa ihtiyaç var, ağrı alıcılarına ihtiyaç var vücutta. Yani beynin kendi kendini hissetme yeteneği yok. Beyin içinde bir duygu oluştuğunda, biz bunu nasıl hissediyoruz? Beyin bunu vücuda gönderiyor, bazı reaksiyonlar oluşuyor. Mesela, hoş bir şey hissettiğinizde kalp bölgenizde bir ferahlama, bir genişleme hissediyorsunuz. Âşık olduğunuzda karnınızda kelebekler uçuşuyor. Bu tip duyguları neden bedende tarif ediyoruz, beyin bedene sinyal göndererek bu duyguları anlayabileceğimiz deneyimlere dönüştürüyor. Dolayısıyla estetik hazda önce beyinde yapılan bir işlem var. Bir melodi, bir beyit, bir resim… Bu gibi unsurlar işleniyor. Sonrasında duygusal bölgelere gönderilip bunun duygusal anlamı, sizin için nasıl duygular oluşturması gerektiğine dair çözümlemeler yapılıyor. Çözümlemeler sonucu ortaya çıkan duygular bedeninizin tamamını etkiliyor. Bu etkiler hem sinirsel, hem hormonal. Sinirsel kısmı ile ilgili çok çarpıcı bir bilgi vereyim. Birkaç yıl önce gösterildi bu…

Nedir?

Beynimizin “insula” adı verilen özel bir bölgesi var, adacık demektir. Dışarıdan bakılınca görülmez, kıvrıntıları arasında gizli bir yerdedir. Şakak bölgelerimizde bulunur. Burasının yıllardır tat duyusunu alma ile ilgili olduğunu biliyoruz. Bedenimizdeki hisleri almada etkili bir bölge olduğunu biliyoruz fakat birkaç yıl önce güzel bir resme bakarken, güzel bir müzik dinlerken bu bölgenin faaliyete geçtiğini gördüler. Araştırmacılar dediler ki, “Bu kadar temel yaşamsal değerler ile ilgili olan bir yer neden acaba estetik algıda da devreye giriyor?”… Sonra araştırmacıların vardığı sonuç şu; bir canlı için yemek, içmek, üremek ne ise insan için “estetik algı” o derece önemli bir şey. Hayati temel bir duygu… Atatürk’ün söylediği bir söz var biliyorsunuz, “Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” diye. Bu sözü, konuya çok rahat bağlayabilirsiniz. Sanat sizden alındığı zaman ya da siz sanattan uzak düştüğünüz zaman temel yaşamsal güdülerinizden biri ortadan kalkıyor. Yüz bin sene önce tabiatta belki bir Rembrandt’a rastlamıyorsunuz, belki bir Itrî bestesi duymuyorsunuz ama estetik olarak sizin hoşunuza giden bir meyveye yaklaşıp onu yediğinizde rahat hissediyorsunuz.

Estetik doğada da var çünkü… Albrecht Dürer’in “Gerçek sanat doğanın içindedir. Sanatçı onu, doğadan çıkarabilendir.” diye bir sözü var. Biz aslında tabiatta yetiştirilirken, tabiri caizse olgunlaştırılırken hislerle yolumuzu buluyorduk. İyiyi kötüyü böyle ayırabiliyorduk, faydalı faydasızı böyle ayırıyorduk. İnsanları sarhoş edebildiğimiz gibi sanatla sarhoş da edebiliyoruz. Sınırı her yönde aşabiliyoruz. Sanatı ne yönde kullanacağımızı da değerlerimiz belirliyor. Neye göre sanat? Her şey sanat mı? Sanat sanat için mi, sanat halk için mi? Çıkarımlar buradan geliyor… Sanat bizim beynimizin temel duygulanımlarından bir tanesi. Onsuz yaşayamıyoruz, onsuz bunalıma giriyoruz. O yüzden hayatımızın içinde en uygun şekilde tekrar oturtmak lazım. Hem bireysel hem de toplumsal olarak.

“Beyinde bir sanat merkezi, bir sanat çekirdeği var mı?” diye düşünürken, insula bölgesinden bahsettiniz…

Sanat ile insula bölgesi faaliyete geçiyor. Yaşamsal işlevlerin yanı sıra sanatta faaliyete geçince şöyle bir sonuç çıkıyor. Öyle ki, estetik de yaşamsal… Bir tabloya baktığımızda beynin görme merkezleri, düşünme merkezleri, akıl yürütme merkezleri, üç boyutlu algı merkezleri gibi merkezlerin hepsi devreye girer. Özellikle müzik… Sevdiğiniz müziği dinlemek beyinde adeta havai fişekler patlatır. Müziğin bu kadar etkili olmasının nedeni, biz konuşurken duygularımızı sesimizdeki müzik ile aktarırız ve beynimiz bunu çözümlemekte bir uzmandır. İnsan sesinin müziğini çözümlemekte uzman olan bir beyin, notaların dizgesinden neler neler çıkarır. O yüzden Farabi için anlatırlar müziğin büyük üstadı olarak, bir meclise girdiğinde bir çalarmış uyuturmuş, bir çalarmış uyandırırmış. Bir çalarmış ağlatırmış, bir çalarmış güldürürmüş. Notaların ilmine, müziğin ilmine sahipmiş. İnsan beyninde böyle bir özellik var, sesten bile duyguyu okuyacak kadar hassas bir bağlamdayız ki, usta bir besteciden bize ne etkiler yapıyor. Müziğin keyfinden kaçamayız. Bu nedenle dünyadaki büyük endüstrilerden bir tanesi müzik endüstrisi.

Peki, aynı bölüm yetenek ve ilgi alanlarını da etkiliyor mu?

Elbette… Sanat üzerine konuşacak olursak, her sanat dalının gereksinimleri var. Bir ressam olabilmeniz için görsel sisteminizin iyi eğitilmiş olması lazım, bir müzisyen olabilmeniz için kulağın. Bunun doğuştan gelen, deneyime, kültüre bağlı kısımları var. Temelde sanat alanları arasında çok belirgin bir fark yok. Tek belirleyici unsur, yetiştiğiniz kültür ve ortam. Size nasıl eğitim sunulduysa o doğrultuda ilerliyorsunuz. Biz yetenek denen şeyi, sinirbilimsel olarak makul bulmuyoruz. Kolay bir tanım gibi görüyoruz. Bu durumda birkaç yetenekli insan bir şey yapacak, diğerleri de onu tüketecek gibi bir durum ortaya çıkıyor. Herkesin bir yeteneği var doğuştan. Farklı terkiplerle de olsa bir şeylere yeteneği var. Önemli olan bu yeteneği ortaya koyabilecek bir ortamla karşılaşabiliyor muyuz? Eğitimin yapması gereken bizi imkânlarla karşılaştırıp hangi ortamda kendimizi daha iyi ifade edebildiğimizi gösterebilmek. Ne yazık ki, eğitim bunu yapamıyor.

Oysa normal tabiattaki hayat bize bunu yapıyordu. Sonsuz olasılık vardı… Herkes bir yerinden tutuyordu; biri ağacı yontuyordu, biri taşla uğraşıyordu, biri mağara duvarına resim çiziyordu. Mühendislik dediğimiz şey de bir sanat dalının uzantısıdır. Önce muhayyile ile düşünür, sonra üretime geçersiniz. Neticede, insan hayatında böyle bir güdülenme var. Üç, beş tane seçenek var önümüzde; resim, müzik, beden eğitimi, fizik, kimya… Bunlar derslerin isimleri. Hâlbuki insan yeteneği sonsuz. “Kardeşim, sen hangi konuda iyisin?” diye eğitim boyunca bize sorulmuyor. “Sen şu konuda eksiksin, şurayı tamamlaman lazım…” deniyor. Eksik olduğunu düşünen insanlar olarak biz de kendimizi tamam olarak göremiyoruz. Hâlbuki nerede kuvvetli olduğumuzu birileri görse ya da bunu görebileceğimiz yöntemler olsa, herkes kendi alanında şahika olur… Birazcık kafa değiştirmemiz lazım bu konuda.

Bir kitabınızın önsöz yazısında konuyu anlattıktan sonra “Bütün bunları şiir yazamadığım için yazdım.” diyerek kinaye yapıyorsunuz…

Aynen öyle… Herkesin sanat algısı farklı. Ben uğraştım, şarkı sözü yazdım ama şiir yazmak başka… Şiirden de çok anladığımı söyleyemeyeceğim ama bazı şiirler kamyon gibi çarpıyor okuduğunuz zaman. Ben kelimelerle bunu yapabildiğimi fark ettim. Bilimle uğraşırken, onun içindeki şiiri görüp insanlara nasıl anlatırım diye düşünüyorsunuz. Orada bir şiir var, orada muhteşem bir sanat var. Onu görüyorsunuz… Herkes kendince anlatmaya çalışıyor. Kimi beste yapıyor, kimi beyit yazıyor… Ben de kelimelerle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. O heyecanı ne kadar hissederseniz, o kadar aktarabiliyorsunuz. Kitapları yazmaktaki amacım, “Bunları gördüm, bakın ne süper!” demek değil. “Siz de bakarsanız daha neler göreceksiniz. Bakın da ben de sizden öğreneyim…” demeye çalışıyorum. Herkesi cesaretlendirmeye çalışıyorum bu konuda. Sanıyorlar ki, bilim adamı sadece bazıları olur, sanatçı sadece bazıları olur. Bilim adamı diyorlar bana ancak sanatla uğraşmadan yaşayamam. Kaderde nasip neyse hepsini yaşıyoruz.

“Sanat olmadan yaşayamam!” diyorsunuz. Sanat sizin için ne ifade ediyor?

Bir rahatlama sağlıyor. Sinirbilimi ile ilgilenmeden önce nedenini bilmiyordum ama elime alıp da gitar tıngırdattığım zaman, kâğıt üzerine çizim yaptığım zaman rutinin dışına çıkıyorsunuz, rahatlıyorsunuz. İnsan olmanın iktisabı olan devreler faaliyete geçiyor. Benim yaptığım işler rutin… Bu işlerin birçoğunu makine yapabilir, bir yapay zeka yapabilir. Benim yerime ders anlatabilir, not verebilir, çocuk yetiştirebilir… Bir yapay zeka, sadece benim zihnimde oluşan bir nota dizgesini gitarla çalamaz.  Sadece benim zihnimde oluşan bir çizimi kağıda dökemez. Dolayısıyla sanatla ilgili bir şey yaptığımda, gerçekten iyi bir şey yaptığımı hissettiğim için herkes sanatla uğraşsın istiyorum. O sanatsal üretim, sadece o kişiye has bir şey. Diğer işler, vekaleten yürütülebilir, gerçekleştirilebilir. Bu nedenle sanatı bırakmamak lazım diye düşünüyorum.

Kitabınızda, “Özür Dilerim” başlığı adı altında bir bölüm var.

En çok mail aldığım bölümlerden birisi… Demek ki hepimizin aynı dertleri varmış ki sevildi. Gaflet ile ilgili bir bölüm. Gaflete çok düşmüş adamlar böyle şeyleri yazmalılar.

Önyargılar ve pişmanlıklar ile ilgili…

Modern zamanlarda olgunlaşmamız zaman alıyor. Bazı gerçekler kafamıza vurula vurula öğretiliyor. 40’lı yaşlarda yazdığım bir yazı. Düşünün artık, gecikmiş bir yazı… Demek ki 40 yaşından sonra yazabilecek şekilde eğitim almışım. Gençler bu özürleri daha erken dilesinler diye yazdım. Okuyanlardan özür dilemek gibi bir niyetim yoktu. Kendimden, hayattan özür dilediğim bir bölüm aslında. Okuyanlar da yüzleşip özür dileyerek daha hızlı yol alsınlar diye yazdım. Özür dileyecek çok şeyimiz var, beşer şaşar.

Kitaplarınız, konferanslarınız gençler tarafından ilgiyle karşılanıyor. Peki, nasıl dönüşler alıyorsunuz?

Kötü bir şey duymadım şimdiye kadar. Birkaç ortodoks akademisyen boş işler yaptığımı düşünüyor. “İnsanlara bilim anlatıyorsun da ne oluyor? Sen git laboratuvarda bilimsel çalışmalar yap!” diye konuşanlar var. Küçük bir azınlık, zaten onları duymuyorum. ilgilendiğim nokta, herhangi bir konferansıma gelen bir lise öğrencisinin tıp, biyoloji, fizik ya da kimya gibi bir bölümü orada değiştirdiği fikri yüzünden tercih etmesin. Mesela, en güzel geri bildirimlerden bir tanesi Ankara- Sincan’da verdiğim bir konferansa bir sınıf gelmişti. Çocuklar heyecanlıydı, konferans sonrası sahneye doluşup “ Bizi hocamız getirdi, sizin hayranınızmış.” dediler. Sonra hocaları geldi yanımıza. Yıllar önce TRT’de yaptığım bir belgeseli izlemiş, fizik okumaya karar vermiş. Fizik öğretmeni olmuş. Çocukları da toplamış konferansa getirmiş. “Ben o kadar yaşlandım mı?” dedim… Böyle geri bildirimler almak güzel. Konu, dünyanın en çok bilen, en iyi anlatan adamı olmam değil. Sevdiğim işi yaptığım için böyle yansıyor. Herkes sevdiği işi yaparsa, herkes iyi bildirimler alır.

Üniversite yıllarında vasat bir öğrenciyken, müziğe ve gitarınıza duyduğunuz tutku ile birlikte notlarınızın yükseldiğini anlatıyorsunuz… Tutkunun öğrenmeye etkisi nedir?

Anthony Robins’in “Sınırsız Güç” kitabında, “Her an mucize tohumları ile doludur, es geçerseniz kabahat sizindir.” diye bir yazı vardı. Her an, bir şey var aslında. Kafanız bulanıksa, bir seçeneğe takılmışsanız; sınavdır, falanca havalı iştir, toplumda kabul görecek kariyerdir derken takılmışsanız, önünüzdeki tutku tohumlarını göremezsiniz. Göremeyince de yakalayamazsınız. Hayatınız boyunca dolanarak geçirirsiniz. Tamamen kısmetten müzik ile ilgilenince iyi olduğumu fark etmiş, sonrasında kaptırmış gitmişimdir. Herkesin hayatında böyle bir nokta var. Ana mesleğiniz olmak zorunda değil. Bir yerden tutarsanız, ömür boyu gidecek yakıt sağlıyor.

Hayatın anlamını arıyoruz,  “Aşk” deyip hayatla bağ kurmaya çalışıyoruz… Aşk, “Beyin ve Kalp” arasındaki uzlaşma mıdır?

Biyolojik anlamda kalpte pek bir numara yok aslında. Biyolojide, bu konu hakkında bildiğimiz bir şey yok. Duygular beyinde oluşuyor ama onu çözümleyen yer kalptir. Ben bir sinirbilimci olarak, birine hislerimi ifade etmek istesem, beyinden değil kalpten konuşuyorum derim çünkü karşıya bunu en güzel anlatmanın yolu budur. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, bütün kadim literatürde kalp geçiyor olması, edebi bir söylemdir. Güzeldir yani… Biyolojik bir kanıta ihtiyacımız var. Böyle bir kanıtımız henüz yok. Karşındakinin duygularını okuyabildiğine dair bir bilgi yok. Yarın bir gün, biri çıkar bir “fuad noktası” gösterir. Bunu ilk anlatan ben olurum…

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Mülâkâtı gerçekleştiren: Müge Aydın