TÂRÎHİN TEKERRÜRÜ İLE “İBRET” ALABİLME KAABİLİYETİ

TÂRÎHİN TEKERRÜRÜ İLE “İBRET” ALABİLME KAABİLİYETİ

Siyâsî hayâtımızın olduğu kadar, kültür ve medeniyet bahislerinin de nirengi noktalarından biri olan Tanzîmât Fermânı, çiçeği burnundaki Sultan Abdülmecîd tarafından ilân edildiğinde; içte ve dışta “Batılılaşma” mâcerâmızın büyük bir moral güce kavuştuğu kanaati uyanmıştı. Tanzîmât Fermânı, elbette Türkiye’nin Batı’ya açılma programında başlangıç değildi. Ondan önce de, muhtelif adımlar atılmaya çalışılmıştı. Lâkin bu evvelki niyet ve icraatın hiçbiri, Tanzîmât ölçüsünde yankı bulmamıştı.

Tanzîmât Fermânı’nın ilânıyla, özellikle Batılı devletlerin Osmanlı aleyhindeki tutumlarında, yumuşamaya dâir değişiklik bekleniyordu. Daha doğrusu, Bâb-ı âlî, böyle olacağını sanıyordu. Tam tersi tecellî etti. Verilen tâvizlerin, sıcağı sıcağına gerisini görmek isteyen Avrupalı devletler, Kırım Harbi’ni sona erdiren andlaşma görüşmelerini bahâne ederek, Osmanlı Devleti’nin üstüne çullanıp, âdetâ boğazına sarıldılar. Üstelik bu karga-tulumba edişin fâilleri, “müttefik” sıfatını taşıyorlardı. Rusya’nın sıcak denizlere inme hayâline sed çekebilmek maksadıyla, Kırım Harbi’nde Osmanlı’nın yanında yer alan İngiltere, Fransa ve bir kısım küçük Avrupa devleti, yendikleri Rusyâyı da fikren yanlarına alıp, Osmanlı Devleti’nin, tebaası olan gayr-ı müslimlere, imtiyaz sayılacak yeni haklar vermesini istediler.

Târîhimize “Islâhât Fermânı” diye geçen bu teslîmiyet belgesi, 18 Şubat 1856 (11 Cemâziyelâhir 1272) Pazartesi günü, Sadâret Kaymakâmı Mehmed Emin Paşa tarafından, Pâdişâh adına ilân edildi. O gün, Sadr-ı âzam Âlî Paşa, yurt dışındaydı. Fermânla, Osmanlı vatandaşları arasındaki bütün farklılıklar kaldırılıyor, Müslümanlarla gayr-ı müslimler aynı haklara sâhip oluyordu. Lâkin başta askerlik vazîfesi olmak üzere, pek çok husûsda, gayr-ı müslimler, Müslümanlarla eşit olmak istemediler. Daha fazlasını talep ettiler. Yâni, hem farklı vergi vermeyecekler, hem de askere gitmeyeceklerdi.

Islâhât Fermânı’nın uygulamaya konulmasıyla, gayr-ı müslim Osmanlı tebaası, kendi içinde de bölünmeler yaşadı. Meselâ Rumlar, Yahûdî ve Ermenilerle aynı statüde olmayı hakâret saydılar. Aynı bakış açısı, başka gayr-ı müslim cemaatlerde de vardı. Dolayısıyla; Islâhât Fermânı, devlete sâdık bir vatandaş kitlesi hayâli ile ilân edilmişken, gelinen noktada, Osmanlı Devleti’nden kopmayı bekleyen cemaat yapıları ortaya çıkmıştı.

Gayr-ı müslim vakıf mallarının şahıslara satılması, Avrupa devletlerinin Türkiye’deki sefârethânelerinde özel mahkemeler teşkîli ve gerektiğinde Müslüman sanıkların da buralarda muhâkemesi, Türk mâliye teşkilâtının yabancı müfettişlerce teftîşi, ecnebîlere Türkiye’de mülk edinebilme hakkının tanınması gibi, hepsi de imtiyaz olan Islâhât Fermânı uygulamaları, günümüzde yaşanan bâzı gelişmelere ne kadar da benziyor.

Islâhât Fermânı’nın kademe kademe tatbîki, Osmanlı Devleti’ni adım adım târîhten sildi. Târîhin tekerrürü ile “ibret” alabilme kaabiliyeti, ters köşelerde oturuyorlar.