“AB-I HAYAT” GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR YOLCULUK

“AB-I HAYAT” GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR YOLCULUK

Özden Gülen

 

Ayaza kesmiş bir sabahta, günün ilk ışıklarıyla yollardayız. İstanbul, aziz şehir çoktan uyanmış. Üzerinden medeniyetler gelip geçmiş şehrin altında hızla akıp giden bir metro vagonuyla peşine düştüğümüz hayâle karışıp gidiyoruz.

İstanbul Başakşehir ilçesindeki Başak Konutları istasyonu bizim için yolculuğun nihayete ermesi demek. Merdivenlerden Hürriyet Bulvarı istikametine çıkıyoruz. Önümüzde adımlamak için kısa bir mesafe daha var.  İşte sol tarafta aranan tabela: “Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş”. Koyu  camları, toprak rengi duvarları ile beş katlı kocaman bir sanayi işletmesi.  Adım adım yaklaşılan kapı aslında bir medeniyet hikâyesine açılıyor.

Misafir edildiğimiz toplantı salonunda beklerken kısa sürede görebildiğimiz; bembeyaz masa, üzerinde broşürler, barkovizyon gereçleri… İşletmenin içine bakan pencereden üretim bantları ve arı gibi çalışanlar seçiliyor. Recep Ali Bey güler yüzü ile kapıda belirdiğinde aklımızdaki soruların cevapları önümüzde bir bir açılmaya, armatür üreten bu işletmenin duvarları arasına gizlenmiş su medeniyetinin çağıltısı duyulmaya başlıyor.

Her uzun yürüyüş küçük adımlarla başlar.

Binlerce yıl öncesinden günümüze dek uzanan su kültürü mirasını ziyarete gelmişiz. Ancak o muhteşem güzellikleri barındıran bu sanayi işletmesinde,Topkar’dan Adell’e ulaşan yol hikayesi bize kim bilir daha neler anlatacak.

 

Merak ve heyecan içinde bindiğimiz asansörle en üst kata ulaşıyoruz. Önümüzde açılan küçük salonda camekânlar, iki eski masa üzerinde daktilolar, hesap makinaları, köşede bir tarihi bir musluk işleme tezgahı, sağda kocaman bir Osmanlı haritası… Bizi büyük bir nezaket ve içtenlikle misafir eden işletmenin Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu anlatıyor; onların yolculuğu Bursa’da başlamış. Ardahan Posoflu aile uzun yıllar Bursa’da yaşamış.

 

“Bursa’da doğmuş, yeşilliği ile yeşillenmiş, bereketiyle bereketlenmiş bir firma, bir markayız aslında biz” diyor Recep Ali Bey. “Posof’ta asker öncesi sevdiği kızı dört yıllık askerlik sonrası dönüşünde alamayan ve memleketinden ayrılıp yollara düşen rahmetli babam Abdurrahman Topçu ile başlamış girişimcilik yolculuğumuz. Babam inşaatçı olarak Adana’da, Balıkesir’da Amerikalarla hava limanları inşaatında çalışmış. Yaşlanınca Bursa’ya yerleşmiş. Bizler biraz büyünce en iyi bildiğini yapıp,  perakende inşaat malzemesi satmak üzere  Bursa sıra dükkânlarda, şimdi Zafer Plaza’nın olduğu yerde dükkânımızı açarak girişimcilik yolculuğuna adım attı. Babam, çocukların ancak sorumluluk verilerek iyi yetişeceklerine, kendilerini geliştireceklerine inanırdı. 1981 yılında öğrenci olmama rağmen dükkânı Topkar Hırdavat (Topçu kardeşlerin kısaltılmışı) ismiyle benim üzerime açmıştı. Şimdi burada tabelaları göreceğiz. İşletmenin ilk tabelası, vergi levhası ve diğer evraklar hepsini saklıyoruz. Bunlar bizim için çok değerli, kurum hafızamızı oluşturuyorlar.”

 

Soldaki camekân hırdavatçı dükkândan bu güne kalan anılar ile dolu. Karşıdaki masa meğer ilk kullandıkları masa imiş. Sağ taraftaki daktilo öğrenci iken aldığı ilk daktilo, camın önündeki sanayi tezgâhı ilk musluk ürettikleri tezgâh…

 

“Bu arada,  Babam o zamanlar tıp fakültesinde öğrenci olan kardeşim Ercan Topçu’ya aile yadigârı bir saat ile mühür veriyor, saklasın, sahip çıksın diye. Bildiğiniz gibi her uzun yürüyüş küçük adımlarla başlar. Bizim koleksiyon merakımız da pul biriktirmekle ve bu aile yadigârı birkaç parça ile canlandı. Bursa’da antikacılar çoktu. Kardeşimin eski eser merakı ve antikacılar ile irtibatı gün geçtikçe artıyordu.  Bu sırada ticarette toptancılığa geçiş oldu. Önce Bursa’da satış yaparken, zaman geçtikçe Marmara Bölgesi’ne daha sonraları ise Türkiye’ye mal satmaya başladık. İşler büyüdükçe sanayiciliğe geçme, bir marka olarak üretim yapma fikri oluştu. Almanca, Osmanlıca ve Farsça’da “Pek adaletli, asil, nesilden nesile geçen” anlamına gelen Adell markamızı tecil ettirdik. Gelişen işimiz ve banyo/mutfak armatürleri, musluklar, banyo aksesuarları sanayiciliği için İstanbul daha elverişliydi. Önce Sultanbeyli ilçesinde kurulu küçük ölçekli bir fabrikayı satın alarak sanayiciliğe başlangıç yaptık, bir süre sonra İkitelli Organize Sanayi bölgesinde aldığımız arsada içinde bulunduğumuz modern fabrika ve genel müdürlük binamız inşa edildi. Artık armatür, musluk, banyo aksesuarları, vana ve suya dair malzemeler üretiyorduk. Şehirden bölgeye, bölgenden ulusala ve ulusaldan da uluslararası ölçeğe geçmiş ve bu yolculukta pek çok ödüle imza atmıştık. Markamız ülkemizde olduğu gibi yurt dışında pek çok ülkede bilinen, tanınan, tercih edilen bir seviyeye ulaştı. Günümüzde 30’un üzerinde ülkeye ihraç edilen, tanınmış marka statüsünü kazanmış ve ülkemizin lider markalarından biri haline gelmiş bulunuyoruz. Tarihimizle işimizi buluşturmuştuk. Bu sırada hisse senetlerimizin değeri kadar hissi senetlerimizin değerini, kültürümüzü, geçmişi de önceleyen iş anlayış ile oluşturduğumuz çok farklı antika eserlerin yer aldığı koleksiyonumuz da kendi mecrasında genişlemeye devam ediyordu”.

 

Bir taraftan Recep Ali Bey’i dinliyor bir taraftan işletmenin kuruluşundan bu yana saklanan hatıraları inceliyoruz. Camekânların içinde ecdat yadigârı el yazmaları, bazı yazılı belgeler, sözü edilen ailenin soyadını taşıyan mühür, cep saati, diploma ve siyah beyaz fotoğraflar ilgimizi çekiyor. Duvardaki dev boyutlu Osmanlı haritası en geniş sınırları gösteren taş baskı bir harita imiş. Hakikaten çok etkileyici. Bilinen dünyanın yarısını yöneten bir cihan imparatorluğunun ayak izleri…

 

Değerlerini kaybedenin kaybolduğu günümüzde toplumumuzun özüyle, kökleriyle, değerleriyle buluşmasına aracılık edebilmek vizyonu Adell yöneticilerini kişisel ve kurumsal olarak çalışmalara itiyordu.

 

Koleksiyonun nasıl geliştiğini ve nasıl tematik bir hale geldiğini soruyoruz. “Gelişen sanayicilik ile birlikte koleksiyonerliğe de devam ediyorduk elbette. Ancak bu noktada bir karar vermemiz gerekti. Biz koleksiyonumuzu kendi sektörümüzde, kendi ruhumuzla ilgili, suyun felsefesine, geçmişine uygun, dünyamızın geçmişteki sakinlerinin su ile ilişkisi üzerine tematik bir hale getirelim dedik ve sadece suya yöneldik. Bunun dışındaki eserleri elimizden çıkardık. Sadece Anadolu su medeniyetleri ve kültürlerine ait eserler ve “Hilye-iŞerif”ler ile alâkalı olan eserler koleksiyonumuzda kaldı. O zamandan itibaren su kültürü, tarih boyunca Anadolu sakinlerinin suyla ilişkisi, iletişimi, suya dokunan ne varsa bizim koleksiyonumuzda yer almaya başladı.”

 

Peki ama bir merakla başlayan koleksiyon müze boyutuna nasıl gelebilmişti?

Gülümsüyor Recep Ali Bey; “Su kültürünü, Anadolu kültürünü,  hamam kültürünü, suyun kaynaktan çıkıp elimize ulaşana kadar geçirdiği yolculukta değdiği her türlü objeyi hikâyeleriyle anlatabilmeyi arzu ettik. Su temalı en kapsamlı sergiyi oluşturduk diyebiliriz. Türkiye’de suya odaklanmış, Anadolu medeniyetlerine odaklanmış bir sergi bu.  Her yolculuk bir adımla başlıyor demiştik ya, önce aldığınız her parça dolaplardan çıkıyor, masanın üstüne koyuluyor. Oradan raflara geçiliyor, sonra bir odaya, oraya da sığmayınca daha geniş bir alana ihtiyaç duyuluyor.  Başlarda eserler arttıkça heyecanlanıyorsunuz, koleksiyonunuzun işe yaradığını hissediyorsunuz. Toplumdaki bir eksikliği tamamladığını fark ediyor, her gittiğiniz yerde, her baktığınız alanda aklınızda koleksiyon oluyor, su medeniyeti görüyorsunuz. Bu konuda müzayedeleri takip eder oluyorsunuz. Konuları araştırdıkça bilgileniyor, daha çok keyif almaya başlıyorsunuz. Fayda sağladığını, farkındalık meydana getirdiğini gördükçe koleksiyonu genişletmek ve tüm topluma açmak istiyorsunuz. Kendi şahsi koleksiyonunuz diye topladığımız eşyalardan keyif almanın ötesinde, ecdadımızın yaptıklarına karşı bir sorumluluk hissetmeye başlıyorsunuz. Bütün insanlığın ortak değeri olarak kabul ediyor, bu güzellikleri bütün insanlıkla buluşturmayı arzu ediyorsunuz. Biz de, değerlerini kaybedenin kaybolduğu günümüzde toplumumuzun özüyle, kökleriyle, değerleriyle buluşmasına aracılık etmekten mutluluk duyuyoruz.”

Su, medeniyetin içinden geçer.

 

İşte, bir sanayi işletmesinin en üst katında, çağlar boyu medeniyetin içinden akıp giden suya ve oluşturduğu kültüre dair sergi, bütün hikâyeleri ve ihtişamı ile önümüzde uzanıyor. Bir derin nefes alıyoruz, aklımızda binbir soru: Acaba kaç eser var burada? En eskisi kaç yıllık? Hangi medeniyetlerin örnekleri? Özel hikâyeleri olanlar var mı?

 

Recep Ali Bey müze ile ilgili genel bir açıklama yapıyor: “Şu anda giriş serbest, ücretsiz, herkese açık. Ferdi olarak ya da gruplar halinde ziyaret edilebilir. Kültür Bakanlığı Türk İslam Eserleri Müzesine bağlı daimi sergi formatında.  Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve günümüz Türkiye’sinin su kültürüne ait 3000 den fazla parçadan oluşan bir koleksiyon. Tarihi musluklar, ibrikler, tombaklar, maşrapalar, şifa tasları, mataralar, hamam kültürüne ilişkin eserler, çini ve seramikler, kazanlar, tulumbalar, işlemeli bezler, havlular, sabunlar, çeşme gravür ve kartpostalları, su konulu belgeler, kitaplar, hat levhaları, minyatürler, resimler, dokümanlar, berat ve fermanlar kısaca suya değen her şey yer alıyor. Daha da gelişecek diye düşünüyoruz. Zaten suyun özünde durağanlık yok ki, durduğu anda kokuyor. Biz de durmayacağız. Koleksiyon da canlı bir şey, her gelen eserlerle büyüyor. Onların hikâyeleriyle, toplumun gösterdiği teveccüh ile devam edeceğiz. Ziyaretçiler arasında gördükleri eserler karşısında gözyaşlarını tutamayanlar, burada kendi hatıralarını bulanlar oluyor. ‘Ah Annem’ diyen, kendi geçmişlerini hatırlayanlar çok duygusal anlar yaşayabiliyorlar. Son dönemde temamızı şöyle netleştirdik. Geçmişte Anadolu’da  ‘Su çatlağını buldu’ derlermiş. Burada su insan, çatlak aslında mezarmış. Yani, insan ana rahmine sevgiyle düşen bir damla su iken onun sırrı, onun yolculuğu onun o akıştaki değdikleri, dokundukları,  her ne ise yaşadıkları hafızasına alıyor ve neticede de adresini/çatlağını buluyor, oradan ebedi bir âleme geçiyor. Dolayısıyla böyle bir hikâye etrafında insan hayatına dokunmak, insanın hayatına başka bir anlam katmak, o ‘ne idik ne olduk,  ne olacağız’ın tefekkürünü oluşturmak, medeniyet mefkûremize sahip çıkmak… Bunların hepsi toparlandı, işte buradaki gelecek vizyonu oluşturulmasına katkıda bulunan tematik bir sergi meydana geldi”.

 

Su çatlağını bulur.

 

Recep Ali Bey’in doğum ile ölüm arasındaki hayat diye tanımladığı suyun hikâyesini müzeyi gezerken aynı sıra ile takip edecekmişiz. Sergi sağ koldan canlılığın başlangıcını, doğumu anlatan eserlerle başlayıp, solda teneşir kapları ile sona eriyormuş. Tepeden tırnağa şöyle bir sarsılıyoruz. İşte hayatın bizatihi kendisi önümüzde.

 

Sağdaki duvarda asılı büyük boy hat eseri doğrudan gönlümüze dokunuyor.  Reisülhattatin Hasan Çelebi’nin ebru üzerine mükemmel hattıyla yazmış olduğu Enbiya Suresi’nin 30’uncu ayet-i kerimesinden “Allah canlı olan her şeyi sudan yarattı”. Hemen yanında dev bir çerçeve içinde Ethem Çalışkan üstadın kaligrafisi ile Fuzuli’nin “Su kasidesi”. İçimiz ürpererek yolumuza devam ediyoruz. İlk camekânın içinde yer alan Bizans eserleri 2500 yıllıkmış. Şu aslan başı ağzı ve müren balığı kulpu olan musluk 1500 yıllık. Aslan karaların, müren balığı denizlerin en güçlü canlısıymış. Ustasının ellerinde kim bilir hangi gücü temsilen bir araya getirilmiş. Daha sonra sırada Selçuklu ve Osmanlı eserleri var. Duvar kenarlarında belirli bir düzen içinde ibrikler sıralanmış. Pek çok farklı formda güğümler mevcut. Recep Ali Bey özellikle birini işaret ediyor. Hicri 1266 tarihinde Fetoğlu Hüseyin Ağa’ya gönderilmiş, üzerinde rik’a hattıyla şunlar yazılmış: “Bu güğümden su içene şifalar olsun. Eğer dahi kâfir içerse İslâm’la müşerref olsun. Tarih 1266’dır. Cümle hakkında hayır olsun. Fetoğlu Hüseyin Ağa tul-i ömrüyle muammer olsun”. Ayaklarına çıngırak takarak yürüyen ve kendilerine “Karınca İncitmez Efendi” denilen Anadolu insanın gönül derinliği bu duaya yansımış değil mi? Recep Ali Bey’in gözlerinde inanç ve mutluluk anlatmaya devam ediyor: “Biz ecdadımızın zarafetini, engin hoşgörüsünü, irfanını dünyaya anlatmakta belki zorlanıyoruz ama bu güğüm yurt dışında açılacak bir sergide yer aldığında, ziyaretçilerine üzerindeki duasıyla bunu tek başına anlatacak güzellikte.”

Recep Ali Bey’e az önce sergideki en kıymetli parçanın hangisi olduğunu sormuştuk, cevabımızı şimdi alıyoruz. Maddi ederi değil, taşıdığı mesajı, hikâyesi ile serginin amacına ettiği hizmetmiş kıymeti belirleyen. Bu bağlamda elinde tuttuğu güğüm en kıymetlilerden. Şu duvarda asılı, canlılığı bir su damlasının içinde tasvir eden minyatür eser ise ‘su kardeşliği’ni anlattığı için çok kıymetli.  Aynı zamanda ortak yaşam kültürünün zengin yansımasını göstermesi itibariyle de üzerinde Rumca Ermenice ve Osmanlıca “A’laKayışdağıSuyu 1868 ” yazılı mermer su küpü de öyle. 72 milletin, 28 dil konuşarak ve 10 farklı dini yaşayarak bir arada hayat sürdürdüğü Osmanlı’da, Anadolu topraklarının ortak yaşam kültürünü anlatması açısından çok kıymetli. “Bu, dünyada hiçbir coğrafyada yaşanmamıştır” diye ekliyor Recep Ali Bey; “Bildiğimiz gibi toplumsal bir varlık olan insanların, canlıların birlikte yaşama ihtiyacı yaratılıştan gelen bir özelliktir. Bu eserler bize ‘çoklukta birlik’ düşüncesinin gündelik yaşama ne güzel geçirildiğini göstermektedir”.

Tek gök kubbe, tek su kuyusu ve su kardeşliği ile kocaman bir dünya ailesi…

Su kardeşliği ilgimi çeken bir yaklaşım oluyor. Biz süt kardeşliğini, din kardeşliğini, kan kardeşliğini bilirdik de su kardeşliği nereden çıktı, ne demekti su kardeşliği? Koleksiyon sahipleri bu su kardeşliği felsefesi ile neye ulaşmak istiyorlar, vizyonları nedir acaba? Merak edip soruyoruz.

Recep Ali Bey heyecan ile anlatıyor. “Yüce Yaratıcımız önce bahsettiğimiz ayet-i kerimede can taşıyan, canlı olan herşeyi sudan yarattığını buyuruyor. Özü yüzde yüz su olan insanlar, hayvanlar ve ağaçlar suları çekilince ölüyorlar. Madem ki hepimizin özü, mayası, ilk hayata tutunması su, o halde hepimiz aynı soydan gelmiş su kardeşleriyiz kabul edebiliriz. Biz inanıyoruz ki kâinatı ve dünyayı bir yaratıcı yarattı. Yukarıda tek bir gökyüzümüz, yerin altında ise tek bir su kuyumuz var. Biz farklı dinlerden dillerden insanlar olabiliriz, ayrılıklarımız vardır ama ‘Tevhit İnancı’na giden yolculukta mesajı tüm dünyaya ulaştırmanız gerekiyor. Sadece bir Türk’e, bir Müslüman’a değil bütün insanlığa ulaşabilmemiz için elimizde bulunan hazine aslında su. Hasan Harakani Hazretleri’nin Kars’ta tekke kapısının üstünde yazmış ‘Allah’ın ruh yüklediği verdiği cana biz kimlik sormayız’ diye.  Allah’ın halife kabul ettiği insanla bizim kimlik sorunumuz olmaz. Rengi, dini, dili, milliyeti, memleketi hiç fark etmez. Bu yüzden Yüce Yardan’ın yarattığı bir tek insanın bile imansız gitmesi bizi üzmeli. Ateş sadece bize düştüğü zaman yakarsa normaldir ama başkasına düştüğünde de bize yakıyorsa işte asıl olması gereken budur. Derler ki:  ‘Dama çıkan merdiveni çekmemeli’ O zaman biz inanıyoruz, son ve en mükemmel dini kabul etmişiz, onu anlamışız ama oraya çıktıktan sonra merdiveni çekiverirsek diğerleri zirveye nasıl ulaşacak. İşte Osmanlı’nın güneşin doğup battığı her yere Allah inancını, Efendimiz (SAV)in sevgisini götürmüş olması buna en güzel örnek. Evrensel değerlere ulaşmak gerekiyor ve su en önemli, en temel evrensel değer. İnsanlık evrensel değerde buluştuğu için su bizi izleyen insan kardeşlerimizde buluşturacak en büyük araçtır diye düşünüyorum. Biz inancımızı değerlerimizi en iyi şekilde anlatabilmeliyiz ki o insanlar da Allah inancına, tevhide, Efendimize (SAV) doğru koşsunlar. Bakın ortak değerlerimiz olmayınca biz dağıldık. Hayata, dine, insana, eşyaya hiçbir şeye birlikte bakamaz olduk, bulanık görmeye başladık. Su bize kendi hali ile ‘haddini bil’ diyor. ‘duru ve temiz kal, temiz ol, yol al, durma, durunca kokarsın, şeffaf ol, için dışın bir olsun, içinde ayrı dışında ayrı hesaplar olmasın, herkese gönünü aç’ diyor. Yunus Emre gibi; “İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmezsen/ Bu nice okumaktır” diyor.  Şahsım adıma acaba ilim olarak suyu mu öğrensek diye düşünüyorum. Yani suyun dilini, simyasını, metafiziğini, kuantum değerlerini mi öğrensek?  Madem benim en küçük molekülüm, geçmişim, mayam, özüm bir damla su ise, o zaman suyu öğrendiğimde kendimi de öğrenmiş olacağım aslında. Bilmediğimiz bir kaynağı, bir insanı, bir su damlasını yönetemeyiz. Vücudumuzda bulunan 100 trilyon hücreyi, sudan yaratılmış su kardeşlerimizi yönlendiremeyiz, iyi geçinemeyiz onlarla. Suyu tanıdığım zaman su kardeşlerimle iletişime geçeceğim, onlara yukarıdan bakmayacağım, içimi dışımı bir tutmaya çalışacağım. Savaşlara, ayrılığa değil birliğe, barışa, sevgiye çağıran su bizi hizaya sokacak, kendimize getirecek, hayatımızda dokunduğu her şeyi kayıt ettirecek. Kayıt ederken bir geçmişi düşündürüp bir de geleceği düşündürecek. Belki o zaman daha düzgün daha kaliteli bir insan olabilir, daha kaliteli bir su damlası olarak yoluma devam edebilirim diye düşünüyorum. Kendi akışımızı düzeltip sonra diğer su kardeşlerimizle olan iletişimimizi geliştirebiliriz. Bunlar hem kişisel, hem ailevi, hem toplumsal, hem de dünyevi anlamda hayatımızı güzelleştirecek şeyler. Belki de böylece medeniyetimizin değerlerine geri dönüp onları güncel duruma getirmek söz konusu olabilecek. Biz ‘Su gibi aziz olun’ yaklaşımıyla bir damla suda bir canlıyı, bir canlıda bir damla suyu görüp, tüm canlıları ‘su kardeşi’ olarak kucaklayabilmek zarafetini gösteren Anadolu güzelliğini günümüze taşımak, toplumla buluşturmak istiyoruz. Tüm insanların ana malzememiz, mayamız, özümüz olan su ile dost olmalarını, sudan yaratılmış tüm canlılarla bir aile havası, dayanışması içerisinde dostça, kardeşçe yaşamasını diliyoruz.Medeniyet mefkûremize sahip çıkma konusunda sorumluluğumuzun farkına varabilmeyi diliyoruz”.

Bir saatlik ziyaret diye başlayan müze gezimiz bir tefekkür ziyafetine dönüşüyor.Su üzerinden tefekkür pencereleri açmak, eserde sanatkârını düşünmek, nimette nimet vereni görmek, ‘su’ya bir sanat-ı ilahî, bir muhteşem hediye olarak bakmak. Önümüzde sergilenen her parça ve anlatılanlar artık gönlümüzde farklı bir âlemin kapılarını aralamakta.

Su canlıdır

Şimdi karşımızda her biri farklı sanatların temsilcisi şifa tasları var. Yine Recep Ali Bey’e kulak veriyoruz: “Bir damla suda yüce bir sanat var. Bize sanatının mükemmelliğini ve sanatkârını anlatıyor aslında. Mevla’mız (cc) suya Hayy ismiyle hayat vermiştir. Su canlıdır. Söylemlerimizi, duygularımızı anlıyor ve kristal yapısı şekilleniyor. Japon Profesör Masaru Emoto yaptığı araştırma ile olumlu sözler söylenen su moleküllerinin güzelleştiğini, olumsuz sözlere maruz kalanların bozulduğunu tespit etmiş. Oysa ecdadımız yüzyıllar önce suyun bu özelliğinin farkına varıp şifa tasları yapmışlar. İçlerinde şifa ayetleri, duaları yazılmış bu taslar ile su içen, yıkanan insanların şifa bulduklarına inanılmış.”

Hamam kültürüne ait sedef kakmalı nalınlardan havlulara, sabunlara, hamam taslarından kazanlara pek çok eserin yer aldığı bölümden teneşir kaplarına geçerken yanda bir tulumba görüyoruz. Kırmızı ahşap yüzünde Bursa yazıyor üstelik. Devrinde tulumbacıların ellerinde kim bilir ne yangınların söndürülmesine vesile olmuş. Bu noktada Recep Ali Bey’in dikkat çektiği husus bakış açımızı genişletiyor. “Su bilindiği üzere oksijen ve hidrojenin bir araya gelmesinden meydana gelir. Biri yanıcı diğeri yakıcı olan iki element, yani, ateş ve barut gibi. Ama gelin görün ki Allah’ın Hayy esması ile yaratılan su ateşi söndürüyor. Bu ne büyük bir yaratma sanatıdır, mucizenin ta kendisidir.”

Sergilenen eserler arasında ahşap, toprak, deri, tekstil, seramik, cam gibi çok farklı malzemelerden yapılmış su kapları mevcut. Her birinin özellikleri, hikâyeleri farklı. Tek tek incelemek, dinlemek, anlamak, halleşmek saatler sürüyor.

Büyük bir hayranlık ve tefekkür ile ziyaret ettiğimiz sergi salonundan ayrılırken sağımızdaki odanın kapısı açılıyor ve kendimizi bir kütüphanenin içinde buluyoruz. Recep Ali Topçu ve kardeşi Dr. Ercan Topçu’nun koleksiyonerlik merakları sadece su kültürüne ait eşyalarla sınırlı kalmayarak kitaplara de sirayet etmiş.  Böylelikle zengin bir “Su Kültürü Sanat Kitaplığı” ortaya çıkmış. Adell Ab-ı Hayat Koleksiyonu Kitaplığı’nda su, su kültürü, İstanbul, Anadolu Medeniyeti, kültür ve sanat konularında pek çok kitap mevcut.

Ayrıca Recep Ali Bey’den öğrendiğimize göre kültür sanat kitaplığının yanısıra firma personeli için yemekhanede geniş bir kitaplık oluşturularak okuma seferberliği başlatılmış. Ziyaretçiler, dostlar, çalışanlar okumadıkları kitapları buraya getirebiliyorlarmış. Çalışanlar, stajyer öğrenciler buradan bir kişisel gelişim kitabı alarak özetini çıkarıp “Personel Gelişim ve Paylaşım Toplantıları” adı altında düzenlenen toplantılarda diğer çalışanlara sunumunu yapıyor, aynı zamanda bu toplantılara davet edilen konukların hayat hikâyelerini, tavsiyelerini de dinleyerek hayatlarına zenginlik katıyorlarmış. Adell’i üniversitelerden öğrenci grupları ziyaret ettiğinde onlara önce Ab-ı Hayat Su Medeniyeti Müzesi gezdiriliyor, ardından fabrikada üretilen yeni kuşak armatür ve su gereçleri üretim bantları gösterilip, bilgilendiriliyor, en sonunda yapılan vizyon toplantısında da bir işletmenin dünden bugüne gelişimi, geçirdiği aşamalar anlatılıyormuş. Bin yıllar süren bir medeniyet yolculuğu ve bir vizyon toplantısı. İşte bu noktada yeniden öğrenci olup bu ziyareti bir de o gözle yapabilmeyi istiyor insan. Ne güzel bir imkân, ne anlamlı bir yolculuk…

Bütün bu güzellikleri seyreyledikten sonra aklımızda dönüp dolaşan soru: Bu daimi sergiyi daha kolay ulaşılabilecek bir mekânda insanlarla buluşturmak mümkün olmaz mı ki?

Recep Ali Bey; “Gelecek dönemde koleksiyonumuzla ilgili yurt içinde yapmış olduğumuz sergiler, konferanslar, yayınlar gibi etkinliklerimizi yurt dışına taşıyarak oradaki su kardeşlerimizi bu güzel değerlerle buluşturmak istiyoruz.  Ayrıca, şu anda fabrikamız genel müdürlüğünde bulunan daimi sergimizi İstanbul şehir merkezinde, tarihi yarımadada uygun bir mekâna taşıyarak tüm insanlığa, dünyaya hitap edebilecek evsafta bir “Adell Ab-ı Hayat Anadolu Su Medeniyetleri” müzesini açmayı arzuluyoruz” diyerek yüreğimize sular serpiyor.

Şimdilerde katıldıkları ulusal ve uluslar arası konferanslar, toplantılar, üniversiteler ile yapılan iş birlikleri, hazırladıkları su ve su kültürüne dair kitaplar ile insanlığa suyun o eşsiz hikâyesini aktarmaya devam ediyorlar. Ayrıca okullardan gelen öğrencileri gruplar halinde ağırlayarak, geleceğimiz olan çocuklarımıza geçmişimizin güzelliklerini, değerlerimizi, ab-ı hayat su yolculuğunu anlatıyorlar.

Zaman su gibi akıp da ayrılma vakti geldiğinde Recep Ali Bey’e ayırdığı zaman, önümüze açtığı kapı, sunduğu zengin âlem, yarattığı farkındalık ve güzel gönlü için teşekkür ediyoruz. Elimizdeki çay bardağının dibinde kalan son damlayı da yudumluyoruz. Zira Recep Ali Bey’e “Suda, Çayda Sıfır Artık” başlığıyla sudaki israfı önlemek üzere başlattıkları çalışma için söz verdik. Artık içtiğimiz bardakta artık bir damla su ve çay bırakmayacağız. Her su ve çay içişimizde bu aklımızda olacak. Tüm gönlümüze onaylıyoruz ki hayat kaynağımız, mükemmel bir sanat-ı ilahî, içeceklerin efendisi olan suyun bir damlası dahi ziyan olmamalı. Aynı sözü dostlarımızdan da isteyeceğiz bundan böyle.

Yaptığı işin felsefesini, geçmişini, insana dokunan yönünü iş planına dahil etmiş Adell Armatür benzeri işletmelerin sayıların artması en büyük dileğimiz.

Kapıdan çıktığımızda içimize işleyen serin rüzgâr bizi günlük hayata döndürmeye çalışıyor. Kulaklarımızda Recep Ali Bey’in sözleri: “Bir damla sudaki yüce sanatı, mükemmel tasarımı, onun yolculuğunu anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak bizleri ulvî değerlere yüceltecek, hakikate ulaşmamıza vesile olacaktır.”