Abuşka’dan Bedûh’a Gönül Seyri

Abuşka’dan Bedûh’a Gönül Seyri

Abuşka”, kulakta bıraktığı ses izi bakımından, insanı hemen Türk Dünyâsı’na bağlıyor. Kafkas zirvelerinden Hazar kıyılarına, oradan Mâverâü’n-nehir’e, Fergana’ya, Altay eteklerine, Tanrı Dağı bulutlarına, Urumçi’ye, Kâşgar’a, Turfan’a, Ötüken’e uzanan Türk diyârlarında -hayâlen bile olsa- dolaşmanın, “abuşka” sözünü telâffuz etmek gibi bir şey olduğunu anlıyorsunuz.

“Koca, zevc, erkek, yaşlı adam” mânâlarına gelen bu Hâkânî kelime; Türkoloji câmiâsının çok yakından tanıdığı bir lügâtin adı. Çağatay Türkçesinden Osmanlı Türkçesine hazırlanan eserin, aslında ismi, yazarı ve yazıldığı yıl belli değil. İlk kelimesi “abuşka” olduğu için, bu lâfız, lügâte alem yapılmıştır.

Yurt içi ve dışındaki büyük kütüphânelerde muhtelif yazma nüshaları bulunan “Abuşka Lügâti”, Ali Şîr Nevâî’nin kullandığı kelimeleri Osmanlı coğrafyasına açıklamak maksadıyla kaleme alınmıştır.

Mevcut yazma nüshaların istinsah târîhleri, 16. yüzyılın ilk yarısı civârında dolaşıyor. Nevâî’nin 1501’de vefât ettiği düşünülürse; “Abuşka” müellifinin, Nevâî’yi hayatta iken görmüş olma ihtimâli, uzak değil.

Bu yüce insanın, fâni Dünyâ’da taşıdığı ismi bilemeyiz ama tam ve katıksız bir “Türk kocası”, yâni “abuşka” olduğu kesin. Lügâtine bu kelime ile başlayışındaki kerâmet, çıplak gözle görülüyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tâkib eden günlerde, “Tûrân Birliği”ni kuruyoruz diye yağıp gürleyen nice nefes sâhibi, bunca zamandır karınca adımı bile atamadılar. Kısacası, arkalarında siyâsî güç ve destek vehmeden nice âdemoğlu, bir “Abuşka” edemediler.

“Türküm!” demenin pek çok yolu arasında, “Abuşka” okumak; “Kızılema”ya yönelmekle aynı mânâya geliyor. Astronomi ve astrolojiyi basit fal yâvelerine çeviren bid’at metinleri yerine, “Abuşka” sayfaları ikaame ettiğimiz gün, yeniden “Rîm-Papa”ya doğru yelken açacağız.

Eskiler, mektup zarflarının üzerindeki adreslerin yanına veyâ altına, girift bir şekilde “bedûh” kelimesini yazarlarmış.

Arabça, Farsça veyâ İbrânîce olma ihtimâli bulunan “bedûh”un, tam ve anlaşılır mânâsı da verilememiştir. “Bdh” kökünden gelen ve “hanımların nâzik yürüyüşü” demek olan Arabca “budûh”un, “bedûh”la herhangi bir münâsebeti yoktur.

“Esmâ-i hüsnâ’dan “Vedûd” ile Budizmin mâbudu “Buddha”dan galat oluşundan “abracadabra” tarzında bir illüzyon tekerlemesi hüviyetine kadar, değişik sâha ve vâdilerde farklı kılıklara giren “bedûh”; aynı zamanda, günümüz gazetelerinin furya hâline getirdiği “sudoku” benzeri bir rakam ve harf dizilişine kaynaklık ediyordu.

Bahsedilen bu diziliş şekilleri; iyilik, kötülük tılsımları hâlinde, İslâmî yaşayışa uymayan sefâhat formülleri idi.

Gelenekle hurâfeyi ayırt edemeyenler, “bedûh” ve benzeri ayrık otlarını, bahçemizin toprağına mâl etme yarışına giriyorlar.

Yıldız falı, tarot gibi, geleceğe ahkâm çıkarma gayretkeşlikleri yanında, oldukça mâsûm kalan “bedûh” mesâîsi, yine de İslâmî temeli olmayan turfalıklar kategorisinden dışarı çıkamaz.

İçinde yaşadığımız, teknoloji seviyesi dudak uçuklatan zamânı düşünerek, bizden önceki nesillerin hobi ve fobilerini aslâ hafife almayalım. Kendi imkân ve şartları içinde onlar da, bizim meşgûliyet dâiremize giren her işle uğraşmaya gayret etmişlerdir.

İsimler, sıfatlar, maddenin aldığı şekiller değişmekle berâber, insan fıtratından fışkıran merak huzmeleri, netîce îtibâriyle benzer adreslerde dolaşıyor.

Bedûh”un peşinden gidilerek yapılacak bir zaman makinası yolculuğu, bizi, hiç yabancısı olmadığımız istasyonlara uğratacaktır. “Yâ Bedûh!”