Ahmed Şahin ile Söyleşi: “Kâinat ilâhî bir sanat eseridir”

Ahmed Şahin ile Söyleşi: “Kâinat ilâhî bir sanat eseridir”

Müge Aydın

Azîz Mahmûd Hüdâyi Hazretleri’nin adıyla anılan ve Sultan’ın türbesine varan yokuşu çıkıyorum ağır adımlarla. Hayat bir yokuş! Kimi zaman iniş, kimi zaman da çıkışlarla… Sağanak yağan yağmur eşlik ediyor bana. Damlaların âhengiyle gönlüm yine bir hoş! Hazrete selam ediyor, bir nefesle yakınlardaki “Dinle Neyden” adlı atölyeye doğru yol alıyorum. Hânende, nayî Ahmed Şahin güler yüz ile karşılıyor. Tasavvuf Mûsıkîsi’nin günümüzdeki değerli temsilcilerinden Ahmed Şahin ile hasbıhal ediyoruz ney’den nefes’e, mûsıkîden meşke…

Mesnevî “Dinle!” diye başlıyor, ilk on sekiz beyit neyin feryadını anlatıyor. Kamışlıktan nefese nedir neyin hikâyesi?

Neyin hikâyesi, insanın hikâyesi mâlûmunuz… Min gayri haddin. Anlamak için Hz. Mevlânâ olmak gerek. Buna haddimiz olmamakla beraber kendimize faydası olabilmesi miktarınca, ney ile iştigal etmemiz dolayısıyla incelediğimizde neyin insan-ı kâmili temsil ettiğini görüyoruz. “İnsan düşünen hayvandır.” diye tedrisatta öğretilirdi. Yanlış bir ifade fakat tasavvufi açıdan düşündüğümüzde, “Hay” yaşayan demek, “hayvan” da yaşayanlar demek. İnsan, insan olmayı başarabilirse hayvanlıktan kurtuluyor. İnsanın vazifesi bu dünyaya gelip gitmek değil. Cenab-ı Hakk, “Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya’budun” âyeti ile “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” diye buyuruyor.

Dünyaya geliş gayemiz budur. Farkında olup insan olmak için gayret ettiğimiz sürece ilerlemiş oluyoruz. Buradaki “Bana ibadet etsinler, kulluk etsinler ibaresini” İbn Abbas (r.a.) “illa li ya’rifûn” olarak tefsir etmiş. “Bana arif olsunlar, beni bilsinler.” diye nakletmiştir. İbadetin maksadını anlıyoruz burada. Kıldığımız namazlar onu bildiğimiz zaman miraç oluyor. Hz. Mevlânâ’nın “Dinle bu ney nelerden şikâyet etmekte” diyerek anlattığı insan-ı kâmil, başta Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) ve onun varisleri. Onların yolunda olmamız emrediliyor. Bakın, Erzurumlu Osman Kemali Hazretleri ne diyor…

Erzurumlu Osman Kemali Hazretleri ne diyor efendim?

“Bu vücud iklimine bin can gelir, bir can gider/ Gâhî cânân cân olur, gâh cân bî-cânân gider.” diyor. Gerçek sevgiliye belki bir can, bir insan gider. Sevdiği ile hemhal olur… Dünyaya iner, sırrına vakıf olur ya da sevgiliden bihaber yaşar gider. Allah muhafaza… Cenab-ı Hakk, “Lekad halaknâ-l-insâne fî ahseni takvim” âyeti ile “Biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık” diye buyuruyor. “En güzel şekilde yarattık” diye buyuruyor. Hayvan gibi ye, iç, gez… Cenab-ı Hak’tan, aşktan haberin olmadan… Böyle olduğu takdirde de “Sümme redednâhu esfele sâfilîn” devam eden âyet ile “Sonra onu, esfel-i safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) çevirdik” diyor.

Erzurumlu Osman Kemali Hazretleri devam ediyor: “Emr-i nefse râm olup, dâim mücâhid olmayan/Hâib ü hâsir kalır, nâdân gelir nâdân gider.” Nefsine uyan pişman gider diyor. “Bilmeyen asl-ı vücûdu, bulmayan Mevlâ’sını, sûretâ insân gelir de, sîretâ hayvân gider” Mevlâsını bilmeyen insan suretinde gelse de hayvan gider. “Men ‘aref” sırrın duyup, Mevlâ’sına vârın veren, Hâdim-i insân olan; insân gelir, insân gider” İnşallah! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehûbuyuruyor. Kim ki, insan olarak kendini bildi, Rabbini bildi… Rabbimizi bilebilmenin yolu, nefsimizi bilmemiz. “Nefs ile kâim olup, kim secde etmez âdeme/ Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider!” Cenab-ı Hakk, Adem’i yarattı ve meleklere “Secde ediniz” dedi. Şeytan böbürlendi, “Ben ondan daha üstünüm” dedi ve secde etmedi, isyan etti. Rabbe secde edilir ama insan halife… “Bunu bilirseniz, beni tanırsınız.” diyor. Her şey “insan” içindir. Bütün Allah dostları da insan olabilmek için yaşamışlar, bu yolda bir ömür geçirmişlerdir. Hz. Mevlânâ da “Dinle!” diyor, “O insan-ı kâmili dinle!”… O burada hasrettedir ve şikâyeti de bundandır. Cenab-ı Hakk’a bu kadar yakınken şikâyet niye? Biliyor ki, bu dünyada bir cisimden ibaret. Arada bir engel var.

Peki, kim dinliyor?

“Sine hâhem şerha şerha ez firâk/ Tâ be-gûyem şerh-i derd-i iştiyâk” sözleriyle “İştiyak derdini şerh edebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş bir kalp isterim.” diyor.  Acıdan, ayrılık ateşinden bahsediyor ancak bu derde sahip olanın kendisini anlayacağını söylüyor. İnsan-ı kâmilden, Leyla ile Mecnun’dan, aşktan…

Hayatın merkezi gibi duvardaki levhanın merkezinde de “Aşk” yazıyor.

Eyvallah! Aşktan anlamıyorsa, “Boş şeyler bunlar, gelip geçici şeyler.” der. Kafayı pop müziğe ya da değişik şeylere takmış bir kere. Sen istediğin kadar ney üfle, bir kulağından girer diğerinden çıkar. Onun derûnuna inmez, onu yakmaz. Müziği vakit geçirmek için bir nesne olarak görür. Müzik bir vesiledir. İnsan olabilme yolunda, Cenab-ı Hakk’a ulaşma yolunda engellerin perdelerin kaldırılması için bir vesiledir. Cenab-ı Hakk tesbih edilirken, zikir yapılırken kullanılır. Araya ilahiler konulur ki, kalp daha da hoşlansın. Kur’an’ı Kerim okunurken makamlı, nağmeli, hüzünlü okunur. Neden? Derûna insin, ibadetten zevk alınsın diye bunlar yapılır. Cenab-ı Hakk, kâinatın her zerresine bir âhenk vermiş, bir güzellik yerleştirmiştir. O (Allah) ki yarattığı her şeyi güzel yaptı” buyuruyor (Secde: 7). Dolayısıyla kâinat ilâhî bir sanat eseridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) güzel okuyor diye Bilâl-i Habeşî’ye ezan okutmuştur. Ezan ki davetlerin en güzelidir. Dümdüz mü okunmalı? Âhenkli, ölçülü olmalı. Nağmelerin en güzeli ile süslenmeli. Eskiler, “Müzik ruhun gıdasıdır.” demişler.

Nedir mûsıkînin önemi?

Ruha iner ve yumuşatır ruhu. Rahmetli hocamız Bekir Sıdkı Sezgin, “Mûsıkî, Hakk’ın nimetidir, hüsnü istîmal gerekir.” derdi. Allah’ın verdiği bu nimeti güzel kullanmak gerekir. Eskiler, mûsıkîyi Allah’a ulaşmak için bir vesile olarak kullanmışlar. Gaye, Allah’ı bilmektir. Mûsıkî ile namaz, tesbihat güzelleşiyor. Ruhu terbiye, tezkiye ediyor. Her makamın farklı tesirleri var. Tıbben etkileri bulunuyor. Ezanlar bu nedenle farklı makamlarla okunur. Sadece bir nağme üzerinden değil, hangi vakte ne uygunsa öyle belirlenmiş. Sabah namazı, tefekkürü anlatır, sabâ makamı tercih edilir. Bir derinliği vardır, yeniden doğuşu anlatır. Öğle ezanı, uşşak makamıdır. Hicaz makamı, hüzün veriyor. İkindi namazında daha çok okuna gelmiş. Akşam ezanı, segâh makamıdır. Tefekküre sevk eder. Günün bitimine yani kıyamete yaklaşıyoruz. “Dikkat et!” diye düşündürüyor seni. Mesela, farzı öncedir, acele edilir. “Vakit geçmeden namazda acele ediniz. Ölüm gelmeden evvel de tövbede acele ediniz.” deniliyor. Rast makamı, hareketi anlatır. Tıpta ağrı kesici olarak kullanılır. Yorulmuş insanları kendine getirir yatsı namazıyla. Günün yorgunluğun üzerine insanları canlandırıp ibadete çağırır. Her şey bir âhenk ile…

Efendim, ney ile konuşmaya başladık ve mûsıkîye geldik.

“Yerde ve gökte ne varsa Allah’ı tesbih eder” âyeti ile devam edelim… Kâinatta zerreden küreye her şey kendi lisan-ı halleriyle Allah’ı tesbih ediyorlar. Onların lisan-ı halleri sağdan sola doğru dönmek. Ka’be’yi tavaf da bu şekilde. Semâ da bu şekildedir. Sazlardan çıkan sesler de bu hareketlerden oluşuyor, “Neyistân” dediğimiz kamışlıkta yetişen “Ney” de kamışlıkta da olsa Allah’ı tesbih ediyor, içini boşaltıp neyzenin eline verip üfletsek de Allah’ı tesbih ediyor. Neyin içi boşaltılıp delik deşik hale gelmeden bu sesi veremez. İnsan-ı kâmilin yolculuğu ile birlikte anlatılır ney. Geçirdiği evrelerden sonra ses verir ancak. Nefes, “Hu” demektir… Hu’nun “H” harfi insanın sesinin çıktığı gırtlağın en gerisinden gelir. Ucundaku “U” harfi yani “Vav” da dudaktan yani sesin geldiği en uç noktadan çıkar. “Hu” deyince, en gerideki ve en uçtaki seslerle bütün “Esma-i İlahî”yi ihtiva eder.

Ken’ân Rifâî Hazretlerinin Dîvanı’nda yer alan, “Bir nokta idim kıldı benî kaamet-i Tûbâ/ Giydirdi eliften beni tâ yâ’ye o Mevlâ” dizeleri dile geliyor sanki…

Her şey bunu ihtiva ediyor… Biz de bütün “Esma-i İlahî”yi nefes ediyoruz. Cenab-ı Hakk, bunu neyin içinde tesbihata çeviriyor. Sazın içinde ya da başka bir zerrede… Neyin dokuz boğumu vardır,  yedi deliği vardır. İnsanda da nefsin yedi mertebesi vardır. Buna remz olarak gösterilir. Kamışlıktan alınır, ısıtılarak eğrilikleri düzeltilir. İnsanın “insan” olabilmek için başından geçenler gibi. Nefsinden arınması için yaşadığı evreler gibi. Ney çeşitli işlemlerden geçtikten sonra sıra baş pareye gelir. En iyi sesi manda boynuzundan elde etmişler.

Efendim, ney ile tanışma hikâyenizi duymak isteriz.

Ney üfleyen bir hocam vardı, onun sayesinde ney ile iştigal eder hale geldik. Konya İmam Hatip Lisesi mezunuyum. Orta kısımda okurken müzik dersimiz vardı. Müzik hocamız da merhum Zekâî Kaplan neyzendi. Profesyonel değildi ancak aşkla icrâ ederdi. Mûsıkî meclisleri tertip ederlermiş. Biz bunu çok sonraları öğrendik. Derste bir ilahi geçeceksek, önce ney ile ses verirdi. Sonra kulaktan onu takip ederdik. Hoca neyi bırakıp teneffüse çıkınca birkaç arkadaş neyin başına giderdik. Ben de biraz blok flüt öğrenmiştim, kulaktan çalıyordum. Arkadaşlardan sonra bir de ben üfleyeyim diye bekliyorum. Elime alıp üfledim ancak ses çıkmadı, içi boş. Flüt çalınca neyden de ses gelir diye bekliyorum. Hoca yan tutuyor, şöyle yapıyor diyerek biraz uğraşıp bir ses çıkarabildim. Konya Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Klasik Türk Müziği Topluluğu vardı. Neyzen Sadreddin Özçimi yönetiyordu. Onun ney üfleyişinin üstün bir üfleyiş olduğunu idrak ettim. Sonra bir ney edindim. Sadreddin ağabey ile çalışmaya başladım. Liseden sonra İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na girdim. Hocam Niyazi Sayın oldu elhamdülillah. Büyük bir lütuf oldu.

Niyazi Sayın’ın hayatınızdaki yeri nedir?

Eğer Niyazi hocaya talebe olmamış olsaydım iyi bir neyzen olamazdım. Neyi bu anlamda kullanan birisi de olamazdım. İyi bir mûsıkîşinas da olamazdım. İyi bir ses icrâcısı da olamazdım. Az önce okuduğum Osman Kemali Hazretlerinin nutk-ı şerifini hocamdan öğrendim. Bizim de ufkumuzu açmıştır.

Niyazi Sayın’dan konu açılınca gelenek dile geliyor. Gelenek üzerine neler söylemek istersiniz?

Gelenek olmazsa medeniyet olmaz. Mesela, “Değişik bir şey arıyorum, yeni bir tarz geliştireceğim!” diyorlar. Yaparsınız ancak orada kalır, orada biter o iş. Yenilikler yapmalıyız ancak geleneğe bağlı olarak. “Ne harâbîyim, ne harâbâtîyim/ Kökü mâzide olan âtîyim” der Yahya Kemal Beyatlı. Ecdadımızı tanımadan, üstadımızı anlamadan biz yeni bir şey yapamayız, saçmalarız. Öğretilmeye muhtacız, bize öğretilmeden yapamayız. Türk ve İslam medeniyeti diyoruz. Medeniyet diyebilmek için önce “gelenek” diyebilmek gerek. Geçmişten gelen bilgilerle devam etmek, bağlı olmak gerek. Türk ve İslam Medeniyeti, Selçuklu’dan bugüne bir çizgide geliyor. Mimar Sinan’ın eserlerine bakarsanız, hepsi birbirinden farklı ancak özde birbirine benziyor. Mûsıkî de böyledir. Niyazi hocamızın yaptığı da budur. Kendiliğinden bir şey yapmış değildir. Kendisinin ifadesi de budur. “Türk Mûsıkîsi’nin icrâ tavrının gerektirdiği şekilde ney üflemeye çalıştım ömrüm boyunca.” demiştir. Ecdadına bak, hafızlara bak… Nasıl okuyorlar bir dinle. Nasıl gırtlak yapıyorlar, nasıl çarpma yapıyorlar bir dinle.

Peki, eskiler nasıl okuyorlar efendim?

Tanburi Cemil Bey ile onun eşlik ettiği Hafız Osman aynı dilden konuşuyorlar. Aynı gelenekten geldikleri, icrâ tavırlarından belli. Hocam Niyazi Sayın, “Bunu ney’de uygulamaya gayret ettim. Farklıysam farkım budur.” diyor. Günümüzde ne kadar iyi icrâcı olursa olsunlar, bu bir gelenek. Tanburi Cemil Bey ya da diğer sazları icrâ edenler… Kanunî Hacı Arif Bey bile sanki bir hafız gibi, gazel okuyor gibi icrâ ediyor. Eski dönemlerdeki keman icrâları sanki kemençe gibidir, bir hafız gırtlağı gibidir.

Emre Ömürlü hocamız ile birlikte Nağmedar’da düzenlenen Tanburi Cemil Bey’i anma programına katılmıştık. Rahmetli Necdet Yaşar, Dursun Gürlek hocamız ile siz de bu programdaydınız. Vefa borcu olarak Tanburi Cemil Bey üzerine konuşabilir miyiz?

Büyük bir dahi… Geleneğin üzerine bir şey ekleyebiliyor. Hakkında birçok yazılı belge var. Sormak isterim, hocaları nasıldı? Elimizde icrâları yok ancak ortak bir dil var. Geleneğe bakarak daha usta oldu. İstidadı ve birikimi ile alâkalı. En rahat, en tabi icra ses ile yapılandır. Asıl icra, gelenek ses ile yapılandır. Saz, sesi taklit ede ede bugüne gelmiştir. Ses en gelenekli icrayı yapıyor. Sazlar ona benzetmeye çalışıyor. Başka türlü olması da mümkün değil zaten. Tanburi Cemil Bey deyince, Türk Mûsıkîsi’nin tavrını görüyoruz. Neyde belki yapısı ve zorluğu itibariyle eski kayıtlarda gelenek tavrını göremiyoruz, düz üflemişler. Niyazi Hoca bunu yapmış. Tanburi Cemil beyden intikal eden tavırdır, bunu neye uygulamıştır.

Tavır, icrâ deyince söz Bekir Sıtkı Sezgin’e geliyor.

Gelenekli icrâyı iyi bilen, dinî mûsıkî’iyi iyi bilen bir isim. Kendisi hafızdır zaten. Babası da dedesi de hafız. Bu gelenekten geliyor. Hisar Camisi imamı Rakım Ermutlu’yu tanımış, Hafız Mecid Efendi’yi tanımış ve onun talebesi olmuş. Sesi kullanma açısından kendisi de birikimlerini ortaya koymuş geleneğe bağlı bir büyük usta. Kur’an okurken âyetteki mânâyı düşünürsünüz. Kötülükten, günah işlemekten bahseden âyetlerde sesinizi yükseltmezsiniz, cennetten bahseden müjde âyetlerinde coşkulu makamlar kullanırsınız. Bunun gibi eser icrâ ederken hangi tavrı takınacağımızı söylerdi hocamız. “Bir eseri icrâ ederken her harfin, her hecenin üzerinde dururum, düşünürüm. Eserin üzerinde tekrarlar yaparım.” derdi. Kur’an okunurken yapılan tecvit kaidelerinden ilhamla kelimeleri bağlamayı yapardı. Onun icrâsı çok özeldir. Mûsıkî tarihimize adı altın harflerle işlenmiştir.

Bekir Sıtkı Sezgin nasıl bir hocaydı?

Yüksek lisans sürecinde, “Seste İleri İcrâ” derslerimize gelirdi. “Yerde ve gökte ne varsa Allah’ı zikreder” âyeti ile bize edepten bahsederdi. “Mûsıkî edeptir.” derdi. Gırtlağımızdan çıkan her ses Allah’ı zikrediyor. Biz onu nasıl kötüye kullanabiliriz. Bize emanet vermiş. En güzel şekilde kullanmamız gerek, öyle değil mi? Abdestsiz, besmelesiz mûsıkî çalışmasına katılmazdı. Her hali Allah’ı zikreder gibiydi.

Dinlerken bu sebeple huzur veriyor demek ki…

Necip Fazıl, “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.” diyor. Biz de her ses ile Allah’ı andığımızı biliyoruz. Eğer böyle değilse mûsıkî ile hiç uğraşmayalım. Bunun idrakinde değilseniz, boşuna uğraşıyorsunuz demektir.

Ney diyerek sohbete başladık, içinde bulunduğumuz “Dinle Neyden” adlı bu güzel atölyenin hikâyesini de duymak isteriz.

Niyazi hocamız, “Neyzen kendi neyini kendisi yapmalı.” derdi. Yıllarca fırsatımız olmadı, ortam müsait olmadı. Dört, beş yıl önce başladık bu işe. Cenab-ı Hakk, bir yer nasip etti. Kendi neyimizi yapmaya başladık bir pasajda. Ud yapımcısı Hüseyin Aktel ile yan yana iki dükkandaydık. Sonra Azîz Mahmûd Hüdâyi Hazretlerinin bulunduğu sokağa geldik. Türbekapısı Sokağı’ndayız artık. Atölyeyi beraber düzenledik. Hem ud tezgâhımız var, hem ney tezgâhımız var. Hüseyin ağabey ud, tanbur ve klasik kemençe yapıyor. Sanatında marifetli… Her işi aynı özen ve aşk ile ele alıyoruz. Bendeniz, o neyi kendim üfleyecekmişim gibi açıyorum.

Bir gelenek söz konusu, elden ele bir “miras” aktarılıyor…

Eskiden beri söylediğimiz bir söz vardır, “Ağaç yaşken eğilir.” diye. Ağaç büyüdükçe kurur, eğmeye gezmez, kırılır. İnsanın üzerine düşen de evladına sahip çıkmasıdır. Bize ait değerleri çocukluğunda tanıtmamız lazım. Mesela, on beş yaşında ney ile tanıştım ama torunum Hanne Nevâ dört yaşında, şimdiden biliyor. Bir tane de neyi var… Nasip işte, İTÜ’de öğrenciyken Kubbealtı Akademisi’ne giderdim. Yusuf Ömürlü hocanın çalışmalarına katılırdım cumartesi günleri. Neyzen Ömer Erdoğdular’ın dersleri de olurdu. Bir arkadaşım vardı, Türk Mûsıkîsi ile alâkası yok. Tevafuk işte, Kubbealtı’nda ney sesini duyuyor. Âşık oluyor… Nasipte varmış demek ki…

Biz de elimizden geldiğince sevdirmeye çalışıyoruz. Ney ve ud derslerimiz oluyor atölyemizde. Nazariyat derslerimiz, meşklerimiz oluyor. Bir şeyi öğretmeye çalışmak aynı zamanda öğrenmektir. Kendinizi geliştirmeye çalışmazsanız, olduğunuz yerde kalırsınız. İlerlemek lazım. İşinizde ustalaşmış dahi olsanız kendinizi geliştirmeye devam etmeniz lazım. Hocam Niyazi Sayın “Hâlâ okuyorum, öğrenmeye çalışıyorum.” diyor. “Şu neyden bir düzgün ses çıkaramadım.” diyor. Bu yüzden zirvede bir sanatkârdır. İnsanın bilgisi sınırlıdır. Onun için birikimimizin üzerine yeni bir şey koymazsak, olduğumuz yerde kalırız.

Efendim, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.