Ahmet Murat ile Mülâkat: “Şiir bir duygu meselesidir”

Ahmet Murat ile Mülâkat: “Şiir bir duygu meselesidir”

Kalbin kararını akıl tartar
Bu şuna benzer: akıl esnaftır
Şuna da: akıl yaralanır
Kalp yaralanmaz çünkü yaradır

Necip Fazıl Şiir Ödülü’ne layık görülen, Ahmet Murat özgün dizeleriyle dile geliyor.

“Her şeyin her şeye, her şeyin bir şeye” bağlandığı yazıları ile duygu dünyasını içtenlikle paylaşıyor.

Masanın bir yanında duruyor ‘Kalbin Kararı” adlı şiir kitabı, diğer yanında ise yeni çıkan “Belki de Üzülmeliyiz”  adlı deneme kitabı.

Ahmet Murat’ın yoğun programına rağmen kabul ettiği, “Az amma öz” bir mülâkat ile “Yazın Sanatı”na dair cevapları…

Yazı alışkanlığına önem veriyor, “Yazmanın temel etkinlik haline gelmesi gerektiğini düşünüyorum.” diyorsunuz. Yazı yolculuğunda, kalemi elinize nasıl aldınız? Masa başında kendinizi nasıl buldunuz?

İyi kitapları, parlak yazarları okudukça onlar kahramanlarım haline dönüştü. Tabi orta mektep yıllarından bahsediyorum. Onlar gibi yazmak istiyordum. Bunun için de yeni yetme birisi için gayet mantıklı olabilecek bir şey yaptım: Onları taklit etmekle işe başladım.  Bence bir yazarı taklit etmek, yazar adayının yolunu kısaltan bir şey. İyi taklit etmek, edebilmek, aslında özgün yazmanın başlangıç noktası. Benim yazmaya başlamamın böyle, pek de havalı olmayan bir hikâyesi var sanırım.

Estağfurullah efendim, hepimizin “özel” bir hikâyesi var. Bu yılki Necip Fazıl Şiir Ödülü’ne siz layık görüldünüz. Tebrik etmek isteriz. Şiir ile ilişkiniz nasıl evrildi?

Teşekkür ederim. Şiir okunan bir evde büyüdüm. Çocukluğumdan itibaren şiirler ezberledim. Tekrar olacak ama hatırladığım ilk şiirler de Necip Fazıl’a aitti ve babam ezberletmişti. Sonrasında evde bulduğum kitaplar, okulda rastladıklarım filan derken, kenarından köşesinden bir şiir okuru oldum. Kenarından köşesinden diyorum ama İsmet Özel’in “Erbain” adlı kitabının ilk baskısı 1987 senesinde çıkmıştı ve ben on altı yaşında bir çocuk olarak onu hemen almış, defalarca okumuştum.

Uzun süre yazmayı düşünmüş değildim. Ama bazı tanışıklıklar, liseli bazı sıra arkadaşları derken, kendimi ilk şiirimi yazarken buldum: Lise son sınıftaydım. Bu ilk şiiri, başka şiirler izledi. Bunlar dergilerde yayınlanabilince, artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi anladım.

Sezai Karakoç’un, iyi bir şiir için koyduğu ölçüt, “Şiir okurunun o şiiri okuduktan sonra artık eskisi gibi biri olmadığıdır.” sözüne atıfta bulunuyorsunuz. İyi bir şiir sizin için nedir?

Şiir bizim anlayışımızı genişletir, zenginleştirir, derinleştirir. Ama bunu kendisine özgü biçimde yapar. Onun bu işlemini başka bir disiplinde, kaynakta, türde bulabilmek mümkün değildir. Şiiri, bir duygu meselesi olarak ele alamayız. O bir varlık ve bilgi meselesidir. Varlığın, ele geçmez akışkanlığına dair bir bilgidir.

Muhayyer Münacat adlı şiirinizde, “Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem / Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.” dizeleriniz öne çıkıyor. Dervîşâne bir haliniz var, memnun musunuz hayatınızdan?

Hayatımdan memnun olmam gerektiğini düşündüm ve bunu öğrenmeye karar verdim. Tam öğrenememiş olabilirim ama çalışıyorum. Buna karar vermemiş olsaydım, bu yaşıma kadar yaşamayı sürdüremeyebilirdim. Çünkü yaşamak, ona geçerli bir mazeret bulamadıysanız sürdürmeye değmeyen bir etkinlik.

Kudüs’ün sizde özel bir yeri var. “Kudüs’ün romanını, öyküsünü, şiirini okuyabilecek miyiz?” diye dem vuruyorsunuz. Kudüs’ün üzerinizde bıraktığı etkiden biraz bahseder misiniz?

Kudüs, bende insanlığın çocukluk çağına dönmek gibi bir etki yapıyor. Saf, dokunulmamış ama sonraki çatışmaların da mayalandığı bir evre gibi. Oranın taşlarını düşünmekten kendimi alamıyorum. Taş da bütün o hamlığı ve kuntluğu ile Kudüs demek. İnsan elinin değemeyeceği bir yükseklik orası. O yüzden miracın başlangıcı olması çok manidar.

“Belki de Üzülmeliyiz” adlı deneme kitabınız okuyucu ile buluştu. Su gibi akarken metinler, yer yer suya methiye var. Su ne ifade ediyor sizin için?

Benim tabiatla bir meselem var. Tabiattaki işlenmemiş madde beni büyülüyor. Su da bunlardan birisi. Akışkanlığı, renksizliği, yer altından çıkması, yağması, hepsi birer mucize. Suya ihtiram göstermek, tabiat karşısındaki güçlü şükran ifadelerinden biri. Suyu niçin severiz? Çünkü benzerini yapamayız. O halde bu sevgi, onu yüceltmektir aynı zamanda.

Sevgi, edep ile dile geliyor. “İyiliğe nezaketin, bilgiye üslubun, imana muhabbetin, dindarlığa görgünün eşlik etmesi beklenir. Bütün bunlar, ‘edep’ dediğimiz harç cümlesindendir.” diye anlatıyorsunuz. Nasıl bir anahtardır edep?

Din, bazı kütlelerle bina ediliyor hayatımızda. Hukuk, amentü, kurallar, küllî kâideler bu kütleleri oluşturuyor. Biz bunları benimsemekle dine dâhil oluyoruz. Ama bu kütleleri birbirine bağlayan, bunlardan bir duvar ve giderek ev yapan şey, inşâ için harç kullanmak. Edep böyle bir harçtır. Edep sayesinde dini kendimize mal edebiliriz. Yoksa bazı bağımsız kütleleri üst üste koymuş oluruz.

Anadolu’dan bir tat, bir koku var yazılarınızda… Anlattığınız hikâyeler ile modern zamanların telaşlarından sıyrılıp nefes alabiliyoruz. Özlem duyuyor musunuz Anadolu’nun saf havasına?

Anlattığım Anadolu biraz çocukluğumun Anadolusu. Geçmişte kalmış bir dünya o. Böyle olmuş olsa da “Anadolu mayası” ilgimi çekmeye devam ediyor ve edecek.

Her şeyin her şeye, her şeyin bir şeye bağlandığı yazılar var elimizde… Modern zamanlar ile hayatlar değişiyor; kendinden, geleneğinden uzaklaşma ve hatta yabancılaşma dile geliyor. Bu döngüyü nasıl yorumluyorsunuz?

Hayat hep değişir. Bin sene önce de insanlar gençlerden ve değişimden şikâyetçiydi. Gelenek de değişir. Önemli olan niyet ve istikamettir. O işi, o davranışı niçin ve neye hizmet etsin diye yapıyoruz? Sorumuz budur.

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” diye bir hadis-i şerif var. Niye yapıyoruz? Nefsimiz için mi, başka bir amaçla mı?

Bir de değişimin ortasında, değişmeyen bazı şeyler, bazı insanlar vardır. Onların derdi, gündemi değişmiyor. Hep o varlık ve yokluk meselesiyle meşguller. Bence gerçekten yaşayanlar onlar.

Yazma alışkanlığına, şiire, denemelere değindik… Öğrencilerinizi gözlemliyor musunuz, onlar da edebiyata önem veriyor mu? Sizce yeni nesil edebiyata hayatında yeterince yer veriyor mu?

Öğrencilerimden hareketle söylemem gerekirse, lise eğitiminin seviyesinin düştüğünü gözlemliyorum. Lise senelerinde çok iyi okuyan, yazan bazı öğrenciler olur her okulda. Bunların sayıları azalıyor. Lise yılları çoğu kez kariyer ve yabancı dil sevgisine kurban ediliyor. Ders kitapları yeterli değil. Lise yıllarında çok iyi metinlerle karşılaşması gerekir öğrencinin. Bu karşılaşma ne yazık ki üniversite yıllarına kadar geriledi diyebilirim.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz efendim.

Ben teşekkür ederim.

 

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Müge Aydın