Ali Rıza Bayzan: “Umut, Allâh’ın rahmetinden bir parçadır…”

Ali Rıza Bayzan: “Umut, Allâh’ın rahmetinden bir parçadır…”

“Izdıraplar artık dayanılmaz ise, eskiden azıcık ışık varken şimdi ortalık kapkaranlık ise demek ki yeni bir varoluşun eşiğindesin. Gönlün umut dolu olsun. Yeniden doğuşun kutlu olsun.”

Araştırmacı- yazar Ali Rıza Bayzan’ın “Sûfî ile Terapist” adlı kitabını sırlayan bu cümleler, aslında yeni bir kapı açıyor. Hayat yolculuğunda bizi umuda, mutluluğa huzura davet ediyor. Ali Rıza Bayzan ile karışık akıllara, karışık hayatlara dair konuştuk…

                                                             Söyleşi: Müge Aydın

Çocukluğunuz Trabzon’da geçti… Yazılarınızda memleket özlemini sık sık dile getiriyorsunuz. Çocukluğunuzun geçtiği atmosferi biraz anlatır mısınız?

Karadeniz’in gökyüzüne uzanan dağlarındaki bir köyde doğdum. En eski anılarımdan biri amcaoğlu ile Ay’a taş atışımızdır. Ay’ı düşürüp top oynamak istiyorduk, vurduk ama hiç düşüremedik. Aliler deli olurmuş bizde, bendeniz de öyleymişim. Yaramazlıklarla çılgınlıklarla dolu bir çocukluk geçirdim. Defalarca ölüm tehlikesi yaşatan bu kural tanımazlık 4. sınıfa geçinceye kadar devam etti. Annemden yemediğim dayak kalmadı. Sonra hasbelkader “Hz. Ali’nin Cenkleri” tarzında kitaplarla karşılaştım, okumaya başladım. Sonra “Kerbela”, “Battal Gazi” falan derken kitaplar hayatımı değiştirdi. İyi hatırlıyorum, annem babama “Bu çocuk çok okuyor 40’lara karışacak, korkuyorum.” diyordu. Evimizdeki Kur’an-ı Kerim’den başka, tek ciltli kitap olan Muzaffer Ozak üstadın İrşad’ındaki hikâyeleri okumaya başladım. Böylece “Tasavvuf” ile yavaş yavaş tanışmaya başladım.

Üniversite eğitimi için Ankara’ya gitmek sizde nasıl hisler uyandırdı? Gri şehir diye anılan Ankara sizi nasıl etkiledi?

Deniz yok diye üzülerek gittim ama sonra sevdim Ankara’yı. 1985’te Mülkiye’de ideolojik tartışmalar revaçta idi. Hem liberal ve sosyalist cenahtan hocalarımız, arkadaşlarımızla hem de milliyetçi-muhafazakâr cenahtan arkadaşlarımızla hararetli tartışmalarımız oluyordu. Trabzon İmam Hatip Lisesi’nden Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne giderken din adına çoğu şeyi öğrendiğimi sanıyordum. Fakültede kırk gün olmadan İmam-Hatip’te öğrendiğim her şeyi unutmam gerektiğini anladım. Bundan sonra ikinci okulum Ankara İlahiyat oldu, sağ olsun hocalar özel ilgi gösterdi hep, bıkmadan usanmadan sorularıma cevap verdiler. Tartışmalar okumaya yöneltti, bu bakımdan yararlı oldu.

Yüksek lisansınızı Uludağ Üniversitesi’nde, Psikoterapiler ile Tasavvufun karşılaştırıldığı, “Çağdaş Psikoterapi Ekolleri Açısından Tasavvufî Bilinç Yapılanmasının Değerlendirilmesi” teziyle tamamladınız. Türkiye’de alanındaki ilk tez çalışması olarak nitelendiriliyor. Tez çalışmanızdan bahsedebilir misiniz?

Üniversitede okurken tasavvufu anlatabilmek için tercüman bir bilime ihtiyaç olduğunu fark etmiştim.  O zamanlar Yaşar Nuri Öztürk yeni popüler oluyordu, tasavvufu anlatırken felsefeyi kullanıyordu. Ankara İlahiyat’ta çok sevdiğim Ethem Cebecioğlu ise parapsikolojiyi kullanıyordu. Kendi kendime, “Bizim insanımız felsefeden korkan, parapsikoloji ise akademik meşruiyeti tartışmalı bir bilim.” demiştim. Kişisel okumalarımda psikoloji ve psikiyatri kitaplarının da özel bir yeri vardı. Zamanla aradığım tercüman bilimin psikoloji ve psikiyatri olabileceğini kanısına ulaştım. Nefs-i Levvame üzerine yazdığım bir makalede ilk kez tasavvufî konuların analizinde psikolojiden yararlandım, bu yazı çok ilgi görünce doğru yolda olduğumu hissettim. Din psikolojisinden yüksek lisans yaparken seminer konusu olarak psikoterapiler ile tasavvufu karşılaştırmayı istedim, hocam Hayati Hökelekli bu harika bir konu, tez çalışması da yapabilirsin dedi. Tez döneminde Kemal Sayar ve Erol Göka üstatlar çok yol gösterdi, sağ olsunlar.

“Sûfî ve Terapist”, “Terapistin Sûfî Olursa” adlı kitaplarınız bu çizgide mi gelişti?

Tez çalışmamdan sonra daha çok mülkiyeli kimliğime dayalı kitap çalışmaları yaptım: “Küresel Vaftiz”, “Misyonerlerin Soykırım Oyunu”, “Misyoner Örgütlerin Kürt ve Alevi Operasyonu”, “Türkiye’de Amerikan Misyonerleri” adlı kitaplarım yayımlandı. Bu kitapları çalışırken yaklaşık yüz elli sayfa olan yüksek lisans tezim, arka planda evrildi durdu. Yaklaşık bin sayfaya ulaştı. Tabii kimse bin sayfayı okumayacağı için parçalayarak yayımlamaya başladım. “Sûfî ile Terapist” daha çok teorik bir karşılaştırmadır, “Terapistin Sûfî Olursa” ise bu karşılaştırmaya dayalı olarak gündelik psikolojik problemlere sûfîce çözüm arayışlarıdır.

Okuyucu ile aranızda nasıl bağ oluştu, nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Kader dostum Metin Ekrem Korkmaz’ın zorlamasıyla facebook’a dahil oldum ve “Sûfî ile Terapist” için de bir sayfa kurdum. Sayfa aldı başını gitti, bendenizi aştı da, sizin de onurlandırdığınız 40 yakın dostumuzun kişisel okumalarından seçtikleri paylaşımları ile hayatına devam ediyor. Sosyal medya sayesinde okurlarım ile doğrudan iletişim imkânı doğdu. Artık soru-cevap eksenli bu etkileşimler “Terapistin Sûfî Olursa”nın genel okura seslenecek bir tarzda kaleme alınmasını sağladı. Şimdi yolda olan “Aklı Karışık” da bazı yönleriyle okur-yazar etkileşiminin bir tezahürü.

Sosyal medyadaki paylaşımlarınız ses getiriyor. Bu bağlamda, sosyal medyanın hayatımızdaki etkisini sormak isterim…

Akıllı telefonların olumlu tarafı okumayı neredeyse 24 saate yayması. İnsanımızın okumaya ayırdığı zaman arttı ama okuma nesnesi değişti, dergi okumak neredeyse istisna haline geldi, kitap okumak azaldı. Akıllı telefon hem okumak hem sohbet etmek hem de eğlenmek imkânı sununca sosyal medyaya gün doğdu. Kötü tarafıysa, sosyal medyanın devasa bir mahallenin dedikodu kumkuması olması. İstisnai olarak tematik sayfalar var, takipçi olarak 6 haneli sayılara yaklaştık, tematik sayfa için müthiş bir sayı bu, çünkü takipçiler çok seçkin.
Sosyal medya derinliği olmayan bir okur profili çıkarıyor, her şeyi bilen. Ben film izlemek yerine, film tanıtım sayfalarından sadece jenerikleri seyreden izleyicilere benzetiyorum kitap ve dergi yerine ağırlıklı olarak sosyal medyadan okuyanları. Her filmden haberdarlar belki ama sahici bir sinema zevkleri ve kültürleri yok.

Hayatın anlamını arıyoruz… Sizce, hayatın anlamı nedir?

Çağımız insanının en büyük sorunlarından bir tanesi, hayatı anlamlandırma sorunu. Diyelim ki üniversiteyi bitirmişim, iş güç sahibiyim, eşim dostum, akrabalarım, arkadaş çevrem var. Gayet nezih bir hayatım var. İyi, güzel… Peki, ama niye? Yani bu ne anlama gelmekte? Bunu felsefî bir tartışma ile çözemiyorsunuz, burası önemli. Çünkü entelektüel meseleden ibâret değil. Aklınızla bilmeniz yetmiyor. Ne yapmanız gerekiyor? Kalbinizle sindirebilmeniz gerekiyor. Psikoterapi ve psikiyatri bilime dayanıyor. Bilim ise “Niçin yaşıyoruz?” sorusuna cevap vermiyor. “Niçin?” sorusuna cevap vermiyor, ama insanın problemi tam olarak da bu. Bu durumda psikoterapi ve psikiyatri hayatın mânâsı konusunda, bu krize bir karşılık veremiyor. İşte tasavvuf tam burada devreye giriyor. Çağımızda en yaygın hastalıklardan birisi, belki de en yaygın olanı “Narsizm”dir. Ben merkezli “Egosantrizm”dir. Narsizm psikoterapi ve psikiyatride –neredeyse- iflâhı mümkün olmayan bir maraza olarak görülüyor. Ama ilginç olan, tasavvuf bu konuya nasıl bakıyor? narsizmi yenme konusunda tasavvufun bir formülü var mı? Bir sûfî hikâyesi anlatalım:

“Genç bir sûfî, intisâb etmek için bir şeyhe gidiyor. Şeyh sûfî , ‘Sen hiç âşık oldun mu?’ diye gence soruyor. ‘Yok’, diyor sûfî. İşte o vakit şeyh efendi: ‘Git! Âşık ol, öyle gel.’ diyor.”

Neye âşık olacak, hiç önemli değil. Börtü böceğe, yıldızlara, insanlara… Bunları daha da çoğaltmak mümkün. Sonuç olarak âşık olmak, insanın aşkınlığını beraberinde getiren bir hâldir. İnsanın kendi benliğinde açılmış bir gediktir yani. Ego duvarından, o narsist benlikten dışarıya bu aşkın duygu ile bir pencere açılmış olur. Burada vurgulamak istediğim nokta şu; tasavvufta, psikoterapide olmayan bir tedavi biçimi var. O da “aşk”… Aşk dediğimiz şey ise kalbin, gönlün bir eylemi. Hâsılı, gönül meselesi. Nihâî olarak psikoterapi ve psikiyatride “gönül” kavramı yok. Tasavvufî anlamda bir “aşk” kavramı yok. Orda da bir aşk kavramı bulursunuz da bu -National Geographic’in kapak konusu olmuş bir zaman- hormonal bir aşktır. Tasavvufta bahsedilen “aşk” ise bir aşkınlığı, insanın kendi benliğini aşmasını gerektiren ulvî bir kavram.

Bir yayınevinde genel yayın yönetmeni olarak görev yapıyorsunuz. Eğitim alanında kitaplar çıkarıyorsunuz. Genç bir ekip ile çalışıyorsunuz. Söyleşilerde gençler ile birliktesiniz. Çocuklarınızı da sayarsak… Bir bakıma, gençliğin nabzını tutuyorsunuz. Gençliğin ihtiyaçları, istekleri sizce neler?

Çocuklar ve gençler heyecan istiyor, coşku istiyor, hayatın tadını çıkarmak istiyor. Enerjik olmak istiyor, umutlu olmak istiyor, kendisiyle barışık olmak istiyor. hayatına anlam yüklemek istiyor, geleceğini garanti altına almak istiyor…

Biz çocukların ve gençlerin neler istediğiyle çok ilgilenmiyoruz, onları kendimize benzetmeye çalışıyoruz daha doğrusu bizim olamadığımız ama olmak istediğimiz profile dönüştürmek istiyoruz. Bu yüzden yaşadığımız kuşak çatışmasının dozu yüksek. Önce çocukları ve gençleri anlamalıyız daha doğrusu anlamaya çalışmalıyız, sonra onları geleceğe hazırlamalıyız, hayatlarının özneleri olmalarını sağlamalıyız.

Tasavvuf dedik, psikoterapi dedik, gençler dedik… Gençliği kendi kültürüyle nasıl barıştırabiliriz?

Çocuklarımız ve gençlerimizde kötümserlik yüksek, özgüvensizlik yaygın, içsel çatışmalar fazla. Gençlerimize umut ve anlam aşısı yapmalıyız. Bunun için Mevlâna ve Yunus’u çocuklarımızın ve gençlerimizin anlayacağı bir dille yeniden yorumlamalıyız diye düşünüyorum. Meraklarını geliştirmeliyiz, okuma kültürü ve matematik kültürü aşılamalıyız. Okuma kültürü sosyal bilimler için, matematik kültürü fen bilimleri için bir zemindir. Tasavvufu ise değerler kültürü olarak tarif edebiliriz. Çocuklara ve gençlere için spor ve sanat kültürü de aşılamalı.

Terapistin Sufi Olursa’nın ana teması umuttur, söyleşinin finalini de umutla yapalım:
Nasreddîn Hoca’nın türbesi geliyor aklıma. Mimar, büyük ermiş Nasreddîn Hoca’nın tam da nüktedanlığına uygun bir türbe yapmış. Türbenin kapısı kilitli ama dört tarafı açık. Şimdi, sen bir kapıya gelmiş olabilirsin. O kapıda çabalasan, uğraşsan kapıyı açamayabilirsin ama Allah’ın sana başka açık tuttuğu kapılar var. Biz ne yapıyoruz? “İllâ bu kapı, illâ bu hayâl!” diyoruz. Hayâllerimiz bize âittir. İnsanîdir hayâllerimiz. Umut ise Allah’ın rahmetinden bir parçadır. Hayâllerimiz bize âit olduğu için kırılgandır. Allah’ın rahmeti umut ise Allah’ın rahmetinden bir parça olduğu için, sonsuzdur. Dolayısıyla, insanın hayâlleri yerle yeksân olabilir. İnsanların hayâlleri kırılabilir ama insan Allah’ın rahmetine, umûda sarılarak başka hayâller peşinde koşabilir. Sözün özü; umut, Allâh’ın rahmetinden bir parçadır ve her dâim insanın gönüldaşı olmalı.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.