Altı Asırdır Gölgesinde Nefes Molası Verilen Çınar: “İnkaya”

Altı Asırdır Gölgesinde Nefes Molası Verilen Çınar: “İnkaya”

Özden Gülen

 

Bu sabah güne yürüyüşle başlayalım dedim.  Kükürtlü’den Çekirge’ye, oradan da dağ yoluna uzanan bir güzergâhtı, akılda olan. Hava bulutlu ve serin. İlerleyen saatlerde yağmur olur mu bilinmez. O yüzden biraz sıkı giyinip  sırt çantama şemsiye ve bir şal yerleştirdim; kocaman botları da giyerek yola çıktım.

Çekirge, Bursa’nın kaplıcalarıyla meşhur en eski semtlerinden. Meydandan bayır yukarı ağır ağır yürüyerek, Hüdavendigar Cami’nin önünde bir nefes molası veriyorum. Sultan Murat Türbesi’nde bir dua okuyor, bahçesinde gözümü ufka çevirip şimdilerde daha çok binalara teslim olmuş Bursa Ovası’nı seyrediyorum. Sabah saatlerinde çöken sis ovayı boydan boya kaplıyor, gri bulutların arasından süzülen gün ışığı, kristal bir prizmadan kırılır gibi yeşilliklerin arasına yayılıp gitmiş binaların camlarından yansıyarak her yanı kuşatıyor.

Bu muhteşem manzarayı hafızama nakşederek yola devam ediyorum. Küçük meydanda Hüsnü Güzel Kaplıcası ve çay bahçesine bir selam göndererek sol taraftaki dağ yoluna sapmalıyım. Yol boyunca geçtiğim her bir mekân bu ecdat yadigârı, ruhaniyetli şehrin emanetlerinden. Aslında her biri için, değil dakikalar, saatler, günler ayırsam doyamam.  Hikâyelerini sayfalarca yazsam bitiremem. Ancak bu gün hedefte 4 kilometrelik bir yol var. Belki böyle söyleyince çok  değilmiş gibi geliyor ama Uludağ yolu boyunca bir tırmanma yürüyüşünün başında sayılırım.  Taşına, tuğlasına, kubbelerine, şifalı sularına ve eski bahçelerine meftun olduğum bu güzel semti geçerek ilerliyorum.

Yol boyu sağlı sollu yer alan evler seyreliyor, kıvrıla kıvrıla ilerlerken Âşıklar Çay Bahçesi’ni de sağ tarafta bırakarak artık tamamen doğa ile baş başa kalıyorum. Sol tarafımda ormanla kaplı dik yamaçlar yükselirken, sağda derin yarlar, uzakta enfes bir ova ve şehir manzarası var. Tek gidiş ve geliş dağ yolunda araçlar konvoy olmuş. Eh, dağ yolcusu yaz kış hiç eksik olmaz. Uludağ kardan duvağını takalı aylar oldu ancak buralarda sadece ayazı var. Geçen haftalarda eteklerine kadar inen karlar erimiş. Sabah düşen kırağı çamların iğne yaprakları üzerinde kristalleşmiş.

Bu güzergâh dört mevsimde her daim büyüleyicidir.  Toprağın derinliklerinde, yine yeniden boy vermek için sabırla bekleyen tohumlar baharda çatlayarak başlarını topraktan çıkarırlar. Dallarda baharlar pıtrak gibi açar. Ağaçların kışı çıplak geçiren dalları gelin gibi süslenir, yeşilin binbir tonunu kuşanırlar. Yaza erişilip boğucu sıcaklar bastığında,  şu aşağıdaki dönemeci kıvrılırsanız, yüreklere şifa bir serinlik yüzünüze çarpar; çam, ıhlamur, gürgen, kestane, ceviz ve daha nice ağaçlar gönüllerinize hoşgeldinlerin en ferahlatıcısını üfler. Sonbaharda yeşilden sarıya, kahverengiden turuncuya, büyüleyici renkler  yamaçları, yarları sarıp sarmalar. Arada sertleşen rüzgar kanatlandırır kuruyan yaprakları. Kış gelip de senenin ilk karı şehre ulaştığında, bu yol bembeyaz bir masal âlemine dönüşür. O vakit artık araçlara zincir takma ve karın keyfini çıkarma zamanı gelmiştir.

Bir saate yakın, adım adım yaklaştığım İnkaya Köyü Uludağ’ın bağrına yaslanmış misafirlerini beklemektedir. Her zaman yürüyerek ulaşılmaz elbette, ancak buralara varmak her türlü  mümkündür. İster şehir merkezinden saat başı kalkan bir belediye otobüsünü tercih edin, isterseniz özel aracınızla keyifli bir yolculuk yapın, temiz havaya ve doğaya hasret kaldığınızda dilerseniz benim yaptığım gibi yürüyün; vardığınız bu köy ziyaretçilerini dört mevsim kucaklayan  bir dağ köyüdür ve aslında tarihi çınarıyla nam salmıştır.

İnkaya tabelası karşınıza çıkınca, yolun soluna doğru tepeye tırmanır ve ilk önce metrelerce uzunluktaki çınar dallarını görürsünüz. Pek çok ağacın bir arada olduğu bir bahçeye geliyoruz zannederseniz yanılırsınız. İnkaya Çınarı bütün heybeti ile sizi karşılar. Öyle azametli, öyle kuşatıcıdır ki hayretle bakakalırsınız. Dalları altına sığınmak insana kendini güvende hissettirir. Altı yüz yıldır bu topaklara kök saldığını bilmek ise aidiyet duygusunu yaşatır.  Ecdat yadigârı bu topraklarda, bu çınarı fidanken hangi eller tutmuş, gölgesinde hangi atlılar atlarını sulamış, hangi yolcular soluklanmış, hangi âşıklar buluşmuş, hangi çocuklar el ele verip yağ satarım oynamıştır, kim bilir. Eminim pek çok yazara, şaire ilham olmuş, bağrı yanıklar gölgesinde serinlemiş, doludan, yağmurdan kaçanlar dalları altına sığınmıştır. 610 yıllık bu koca çınar Osmanlı’nın neredeyse bütün dönemlerine şahitlik etmiştir ya, 6 asır boyunca serpilmiş büyümüş, şimdilerde her biri birer ağaç büyüklüğündeki 13 ana kolu, 35 metrelik yüksekliği, 3 metreyi aşmış gövde çapı ile tam 950 metrelik bir alanı kaplamaktadır.

Bursa’da toprağın  altı da üstü de şifadır. Dağdan kaynayarak gelen içme suyu ve  Çelikli’den kaynayan  sıcak suları bedenlere şifadır meselâ. Eski şehrin sokaklarında, köşe başlarında, evlerin bahçelerinde, camilerin önlerinde, meydanlardaki çınarları, kabristanlarındaki servileri ise gönüllere şifadır. Çınar altında oturur, hem kendinizle hem de dostlarınızla muhabbet edersiniz. Bursa kabristanları ise iki âlemi birbirine bağlayan  uhrevi havasını  servilerin koyu gölgelerinden alır.

İşte tam da bu duygu ve düşüncelerle, bir saati aşan yürüyüşün sonunda İnkaya Çınarı’nın dalları altına sığınmak, bir küçük demlik sıcacık  çay ile dinlenmek ve kendini dinlemek harika olacak. Dar sokaklar, iki yanlarında açılmış tezgâhları ile bizi karşılıyor. Köy kocaman bir pazara dönüşmüş. Taze meyvelerden tahta kaşıklara, yemenilerden bakır cezvelere, örgü şallardan fincan takımlarına hatta tarhana ve salçaya ne ararsanız var. Bunların ne kadarı yerli imalât ola ki? Aralarından bakınarak geçip önüme çıkan merdivenleri tırmanıyorum.

Bu, tamamı taraçalar halinde çay bahçesine dönüştürülmüş alana sonunda ayak basabildim. Özellikle yaz aylarında ziyaretçileri oturacak yer bulmaz ama şimdilerde sakin. Zaten yazın bu gölgelikte dinleneceksem mutlaka sabahın erken saatlerinde varırım ki kuşlarla önce ben halleşeyim, köy reçeline ekmeğimi bandırırken arıları soframda konuk edeyim. Kışın soğuk ve rüzgâr çınarın altında oturmaya imkân vermezse kapalı kısma geçer, bir pencerenin önüne yerleşerek ulu ağacın yalnızlığını ve azametini seyre dalarım. Şimdilik kalın dalların altında, gerilerde kuytuca bir yer bulup oturuyorum. Demlikle çay ve gözleme önüme geldiğinde şalıma daha sıkı sarınıyorum. Sıcacık çay dolu bardak avuçlarımın içinde, etrafta kahvaltı eden tek tük ziyaretçilere bakıyorum. Onlar da koca çınar ile dertleşiyorlar mıdır acaba?   Kalın paltolarını giymiş ve kapüşonlarını yün berelerinin üzerine çekmiş bir kaç çocuk çınarın etrafında koşturuyorlar. Peşlerine takılıp koşturasım geliyor ama… Dur bakalım, sakin… Bir dinlen önce, ısın, nefeslen. Çocuklarla çocuk olacaksan başka yolları var. Çıkar çantandaki şekerleri, uzatıver meselâ.

Şimdi çınarın dallarına tek tek derdimi, tasamı asmak vaktidir. Hem ben kendimi nasıl anlatıyorsam, o da bana ne hikâyeler anlatıyor, bir bilseniz.