Arkadaş Dünyası

Arkadaş Dünyası

Benim çok güzel arkadaşlarım oldu, çok güzel de arkadaşlıklarım. Birbirinden ayrı, her biri kendine has halkalar içinde gelişen dostluklardı benimkisi.

Birbirinden habersiz arkadaşlarım da oldu. Bir grupla beni bir tutan şeyler bir başka grupta ayrışma nedeni olabilirdi. Birileriyle hayranlık, birileriyle sanat ve edebiyat, birileriyle de ahbaplık ve yarenlik yakınlık için yeterli oldu.

Bazen kimi arkadaşlarımın nasıl olup da aynı anda birden fazla halkalar içinde kendilerine yer bulduklarına merak kesildiğimde aslında benimkisinin de onlarınkinden farklı olmadığını açıkça gördüm.

Üniversite öncesi arkadaşlıklar ömür boyu canlı kalıyor, ama asla bir hesap ya da bir dostluk sermayesi gibi bir amaç taşımıyor. Birini sevdiysen, ondan hoşlandıysan o senin arkadaşın oluyor. Sonra birbirinizi yiyene, bitirene kadar birbirinizin sırtından inmiyorsunuz. Aranız bozulmasın diye sen onun o da senin kaprislerine ilelebet mahkûm olmak zorundadır sanki. Ya kaybedersem, ya terk edip giderse sonra ben ne yapardım? Ah o korku belki de bu kadar uzun taşınmaya değmez dostlukların biricik sigortası olmuştur.

Gençliğin erken vakitlerinde seçmecilik diye bir şey yoktu sanırım. Bazen hazır buluyordunuz, karşıdaki apartmanın bilmem kaçıncı katında biriydi. Sizin yalnız saatlerinizden birine denk gelmiştir, beraber çıkmış, o gün başka hiçbir güne benzemeyen güzel bir günü birlikte yaşamışsınızdır. İşte bu arkadaşlıktır. Beraber çekirdek çitlemiş, etrafınızda akan giden komikliklere birlikte gülmüş, sizi azarlayan birilerine hep bir ağızdan bir şeyler söylemişsinizdir. Buna arkadaşlık denirdi, başka bir şey denmezdi.

Beraber oynar beraber gülerdiniz. Birbirinizi içten bir yakınlıkta takip ederken ne kıskanır ne de gözünüzde büyütürdünüz. Bütün o saatlerdeki arkadaşlıkların benim için tek bir özelliği vardı. Onunla tamamlanır, onunla yekvücut olurduk. Bir buluşma bir yeknesaklık bir kendini yarım hissetme öyle şeylerdi.

Nerede hangi arada hangi arkadaşınız varsa tutup kolundan getirip tanıştırırdınız. İşte sağdan say kaç soldan say kaç herkes herkesi bilirdi. Arada çok sevdiğiniz arkadaşınızı şu arka sokaktan aranıza katılan çekik gözlü olanıyla beraber düşünmek istemezdiniz, isterdiniz ki hep sizin olsun, isterdiniz ki gözü sizden başkasını görmesin. Bu arkadaşlığı perçinleyen bu adı konulmamış sevgiydi.

Sonra yaş ilerledi, dünya bilgimiz ilerledi. Mahalleden arkadaşlıklarımızın ayrı bir değeri oldu, üniversiteden başka, akrabalarımızdan başka. Bazen öyle oldu ki bunların hiçbiri birbirine denk gelmeyecek başka sokaklarda, başka mecra ve muhitlerde yaşayarak size arkadaş kalmayı başardılar. Benim mesela 80’lerin başında öyle arkadaşlarım vardı. Bazen oldukça kabarık arkadaş listeme bakıp “Ya sen bunlara ne diye dayanıyorsun?” diye bana üstten bir edayla hava atan dostlarım bile vardı. Edebiyatçı arkadaşlarımın çoğu bana belli etmezlerdi, ama her biri kendi klasmanında ekabirin tekiydiler. Kimseyi beğenmez, her şeye burunlarının ucuyla bakarlardı. Çok cici kelimeleri vardı, sokaktaki insanın ağzında değer kaybedeceği kesin kelimelerle kendilerini ayrıcalıklı hissederlerdi.

Aşktan meşkten anlayan arkadaşlarım vardı, onlarla başka ne konuşulurdu. Uzun hikâyeleri vardı, hepsi bahtsız, hepsi yanmış kavrulmuştu. Onlarla dost kalmanın bir yolu vardı, gerisi boştu. Âşık olmak. Hepsinin bir türlü ulaşamadığı bir sevdiği vardı. Dünyalar onların yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve kader bunların ortaya çıkması için ihdas edilmişti. Acayip bir arkadaş grubuydular. Biraz melankolik biraz çılgın, biraz arabesk biraz da yorgun.

Akademiden arkadaşlarımız olurdu. Varsa yoksa kitap, varsa yoksa bilmekti bütün marifetleri. İnsanın, “bunlarla ne yenir ne içilir”i kestirmesi zordu. Sanırsın ki bunlar yatağa da kitapla girer, duşlarını alırken tefekkürü ihmâl etmezlerdi. Ben bunlardan çok şey öğrendim. Hiçbirini yabana atmamayı onlardan öğrendiğim şeylerin giderek artan kıymetini fark ettikçe öğrendim. Okurlar, yazarlar arada bildiklerini aralarında müzakere eder ancak her durumda yeni olana karşı mutlak bir ilgi içinde müthiş bir tecessüsle yaşarlardı. Onları çok severdim. Bazen upuzun bir yolculuğu hiç konuşmadan bitirdiğimiz olurdu. Akşam onlardan ayrılıp kendi başıma kaldığımda, “Ya sahi ben bugün ne öğrendim?” diye kendime sorduğumda basbayağı zorlanır bu muhteşem sessizliğin anlamı üzerine kendimi yoran çıkarımlarda bulunurdum. Öyle ya ne güzel susmuştuk, hem ne güzel bilişmiştik.

Benim sıradan arkadaşlarım olurdu. Garip bir ortamda tanışmış, sonra da birbirimize hısım olmuş olurduk. Severdim işte. Belki hiçbir ortak özelliğimiz yoktu, ama onlardaki insanilik, onlardaki şu kalpten söyleyiş yok mu bütün bunlar “sen bu damarı kaybetme, burada vicdan var” diye bana sürekli telkinde bulunurdu. Onları pek severdim, arada “hemşo” olurdum, bazen “ortak”, kimi zaman da “kanka” ama onlarda benim asla tekrarlayıp beceremeyeceğim hoş bir şey olurdu. Ben bunların hikâyesine ucundan kıyısından ortak olmak isterdim.

Bir sürü dostluklarımız olurdu, her birinin ayrı bir yeri ayrı bir değeri olurdu. Onları bir başkasının yokluğunda değil kendimde çok sık hissettiğim azalmalar olduğunda daha fazla özlerdim. Lafa ben girer, muhabbeti ben çoğaltırdım. Onlara ihtiyacım olurdu, ben kolay tükenirdim.