ATEŞ KÜREĞİNİN ORTASINDAKİ KOR

ATEŞ KÜREĞİNİN ORTASINDAKİ KOR

Mevsimler arasındaki keskin ayrılıklar yavaş yavaş kayboluyor. Hattâ, bir yıl içinde yaşanılan mevsim sayısında azalma emâreleri görülüyor. Yine bu cümleden olmak üzere, sebze ve meyvelerin “mevsimlik” sıfatları kalkıyor. Hemen her çeşit mahsûlü, dâimî olarak temin etme imkânı bulunuyor. Bütün bu beşerî gayretler, sonunda tabiî dengeyi berbâd etti. Dünyâ, her köşesinden alârm vermeye başladı. En mühim ihtiyaç kalemleri, “kriz” trenine vagon oldu. Yağmur, ya hasret kalacak derecede hiç yağmıyor, yâhut memleket büyüklüğünde verimli toprakları önüne katan sele dönüşüyor. İkisinin ortası, neredeyse mâzide kaldı.

Yaşananlar dikkate alındığında, insan eliyle hazırlanan bir felâket tablosunun karşısında olduğumuzu anlıyoruz. Mevcut kaynak rezervi, yarınlarımızı karartacak sinyâller veriyor. Âdemoğlunun, gem vuramadığı teknik ve sanâyi hamleleri, hırsa dönüşüp geçici konfor ve rahatlık karşılığında, geleceğimizi ipotek altına sokmuştur.

Bugün, aklı başında her yetişkin insan, çocuk ve torunlarına bırakacağı Dünyâ mîrâsının mahcûbiyetini, karamsarlığını duymaktadır. Üstelik mes’ele, şahsî gayretlerle hakkından gelinecek noktayı çoktan aşmıştır. Hattâ devlet seviyesindeki teşebbüsler bile, yalnız kalmaktan kurtulamamaktadır.

Hz. Âdem ile hanımına memnû meyveyi yediren Şeytân, bugünkü Dünyâ görünüşünden kim bilir ne kadar sevinçlidir? Netîcedeki payı, aslâ inkâr edilemez… İnsanın romanında, ŞeytÂn’ın sahîfe sayısı sürekli artıyor. Yûnus Emre’nin:

“Hakk bir gönül verdi banâ, ‘hâ’ demeden hayrân olur.

Bir dem gelür şâdî kılur, bir dem gelür giryân olur.”

Diye başlayan hârikulâde bir şiiri var.

Bâzı otoriteler, bu manzûmeye “insanın romanı” diyorlar. Bu mısrâlara “roman”dan öte bir mânâ enginliği istif edilmiş. Dünyâ’dan Ukbâ’ya, oradan Mâverâ’ya açılan insan yelkenlisinin ufuklar boyu yol alışı, kelimelere bindirilmiş.

O, nasıl bir gönüldür ki, Hakk’ın armağanıdır ve “hâ” demeden hayrân oluverir. Şu hâlde gönül, ilâhî tedrîsin bütün kademelerinden geçerek, gördüğü güzelliklere hayrânlık duymayı, fıtratının icâbından saymaktadır. Daha “hayrân” kelimesinin ilk hecesini okumadan, bediî muâmele tamamlanmaktadır.

Hakk ile gönül arasında “Elest Meclisi”nden tescîlli bir büyük mukâvele vardır. Buna, “aynîleşme” demek, belki daha doğru.

Gönülün lâhûtî renkleri, tamâmen, aynîleşme idmanlarıyla teşekkül etmiş. Renkler, ne kadar kontrast görünseler de, bir arada bulunmaktan “hayrânlık” zevki alıyorlar. Sözün gelişi; “şâdî”lik rengi ile “giryân”lık rengi; hem yan yana durabiliyorlar, hem de eşyânın ve – tabiî ki – insanın hamuruna nüfûz ediyorlar. Bu nüfûz fiili, zamânın zülfüne tutunmuş, o “dem”den bu “dem”e raks ediyor. Gönül mü, kelebek mi? Anlamak zor… Belki, ateş küreğinin ortasındaki kor…