AYRINTILARDA KALAN ŞEHİR

AYRINTILARDA KALAN ŞEHİR

Artık herkes aynı hayatı yaşıyor. Anonimleşmiş bir zamanın içinde insanoğlu gün dolduruyor.

Yemede, içmede, giyimde, müzikte, eğlencede paket programlar dayatılıyor topluma. Kimseye seçme şansı bırakılmıyor. Hiç bir orijinalliği olmayan, birbirinin benzeri hayatlar kalabalıkları oluşturuyor. Kalabalıklar hiçbir şeyin farkında olmadığı gibi, bunun da farkında değil.

Hayatlar anonimleşirken, yaşadığımız şehirler ve mekânlar da bundan nasibini aldı ne yazık ki. Hangi şehre giderseniz gidiniz, sanki hep aynı şehri görüyormuş intibaına kapılırsınız. Kaç şehir geçerseniz geçiniz, manzara aynıdır; siteler, gökle yarışan yüksek binalar, AVM’ler vb.

Tuğla ve çimentonun el ele vererek, bütün vatan sathını kuşatması, şehirlerimizi anonimleştirip farklılıklarını ortadan kaldırdı. Bu açıdan bakınca, artık İstanbul’un Bursa’dan, Bursa’nın Ankara’dan, Ankara’nın İzmir’den, İzmir’in Konya’dan bir farkı kalmamıştır; birini görmek hepsini görmek demektir. Şehir, tarihi dokusunu ve ruhunu hâlâ muhafaza eden azalarıyla ayrıntılarda kalmıştır. Daha doğrusu ayrıntılara hapsedilmiştir. Ara ki bulasın…

Esas şehri asli dokularıyla görebilmek için dışarıdan genel bir bakış kâfi değildir! İçeriden ve ince bir bakışla, uzun araştırmayla ayrıntılarda kalan şehir bulunabilir, görünebilir.

Asli şehri korumaya alıp yeni yerleşim merkezlerini onun dışında oluşturmak nasıl olup da kimselerin aklına gelmemiştir, akla ziyan bir hâldir. Yazıklar olsun bu akla öyleyse.

Bursa’da Osmanlı’dan kalan Ulucami, Yeşil Cami ve türbesi, hanlar vb. yapılar anonimleşmiş şehir içinde paranteze alınmıştır, ayrıntıda bırakılmıştır. İstanbul’da da manzara farklı değildir. İstanbul’un her biri birer sanat eseri olan cânım çeşmelerinin içine düşürüldüğü hazin tablolara bakınca ne demek istediğim çok iyi anlaşılacaktır. Aynı şekilde diğer şehirlerdeki, şehrin tarihi dokusuna ait elemanlar için de bu böyledir.

Nasıl oluyor da yapılan bütün binalarda, evlerde hep aynı çizgiler, biçimler, duvarlar, balkonlar, çatılar olarak yer alıyor? Nasıl oluyor da hiçbir şekilde bu anlayış değişmiyor? Sonra, şahsiyetsizliği her tarafından okunan, estetikten yoksun bu binalar içinde insan mutlu, huzurlu olabilir mi? Güzellikten nasipsiz bu şehirlerde insan güzelleşebilir mi?

Binaların ve mekânların ruh sağlığı üstündeki tesirlerini kimseler düşünmüyor mu artık?

Onca mimarlık fakültesi var, buralardan sayısız mimar mezun oluyor; işte bu mimarlarımız ne yaparlar, çok merak ediyorum. Bu binaları yaparken, bu mekânlara imza atarken hiç mi vicdanları sızlamaz?

Şehirlerimiz asla anonimleşmemeliydi, şehirleri birbirinden ayırt eden özellikleri korunmalıydı. Bir şehri şehir yapan ve diğerlerinden ayıran vasıflar, günün şartları içinde devam etmeliydi. Şehrin gelişmesi ve büyümesi, o şehrin kendi ruhuna dayanarak olmalıydı. Her şehir, kendi tarihi kültürel mirasından kopmadan gelişmeliydi. Oysa bu olmamıştır. Şehircilerin, şehir plancılarının belediyelerin böyle bir kaygısı söz konusu değildir. Arazi mafyaları ve müteahhitler de elbirliğiyle bu oluşa kamyon kamyon tuğla taşımıştır!
Şimdi, bir şehri görmeye neden gidilir,  gitmeli midir? Sorusuna cevap vermek gerekir mi bilmiyorum. Evet, şehirlerimiz anonimleşti ve artık birinde olan diğerinde de var. Ayrıntıya alınamamış az da olsa mekânlar yine de vardır. Hiç değilse onları görmeye gitmelidir.

Safranbolular, Cumalı Kızıklar hâlâ direniyorlar, oysa insanoğlu çoktan pes etti…