Belîğ

Belîğ

2404

“Büyük olabilmenin değişik yolları vardır. Geçici büyüklüklere aldanmamalıdır. Gerçek Türk büyüklerinin hayatlarına baktığımızda katkısız ve yapmacıksız büyüklük örnekleri görürüz.” demişti Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu…

İnsan; Allah’a kul oldukça, onu tanıdıkça büyük olur. İnsanoğlunun Allah’ın yaratıcılığına şahit, hayran ve müteşekkir oluşunun yegane yolu üretmektir.

Zaman; insanı ve hatıraları siler götürür. Bundan müstesna olanlar ise büyükler ve büyük eser sahipleridir. Bu yazımızda tanıtacağımız Belîğ İsmail Efendi de bunlardan biridir.

Doğum tarihi muhtelif kaynaklardan 1079/1668 olarak tespit edilen Belîğ’in asıl ismi es-Seyid İsmail’dir. Belîğ mahlasını kullanan dört ayrı şairimiz daha bulunduğundan kendisi daha çok Bursalı Belîğ ya da Bursalı İsmail Belîğ olarak tanınmaktadır.

İsmail Belîğ, on yedinci asrın ikinci yarısı ile on sekizinci asrın ilk otuz yılını idrak etmiş ve bu dönemlerde eser vermiştir. Bu dönem içerisinde şairimizi değerlendirmek gerekirse bu dönemin genel özelliklerinden de kısa da olsa bahsetmek gerek: Arapça ve Farsça’dan alınan ve Türkçe’ye uyarlanan yeni kelimelerle birlikte nazım dile çok gelişmiş ve aruza yatkınlık artmıştır. Lakin bu yeni ve ağır kelimeler nazım dilini zenginleştirse de nesir dilini ağırlaştırmış ve neredeyse anlaşılmaz hale getirmiştir. Ayrıca on sekizinci asrın ilk yarısı edebî ve fikrî bağlamda Damat İbrahim Paşa’nın ve onun tesiri ile Sultan 3.Ahmed’in kudretli himayesine mazhar olmuştur. Türk matbaacılığının kuruluşu ile de birçok eserin te’lif ve tercüme edilmeleri de bu zamana rastlar.

Belîğ’in yaşadığı çağda şairlik, neredeyse asrının bir geleneğidir. Böyle bir çağda yaşamasına rağmen nesirleri nazımlarının önüne geçen ender yeteneklerden biridir İsmail Belîğ. Hatta eserlerinde kendisinden bahsederken hiçbir yerde şair unvanını kullanmamış fakat nâsirliğini ispat edercesine “râkımü’l-hurûf, câmi’ü’l-âsâr, câmi’ü’l-hurûf, rakımü’s-sütûr, mütercim, nâmıku’l-hurûf” gibi pek çok ifadeye yer vermiştir.

On sekizinci asrın en önemli nesir türleri; vefeyatnameler, tezkireler ve şuara tezkireleridir. Bu asırda yaşamış bir sanatçı olan Bursalı İsmail Belîğ bu alanlarda pek kıymetli eserler vermiştir. Bunlardan en önemlileri:
Güldeste-i Riyaz-ı İrfan
Vefeyat-ı Dânişveran-ı Nâdiredân
Nuhbetü’l-Âsâr

Ölümler anlamına gelen vefeyat, kitap haline getirilince, ölüm sebebiyle unutulmaktan kurtulma, ismi ebedîleştirme ve hatırlanmaya vesile olma anlamına devşirilir. Tezkire ise anmaya vesile olan kağıt, pusula demektir. Bazı meslek sahipleri -şairler, hattatlar gibi- için yazılan biyografi (terâcim-i ahval) eserleri için kullanılır.

İsmail Belîğ, hem vefeyatname (Güldeste-i Riyaz-ı İrfan) hem de tezkirecilik (Nuhbet’ü’l-Âsâr) sahasındaki eserlerini kaleme almakla tarihçi, özellikle edebiyat tarihçisi olarak büyük hizmetlerde bulunmuş ve nice kimselerin, büyüklerin unutulmamalarına vesile olmuştur.

Buradan yola çıkarak da diyebiliriz ki: “Büyüklerine hizmet eden, sahip çıkan, hatırlanmalarına vesile olan da elbet büyüktür.”

Şairliğine gelince, divan şiirinin hemen hemen tüm mazmunlarını Belîğ’de de pek âlâ görmek mümkündür. En sık karşımıza çıkan imge ise “gül-bülbül”dür. Ayrıca şiirlerinde peygamber kıssaları ile ilgili motifleri de sıkça görürüz.
Belîğ’in, şairliğini ve şiirlerini hatırda bırakan en önemli iki özelliği vardır: Latifeciliği ve Mûsıkîşinaslığı…

Bursalı olan şairimiz, Şehreküstü Mahallesi’nde bulunan imarethanenin vâkıfı Pars Bey’in evini görmüş ve çok beğenmiştir. Evinin duvarına yazdığı şu dört mısra da onun şakacı, esprili ve mizâhî yönünün ispatıdır:

Cenneti görmek isteyen âdem
Gelip işbu makamı seyretsin
Kim ki etmezse görmeğe rağbet
Mâni’ olman cehenneme gitsin

Yine bir ispat niteliğindeki hikâye anlatılmalıdır. Kendisi ile aynı yıllarda yaşamaış kaba ve sert yaratılışlı iki kişi vardı. Biri Ayı Pîrî, diğeri Settarîoğlu diye tanınırlardı. Ayı Pîrî yaşlı ve şişman, Settarîoğlu ise kara yağız ve ince idi. Bir gün ikisi arasında olan kavga dolayısıyla şu dörtlükler söyledi Belîğ:

İbni Settarî ile Ayı Pîri
Arbede eyler iken bîgâne
Görüp erbab-ı dilin dedi biri
Ayıyı oynatıyor çengâne

Belîğ’den bahseden bazı eserlerde onun mûsıkî ile ilgilendiği ve hatta ser-zâkiran olduğu kayıtlıdır. Şair ve yazarımız Belîğ Efendi 50 yıl da imamlık yapmıştır. Muhtemelen hafızdır. Tekke ve tarikatlarla yakın ilişki içerisinde olmuş ve dolayısıyla tekke mûsıkîsiyle yakından ilgilenmiş ve dahi ser-zâkiranlık yapmıştır. Mûsıkîye olan bu âşinalığı edebî kişiliğine de tesir etmiştir.

Belîğ, her şeyden önce unutulanı hatırlatmaya çalışan bir büyük sanatçıdır. Madde ve maddeciliğin arşa kadar yükseltildiği; mânâ ve uluhiyetin bir incir çekirdeğine sıkıştırıldığı bu çağda onun hizmetleri daha bir önem kazanıyor. Bu nedenledir ki Belîğ, ilimler tarihine, edebiyat tarihimize, hüsn-ü zevkimize, ve Türk kültür tarihimize hizmet etmiş bir büyüğümüzdür.

İçinde bulunduğumuz mübarek günlerin teşvikiyle Bursalı İsmail Belîğ Efendi’nin bu muhteşem naatını aktararak yazıma son vermek istiyorum:

Ruhun şevkiyle sad çâk oldu her gül yâ Rasûlallah.   Dil-i zârum aceb mi olsa bülbül yâ Rasûlallah

Ne hoşdur eylese nezzâre-i lutfunla mahşerde
Ruh-ı cürmi hicâb-ı afv-ı gül gül yâ Rasûlallah

Meger deryûze-i bû eylemişdür hâk-i pâyinden
Ki itmiş kesb-i nükhet böyle sünbül yâ Rasûlallah

Giribânım halâs itse ne var dest-i keşâkeşden
İdenler dâmen-i lutfun tevessül yâ Rasûlallah

Şefaat kıl Belîğ-i nâtüvânı görme şâyeste
Azâb-ı dûzaha itmez tahammül yâ Rasûlallah