Benim Dünyam

Benim Dünyam

Nihad Sâmi Banarlı

Sabun kokusunu yahut sabundaki hafif ve güzel kokuyu sever misiniz?
Sanırım çok insana bu koku, doğrudan doğruya temizliğin kokusu, onun tüten buğusu imiş gibi, hoş gelir.

Ben, bir sabun fabrikatörü olsam ve Türkiye’de iyi ve güzel kokulu bir sabun yapmayı düşünsem; bu sabunun adını Guta yâhut Küra koymaz; Kekik yâhut Köpük koyardım.
Evlerimize, çamaşırlarımıza yalnız koku olarak değil, isim olarak da vatan topraklarından, vatan sularından yükselen bir ses dolsun isterdim. Üstelik, bu sabunu, çabucak erimeyen, sağlam, dayanıklı, bol köpüklü, tam bir Türk sabunu hâlinde yapmayı düşünürdüm.
Sabun, Lâtince sapo ve Fransızca savon kelimesinden Türkçeleşmiş bir sözdür. Fakat ben sapo sesinde asla duymadığım temizliği, iç açıcı, ferah kokuyu, sabun’un daha telâffuzunda duymaya, koklamaya başlarım. Bu kokuyu ve bu sesi savon’da da bulamam. Savon, bana fazla alafıranga gelir: Onda, kirlerini aşın kokularla örtbas etmek isteyenlerin geniz yakıcı parfüm’lerini duyarım.
Türk Halk zevki bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona öyle sihirli bir ses, öyle âhenk verir ki kelime, ifâde ettiği mânânın âdeta notası, mûsikîsi olur; bâzan rengi, kokusu ve buğusu olur. Sabun ve sabun köpüğü de böyledir.
Eski Yunan tahayyülü, güzellik tanrıçası Venüs’ü, Tanrı kanıyle deniz köpüğünün birleşmesinden yaratılmış sanıyordu. Bir Akdeniz medeniyeti milleti olan eski Yunan için bu tahayyül güzeldir.
Ya Türkün güzellik sembolü kadın?
Bana öyle gelir ki bizim güzel’imizde yalnız Türk kanı ve deniz köpüğü değil, onlar ölçüsünde bir râyiha ve bir nûr vardır: Türkün güzellik ve temizlik sembolü kadın, belki de sabun köpüğünden, gün veya ay ışığından ve yayla çiçeği kokusundan yaratılmıştır.
Kokulu sabun, tuvalet sabunu yerine halkın mis sabunu demesi de bir hayli mânâlıdır. Bu isim, Farsça müşk ve Arapça misk sözüyle Lâtince sopo veya Fransızca savon’dan Tûrkçeleşmiştir. Fakat ne müşk’de ne de rnisk’de mis kelimesinin uzun ve devamlı güzel kokusu vardır. Bu devamlılık Türk telâffuzunun mis’in sonundaki uzun se ile sabun’un başındaki kalın sa’yı sihirli bir ahenkle birleştirmesinden doğuyor.
*

Bir kadın çorabı yapacak olsam, adına Sülün yâhut Ceylân veya Elif derdim. Duru veya Nilüfer de diyebilirdim, ilk üç kelime ile tılsımı bozulmamış kadın güzelliğinin zarîf çizgilerini, dördüncü ile, temiz, mat renklerini; beşinci ile, bir vatan ırmağı akar gibi, yürüyüp gidişlerindeki alımlılığı belirtmek isterdim. Kadın giyeceğinde kat’iyyen şu veya bu yabancı kelimeyi kullanmazdım. Vatan kadınlarının eteklerine kelime olarak da bir yabancı söz dolanmasın isterdim. Bu çoraplara Akarsu gibi âhenkli, su veya kıymetli taş isimleri de koyabilirdim. Ancak bunu, kız, erkek, bütün vatan çocuklarına bu vatanın çocuğu olmak ve bu milletin dilini sevmekdeki gururu bir îman gibi tattıracak bir kültür ve terbiye devresinde yapabilirdim. Çünkü böyle hareketlerde üzerlerine titrediğiniz insanlar tarafından anlaşılmamak kadar hayal kırıcı hâdise yoktur.
*
Bir dudak boyası yapsam, adına Al yahut Gül, veya Mercan koyardım. Meselâ Karmen demezdim, diyemezdim. Doğrudan doğruya dudak demeyi tercîh ederdim. Yahut gonca gibi, nar gibi renkli adlar seçerdim. Hatta her dudağa sürülmiyeceğini bilsem, bayrak bile boyama ad olurdu. İsterdim ki onu seven kadınların dudakları bayrak gibi temiz kalsın. Kendi çocuklarından, yakınlarından, kendi erkeklerinden veya gerçekten sevdikleri erkeklerden başkasına değmesin.
Bir tırnak boyası yapacak olsam, adı Kına olurdu. Kına tırnak cilâsı, Kına tırnak boyası gibi sözler bulurdum.
Kına sözünün, Türkçeye Arapça hınnâ’dan geldiğini bilirdim. Fakat benim kına’m o ıhlar gibi söz yanında, hâlis Türkçe’dir: Kına sesinde Anadolu ve Rumeli asırlarının düğün neş’eleri, kına geceleri’nin şevki, rengi ve sesi vardır. Kına, Julie’lerin, Marie’lerin tırnak cilâsı değil, asırlarca Ayşe’lerin, Nazlı’ların, Selvi’lerin, Elif’lerin ellerini süslemiş, bir başka kırmızıdır.
*
Kadınların boynunda inci, mercan dizileri güzeldir. Gerdan kelimesini sevmediğim için gerdanlık sözünden de hoşlanmam. Hele değeri ne olursa olsun kadın boynunda kolye kelimesinin alafıranga tafrasına dayanamam, bu yabancı zenciri, Fikret’in tavk-ı esâret’i gibi, bizden sonraki kültürlere boyun eğmiş başların alâmeti sanırım.
Parmağına yüzük takacağım bir kadın ona alyans dediği gün benden ayrı düşebilirdi. Nişan yüzüğü hatta nikâh yüzüğü kelimelerinin “şan “lı veya mukaddes güzelliğini bu kadar çiy bir firenkçe ile değiştiren kadına elbette bağlanamazdım.
Her millete kendi kadını en güzel gelmelidir. Ben Türk kadınının giyindiği kumaşın da adı Türkçe olsun isterdim. Meselâ krep demez, bürümcük, bürünecek yahut bürün derdim. Arkasından da XIX. asır şâiri Vâsıf’ın:
O gül-endâm bir al şâle bürünsün, yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün, yürüsün
mısralarını söylerdim.

*
Giyinişte ince bir üslûp, kibar bir edâ, sanatlı bir çizgi aradığım zaman bunu bulan duyguma goût veya gusto demez zevk konuşur, tad derdim. Buna hava da, rüzgâr da derdim: Elbisenizin çizgileri çok zevkli, dikilişi çok havalı; bu duruş, bu dökülüşte bir başka rüzgâr var, dediğim zaman ince ve zekî Türk kadını benim mecazlarla bir sanatın zevk ve zafer dilinden konuştuğumu elbette çok iyi anlardı.

Bu giyeceklerde manto demek, rob, roba, demek, tayyör demek de istemezdim. Bu arada dökar, turvakar gibi firenkçe sözlerin dilimize musallat olmasını iyi karşılamazdım. Belki İtalyanca roba sözünün Türk halk ağzında bü-ründüğü urba kelimesinde yerli ve masum bir telâffuz güzelliği bulur, fakat yine de üstümüze giyeceğimiz şeyler için Türkçe sözler arardım.
Ancak bunun için geysi veya giysi sözünü diriltmezdim. Bilirdim ki bu sözler eğer güzel olsaydı bizim zevkli atalarımız onları bırakmaz, yerlerine başka sözler almaz ve bulmazlardı.

İnsanın üzerinden düşüyor, dökülüyormuş gibi tuhaf bir ses veren bu sözler yerine halkımızın giyecek ve hamamlarda kurulanmak için silecek gibi tâbirler kullandığına dikkat ederdim. Tek kelime bulamazsam, baş örtüsü gibi, iki kelimenin izdivacından doğan, yeni fakat mutlaka zevkli ve rüzgârlı kelimeler bulurdum.
Hele iç çamaşırlarımıza âit isimler mutlaka Türkçe olsun, yahut Farsça çâmeşûy sözünden yarattığımız çamaşır gibi millî bir ses taşısın isterdim.
Sonra başımı önüme eğer, üstümüze giydiklerimizi daha derin düşünürdüm. Kadın veya erkek giyimine âit çeşitli eşyâmızın yüzde doksan firenkçe oluşuna, hele bizim eski çağlardan beri büyük milleti olduğumuz Şark medeniyeti’nden koparak kötü bir Batı medeniyeti taklitçiliği içinde, kılığımızın kıyâfetimizin isimlerini bile başkalarından alacak hâle gelişlerimize bir hayli üzülürdüm.
Arada bir gecelik gibi kelimelerin rüzgârı, içimi okşarsa da bunu yeter göremezdim. Kadınlarımızın eteklerine yabancı bir kelimenin dolanmaması da şüphesiz bana ferahlık verirdi. Bir de gömlek sözü vardı ki Yâkub Peygamber’in kâmis-i Yûsuf un kokusunu duyduğu zamandaki sevincine benzer bir hisle benim ruhumu okşardı.
Fakat şu son yıllarda şehir kızlarımızın giydiği kaba, iri makine dikişli, soluk renkli, dar Amerikan pantolonlarının zevksizliği yanında yörük kızı Ayşe’nin hâlâ çok güzel ve çok millî bir hava ile dalgalanan zarîf şalvar’ını ondan da, yâni gömlek’ten de cana yakın bulurdum.
*
İnsanlar vardır ki dünyaları, böyle, hep kelimelerle örülmüştür. Onlar, kelimelerle duyar, kelimelerle düşünür; kelimeleri birer mücevher dizisi gibi, her kıymetin üstünde hissederler.
Ben de onlardan biriyim.
Çünkü kelimeler, birtakım boş sözler değildir. Şunun, bunun uydurmasıyle piyasaya sürülen sahte boncuklar da değildir.
Kelimeler asırların ve asırlarca o kelimeleri konuşan, onlarla duyan, düşünenlerin; onlarla seven ve sevilenlerin yaratıp güzelleştirdiği, beğenip Türkçeleştirdiği, canlı, ruhlu ve mûsıkîli varlıklardır.

Cemşîd eli dökmüşse nasıl cama sabûhu 
Mânâyı odur lâfza koyan, maddeye ruhu

diyen şâirin çok doğru söylediği gibi, kelimeler, içlerine uçsuz bucaksız zaman sanatkârının doldurduğu zengin ve renkli mânâ şaraplariyle tesirli değerler ve asırların biriktirdiği aziz ve tılsımlı mücevherlerdir.

(Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları 2. baskı, sayfa:61-66.)