Bestekâr ve hânende Mehmet Kemiksiz: “Satırlarda yazanı, şairi anlamadan bilemezsiniz”

Bestekâr ve hânende Mehmet Kemiksiz: “Satırlarda yazanı, şairi anlamadan bilemezsiniz”

İstidadı ile yol alıyor insan. Güzel sözler, güzel sesler umut veriyor. Modern zamanların koşuşturması içinde mûsıkî ile huzur buluyor, dinleniyoruz. Beste, güfte yazarı ve hanende Mehmet Kemiksiz ile mûsıkî üzerine buluştuk. İlk bestesinden “Âkif İklimi” projesine değin çalışmalarına dair konuştuk.

 

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

 

Sizin için mûsıkî ne ifade ediyor?

Hz. Âdem’in yaradılışından bugüne kadar müzik vardı ancak insanoğlu için ne ifade ediyordu? Büyüklerimiz, “İlm-i Şerif-i Mûsıkî” tanımını yapıyor. Bu tabir hayata, sanata ve insana nasıl bakmamız gerektiğinin ölçülerini veriyor. Bir medeniyetin inşasına bakıldığında, fetih ve ardından yerleşik hayat karşımıza çıkıyor. Osmanlı Devleti’nde de böyle olmuş. Mûsıkînin bizi ilgilendiren kısmı, insanı dönüştüren kısmıdır. İskân ve sosyal ihtiyaçların karşılanmasından sonra oluşmuş bir akımdır mûsıkî. Itrî’nin yaşadığı döneme baktığımızda ne görüyoruz? Osmanlı Devleti, tekamülünü pekiştirmiş. Tamamlanmışlık anlayışı, muhkem bir mûsıkîyi getirmiş. Onun için beş, altı ses aralığındaki “Tekbir”i tasarlayarak bir buçuk milyarlık İslam âleminin bayram sabahına giriyor.

O halde, mûsıkî kendimizi tanımlayıp birikimlerimizi yorumlayabildiğimiz aşamada bize yön veriyor, bize zevk veriyor… İlahi, dünyevi, mecazi aşka sevk eden bir güç. Popülarite için kullanmak istiyorsanız, büyük yığınları toplayabilirsiniz onunla. Nitekim bugün popüler müziğin geldiği nokta burasıdır. Toplum inşasında kullanmak istediğiniz bir harç ise o zaman emek vermelisiniz. Toplumun geneline ancak böyle nüfuz edebilirsiniz. Sanatın çıkmazlarından bir tanesi de doygunluk sonrası dönemlerin halktan kopmasıdır. Halkı dönüştürmüyor, halkın elinden tutup bir adım ileriye götürmüyor. Onun için inkıraz dönemi başlıyor zaten.

Bugünkü şartlar için ne diyebilirsiniz?

Popüler kültürde insanları sürükleyen, insanları cezbeden ya da bu algının verildiği bir dönemde yaşıyoruz. Popüler kültür hızlı bir şekilde nüfuz ediyor ama bunun yanında geleneksel kültür algısını topluma aktarma imkânlarımız zayıf. Arkamızda popüler kültürde olduğu gibi medya desteği yok. Sanat ancak devlet tarafından desteklendiği takdirde dönüştürücü bir güç olabilir. Sanatçı kendi başına, dağın başında, eser üretip söylediğinde ondan kimse etkilenmez. Zaten dağ başında sanat üretilmez. İnşa edilmiş şehirlerin fiziki yapıları; yolu, camiisi, tekkesi, kilisesi,  havrası, mezarlığı… Yaşayan insanlar arasındaki diyalogların şekli; insanların özledikleri, âşık oldukları, firakları, vuslatları… Bunların rahat bir şekilde yaşandığı ortamda sanat konuşulabilir. Sanatın beslendiği kaynak olmayınca sanat üretmenin manası olmaz.

Bu durum sizi nasıl etkiliyor?

Elbette dinlediğim bir sesten, algılayabildiğim bir eserden etkileniyorum. Her şeyden evvel, mûsıkîden haz alıyorum bir kere. Haz aldığım için gönlüm beni buraya, bu yöne doğru sürükledi adeta. Geldiğimiz nokta bu. Okudukça, yazdıkça, gördükçe daha çok ağırlığı altında ezildiğim; her gün daha çok şey yapmam gerektiği konusunda kendimi cendereye soktuğum bir âlemin içine girmiş oldum.

Mûsıkî şerefli bir ilimdir. Hatta ilimler içinde en şereflisidir. Bir toplumda gerekli şartlar oluşmadan edebiyat, resim, müzik kültürü ve sanatın diğer kolları gelişmez ancak toplum içinde bozulma başladığı zaman, ilk önce müzikten başlar bozulma. Bu kültürü kaybettiğiniz zaman, toplum hızlıca bozulur. Popülizmin karşısında dirençli durabildiğim kadar, kendi arka bahçemi muhafaza edebildiğim kadar bana tesir ediyor mûsıkî.

Bir geleneğe bağlı olmanın ve bu geleneği izleyebilmenin önemini dile getiriyorsunuz.

Kökleri iyi tanımak gerekiyor, köklere iyi yaslanmak gerekiyor. Evet, neticede 21. yüzyılda yaşıyoruz. Buradan kopalım, gidelim 16. yüzyıla taşınalım demiyoruz.  Köklerini bilip devam edebilmek gerekiyor.  Evet, benim sırtımı dayadığım bir yer var, bir de istikbal var. Şiirde de böyle, mûsıkîde de böyle… Klasik mûsıkî seven insanların dinlemek istedikleri eserler var, ben de bilakis onlardan haz ediyorum. Onları dinlemeyi seviyorum. Bir de popüler kültürün baskısı altında yaşayanların geleneksel mûsıkî ile güncel nağmeler arasındaki bağlantıyı kuracak eserleri üretebilmemiz gerekiyor.

Mûsıkîye nasıl gönül verdiniz?

Klasik bir anlatımdır bu. Küçük yaşlarımdan itibaren sesimin güzel olduğu tespitiyle “Hadi sen şunu oku!” diye ailede başlayan bir teşvikle başladı. Her şeyi ile yerine oturmuş bir mûsıkî çalışması ise İstanbul’a gelince oldu. Bir okul ile değil ancak mûsıkî nerede yapılıyorsa, o alanları görerek oldu. Ben köy kökenli bir insanım bundan da iftihar ediyorum. Şu tabiri hep söylerim, “Köylü olmak büyük bir şereftir, ancak köylü kalmak değil.” Köyde yaşamak ile medeniyetin kurulduğu bir şehirde yaşamak arasında farklar var. Mesela dini mûsıkînin bazı formalarında; Kur’an, mevlid, ilahiler gibi… Okuyuşlarda farklılıklar var. Lise yıllarıma geldiğimde müteşekkir olduğum bir insan var. 1980’li yıllarda Samsun, Çarşamba’da kaymakamlık yapmış olan rahmetli Günalp Varol liseye geldi ve bize eser meşk etti. Mûsıkî anlamında bana dokunan ilk kişidir. Beni mûsıkîye sevk eden ilk isim olmuştur. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde üç sene geçirdim. Orada bildiğimiz anlamda mûsıkî ile faaliyet yoktu, dini formda eserler çalışabiliyorduk. Sonra yatay geçiş ile Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geldim ve hayat benim için yavaş yavaş mecrasına doğru akmaya başladı. Önce pek çok sanatkârın bulunduğu Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti’ne gittim. Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti, hayatımda bir dönüm noktası oldu diyebilirim.

Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti’ne gitmeye nasıl karar verdiniz? Bu süreç nasıl gelişti?

Üniversiteye giderken, arkadaşlarımın farklı ilgi alanları olduğunu fark ettim. Kimisi ticaretle ilgileniyordu, kimisi seyahatle ilgileniyordu, kimisi dergi çıkarıyordu. Yeteneğimi keşfetmem bir yarışma ile oldu. Üniversitedeyken, ülke genelinde yapılan Kuran’ı Kerim’i güzel okuma yarışmasına katılarak birinci oldum. Fakültede Nuri Özcan’ın korosuna gitmeye başladım. Ardından Hafız İlhan Tok’un ders halkasına katıldım. Hafız İlhan Tok, yönlendirdi beni Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti’ne.  İlhan Hoca ile Kur’an talimi ve mevlid meşk ettik. Cemiyette usul çalıştık. Nazariyat, solfej gibi mûsıkînin altyapısına dair dersler aldım. Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti’ne üç yıl devam ettim. Âmir Ateş ile gelenekli olarak mevlid meşk ettim eski usulde. O bakımdan şanslı insanlardan bir tanesiyim. Rahmetli Kâni Karaca ile sık görüşüyordum. Hem programlarda, hem de sair zamanlarda kendisinin anlattıkları benim için çok kıymetlidir.

Zincirin halkaları gibi her şey birbirine bağlı. Okumak başka, yaşayanı görmek bir başka…

Evet, öyle… Asıl olan insan. Mûsıkî yolculuğu diye konuşmaya başlayıp hayatıma dokunan insanlara geldik. Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti’ne giderken, Emin Ongan’ın talebeleri cemiyette iş başındaydı. Şu anda, daha çok gençler var. Bizzat Emin Ongan’dan eser meşk etmiş hocalar vardı o zaman. Âmir hoca da beste derslerine giriyordu. İlk beste derslerini aldığım yer de orasıdır.

İlk bestenizi nasıl yaptınız?

Osman Hulusi Hazretlerinin “Ey Sevgili Allah’ım ruhum seni saracak/ Ariyetten kafesi toprak olup kalacak” sözlerine yaptığım hicaz makamında beste ile başladı bu süreç. Üniversitede öğrenciyken Osman Hulusi Darendevî Vakfının iftarına davetliydim. Yemek masasına geçtiğimizde, masalarda birer tane divan vardı. Hediye etmişler. “Ey Sevgili Allah’ım”şiirini gördüm, mırıldanmaya başladım,  notaya aldım ancak yetkin değilim. İsmail Hakkı Turabi’ye gittim, “Böyle bir eser var. Okusam, tashih eder misiniz?” dedim. Onunla birlikte çalıştık, düzenledik ve ilk eser o şekilde besteye gelmiş oldu.  Bu divandan 45’in üzerinde esere beste yapmak nasip oldu.

Nelerden ilham alıyorsunuz?

Mûsıkî bilgisi kifayet derecesinde olmalı. Pek çok insan vardır, güzel melodiler üretebilirler ancak melodiler bir sistem haline gelmeyince olmuyor. Beste kelimesinin anlamı, birçok şeyin başını bir araya bağlamak demek. Best kelimesi, bağlamak demek. Deste gibi… Deste aynı hizaya getirmek, beste de uçlarını birbirine bağlamak demek. Bu bağlamda, hem destelemek hem de bestelemek lazım.

Kelime anlamıyla bir düzeni ifade ediyor.

Eski tabir ile “mütenafir” yani birbirinden uzak değil de “mütenasip” olan. Mütenafir yerine Latince’de kakafoni diyorlar biliyorsunuz. Bizdeki söyleme bakar mısınız? Birbirinden haz etmeyen olguları nasıl ifade ediyor… Melodi dağarcığıma etki eden önemli olgu Selçuk Eraydın ile oldu. Yüksek lisans tezim için Selçuk Eraydın’ın evine gidiyordum. Selçuk Hoca, hayatı mutlaka bilinmesi gereken isimlerden. Nahif ve mümtaz bir İstanbul beyefendisiydi tavrıyla duruşuyla. Beyefendiliği ilk sırada geliyordu. Şiir gibi konuşurdu İstanbul Türkçesini. Bunun yanında mert,  sözünün eri bir insandı. Onun için bir tek seviye vardı: “insan seviyesi”. Maalesef erken yaşta, bir kazada rahmetli oldu. Selçuk Hoca’nın çalışmaya başladığımız ilk hafta, “Sana bir hediye vereceğim.” dedi. Ben de her evine gittiğimde, kitaplığa bakıyorum, “Acaba Hoca bana ne verecek?” diye. Bunu latife olsun diye söylüyorum… Son dersimizde elinde büyük bir çanta ile geldi.

Ne vardı çantada?

Rahmetli Bekir Sıtkı Sezgin’in radyo neşriyatının kırk sekiz adet kaseti vardı. “Bunlar sana çok lazım olacak. Bunları dinle olur mu?” dedi. “İçinde kırık dökükleri var. Yeniden tamir edip bana getireceksin.” dedi. Eve geldim, bir çanta dolusu kaset, daha öğrenciyim. O kadar parayı nereden bulup da yaptıracağım? Hepsini yenilemek ciddi bir meblağ tutuyor. Kasetlerin bazısı kırıktı.  Bir arkadaşına vermiş,  o da taksiciymiş. Gece gündüz dinleyince, kasetlerin kimisi bozulmuş, kimisi kırılmış. O sene öğretmen olarak göreve başladım. İlk görev yerim de Beykoz’du. Bir walkman ile kasetleri dinlemeye başladım. Kimisinde sözler hiç anlaşılmıyor ancak yılmadım. Sözleri anlamasam da lezzet aldım. Bu kasetleri adeta ezber edercesine dinledim. Onların bana ne kattığını ise yıllar sonra fark ettim. Mehmet Güntekin’in fasıl topluluğu vardı, beni de gazel okumam için çağırıyorlardı. Hepsi profesyonel isimler, ellerine notayı alıp okumaya başlıyorlar. Başlangıçta öylece kalıyorum, sonra bir bakıyorum ki, eseri tanıyorum. Bekir hocanın okumuş olduğu klasik takımlardan okuyorlar.

Demek ki, dinleye dinleye yerleşmiş hafızanıza melodiler.

Evet… “Melodi tamam, sözler de tamam.” deyip fasıla katılıyordum. Bu melodi yığını benim dağarcığıma yerleşmiş. Bir şiire baktığım zaman şiirin beni çekip çekmediği anlayabiliyorum. Konusu, özü, kafiyesi bir sinyal veriyor. Arapçada bir deyim vardır, “Mana şairin karnındadır.” diye. Bir şiire baktığınız zaman söylüyor size, “Ben şuraya gitmek istiyorum? Ben şu seslerle gitmek istiyorum.” diye. “Satırlarda yazanı, şairi anlamadan bilemezsiniz.” derler… Dosyam vardır, bir ses bulduğum şiirleri ona ekliyorum. Şiirlerin notasını yazarım sonra arkadaşlarla toplanır, prova yaparız. On yıldır mutat şekilde böyle devam etti. 714 eser olmuş. Çeşitli formlarda var; şarkı, türkü, saz semaisi, yürük semai, çocuk ilahileri, marşlar, tevşihler ve şuğul gibi.

Besteleriniz arasında saz eserleri de var. Saz eserlerine duyduğunuz ilgiden bahsedebilir misiniz?

Benim saz eserlerine bir merakım var, özel bir ilgim var. Cemiyet yıllarımda, Abdullah Özmaya adlı bir hocam vardı. İlk ud hocamdı. Kendisinden udun perdelerini öğrendim. Daha sonra kısa süreliğine de olsa, farklı hocalarla çalıştım. Bir eseri çözümleyecek kadar çalabiliyorum.  Ud’ta belli bir mesafeye kadar geldim. Ses ile önde olunca, saz fazla ileri gidemiyor ne yazık ki… Son zamanlarda yeniden tanbura merak saldım, tanbura başladım. Saza böyle bir merakım var. Bekir Bey’in eserlerinde, bazı takımlar okunmadan saz eseri olur önden. Bekir Hoca’nın konser kayıtları var. Önce makama ısıtıyor, önden peşrev çalınıyor. Zaten benim de böyle bir arzum var. Saz eserine karşı bir sıcaklığım var. Usta sazendeler de modern tasarımlarla böyle eserler yapıyorlar. Göksel Baktagir ve Yurdal Tokcan severek dinlediğim isimler. Televizyon programı yaptığım dönemde çağırdım, bir araya geldik, konuştuk.

Duyguların dışavurumu diyebiliriz. Sanki söyleyemedikleriniz var içinde…

Saz eseri daha gizemli geliyor bana. Edebiyatı seven bir insanım ancak edebiyatçı değilim. Şair değilim. İfade etmek istediğim duyguyu tam olarak doğru kelimelerle aktaramayabilirim. O kelimeler, duygularımın ne kadarını taşıyabilir? Oysa saz eseri böyle değil. Saz eserinin içini istediğiniz gibi doldurun, almıyorum demiyor. Orada bütün duygular sere serpe. İcra edildiğinde, sadece siz biliyorsunuz ne anlattığını. Elbette dinleyende de bir duygu oluşuyor. Herkesin ruh haline göre bir şey var içinde. Benim ruh âlemimden de bambaşka şeyler var içinde. İyi bir dinleyici, sağlam bir dinleyici; sadece kulağıyla değil de gönlüyle dinleyen, aynı duyguyu alıp bir çıkarımda bulunabiliyor. Kendinizi adeta notaların arasına bırakıyorsunuz. Perdesiz bir şekilde aktarıyorum, o da büyük bir rahatlık sağlıyor bana. Saz eserleri kadar çocuk eserlerinin de üzerinde duruyorum.

Çocuk eserlerinin önemi nedir sizin için?

Çocuklarımızın dünya görüşü üç, dört yaşındayken kulağına fısıldanan müzik kodları ile belirleniyor. Çocuk bir animasyon izliyor, altında bir müzik var ancak onun ne dinlediğini bilmiyoruz. Bunun altına bir takım müzikler yerleştiriyorlar. O kareler belki aklında kalmayabilir ama müzik yerleşiyor. Tıpkı camii yakınında evi olan çocuğun beş vakit ezanı dinleyince, segâh makamında okunan akşam ezanını, saba makamında okunan sabah ezanındaki aralıklara yaklaşık olarak biliyorsa, elli yaşına gelince de aynı tınıları kulağında hisseder. Batı Müziği ile Klasik Türk Mûsıkîsi arasında fark var. Batı müziğinde tam kare denilen, iki ses arasındaki ayrım, aralık ile gidiyor. Piyano böyle gidiyor biliyorsunuz. Türk müziğinde ise her perde arasında dokuz aralık var. Bunların her biri farklı makamları, farklı dizileri oluşturuyor. Çocuk seni benimsemiyor, onun için seçileni benimsiyor. Onun için başkalarının tasarladığı hayatı benimsiyor. Bugün gençlerimizle aramızdaki uçurum, birbirimizi anlayamamızın sebebi de bu. Kodlarımız üzerinde bir yönlendirme var. Mesela… Niye Fransız yemek kültürüne, hayat tarzına özenmeye başladık? Bir yönlendirme var. Bunun için çocuk eserlerine önemsiyorum.

Bu konu hakkında neler yapıyorsunuz?

Konserlerimde, “Şimdi çocuk eseri okuyacağım. Lütfen herkes kaydetsin. Çocuklarına da dinletsin.” diyorum. Hz. Fâtıma’ya ait olduğu bilinen sözleri besteledik. Sosyal medyada, “İnne Fi’l Cennâti” adıyla bu ninniyi paylaştı arkadaşlar. Sözün içindeki derinlik, peygamber torunlarına duygusal olarak yakınlığı anlatıyor. Bunun yanında, başka bir gizemi daha açıyor. O eserde üç isim geçiyor: “Ali, Hüseyin, Hasan” diyor. Peki, Ali kim? Bunu söyleyen kadının eşi. “Cennette sütten nehirler vardır, o nehirler Yesrib’den Yemen’e çağlar gelir.” diye çocuk uyuturken çocuğunun kulağına kocasını nakşediyor. Toplumumuzda, modern çekirdek ailelerde bir kadın kocası ile ilgili bir özelliği çocuklarına artık nakşetmiyor.  Bir erkek de karısı ile ilgili bir özelliği çocuklarına nakşetmiyor. “Senin annen şöyle faziletliydi, senin baban şu kadar kıymetli” diye kimse demiyor. Bunlar çocukların zihnindeki önemli kodlar.  Bunu yapmadığınızda o çocuk, babayı saymaz. Bunu yapmadığınızda o çocuk, anneyi saymaz. Bugün geldiğimiz nokta ne yazık ki bu.

“Erenler Meclisi” adıyla her ay bir program düzenliyorsunuz. Bu program hakkında biraz konuşabilir miyiz?

“Erenler Meclisi”,  üç yıldır devam eden bir proje. Biz burada kimleri konuştuk? Yunus Emre Hazretleri, Eşrefoğlu Rumî Hazretleri, Ahmed Kuddusi Hazretleri, Alvarlı Efe Hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Fenayi Cennet Mehmet Efendi, Mehmet Nasuhi Efendi gibi isimleri konuştuk. Neden konuşmaya ihtiyacımız var? İnsanımız bu isimleri ne yazık ki bilmiyor. Bilse ruhunun etkilenmemesi mümkün değil. Allah bizi bu isimlerle bedenen olmasa bile, nutukla da olsa tanışma imkânı verdi. Bizim de bu isimlerle halkımızı tanıştırma görevimiz yok mu? Var… Peki, nasıl tanıştıracağız? Müzisyenim… Müziği köprü yapıp bu isimlerin divanını arzu eden insanlara, bunu talep eden insanlara dilimiz döndüğünce, söylemeye çalışıyoruz.

Bu ay,  Seyyid Nigârî Hazretlerini ele alacağız inşallah. Bir divanı var ancak yalnızca bir eseriyle biliniyor.  “Nice ağlamayam, etmeyem feryad” adlı eseriyle biliniyor. Bir divan söz konusu oysa.  Aynı şekilde Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de bir divanı var ancak bir eseri biliniyor. “Hak şerleri hayr eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Ârif anı seyreyler/ Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler” şiirinden başka bilinen bir çalışması yok. İnşallah önümüzdeki ay da onun divanı için bir program düzenleyeceğiz. Onların divanlarına dokunmak, onların eteklerine dokunmak gibi. O sofra, herkes için farklı bir şey ifade ediyor. Ben bir eseri okurken sadece müzik okumuyorum, o konser için orada “Nutk-ı Şerif” okuyorum. Ne kadar alabilirsem, o kadar aktarmaya çalışıyorum. Herkes o sofradan kendine göre gıdasını alıyor. “Ben yaptım. Ben de çok güzel yaptım.” diye bir iddiam yok, lütfen yanlış anlaşılmasın. İlgilisine, dinleyicisine, susayana gidiyor yapılanlar… Cenab-ı Allah bunların nereden, ne şekilde zuhur edeceğini dair iradesini beyan ettikten sonra bizi bu işlere vesile ediyor.

“Âkif İklimi” projesi üzerine çalışıyorsunuz. Mehmet Âkif Ersoy’un eserleri üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Mehmet Âkif, siyasi tarihimizde önemli bir aktör. Kimileri tarafından İttihat ve Terakki’ye katıldığı için eleştiriliyor. Kimilerine tarafından da Abdülhamid’e muhalefet ettiği için eleştiriliyor. Âkif, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında, Anadolu’yu karış karış gezen ve “İ’lây-ı Kelimetullah” diyerek Allah’ın iradesini, kudretini, salasını bütün insanlara irşad ederek bu vatanın kurtarılması gerektiğini konusunda Anadolu’yu ikna etmiş, ayağa kaldırmış ve cepheye göndermiş bir insandır. Âkif, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne atılmış bir köprüdür. Osmanlı eğitimi almış, bu perçini iyi korumak lazım. Bu bizi geçmişimizle irtibatlandıran bir olgu. Âkif, yaşadığı yokluğa rağmen devletin sunduğu özel imkânlardan kendine geçirmemiş doğru bir adamdır. Teşkilat-ı Mahsusa gibi bir vazifeyle görevlendiriliyor. Ortadoğu’ya ve Hicaz bölgesine gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi istihbarat görevlisi olarak gidiyor. Cebinde istihbaratın ödeneği var, devletin parası istediği gibi kullanabilir. Kaldığı otele Almanya’dan bir dostu geliyor, arkadaşının yediği yemeğin parasını kendi cüzdanından çıkarıp veriyor.

Prensiplere bağlı kalmayı anlatıyor.

Doğru, adaletli bir insan… Âkif, Türkiye Cumhuriyet’i kurulduktan sonra bu idealden sapmalar gördüğü takdirde derhal ülkeyi terk ediyor. “Bu ülkeye, ‘İstiklal Marşı yazan bir şairini astırttı.’ dedirtmeyeceğim!”  diyerek ayrılıyor. Ailesinden, çocuklarından uzak kalıyor. Sonra Abbas Halim Paşa’nın Mısır Apartmanı’nda yokluk içinde vefat ediyor. Belediye’nin atlı arabası ile örtüsüz bir tabutta Beyazıt Meydanı’na getiriliyor. Tesadüfen, İstanbul Üniversitesi öğrencileri teşhis ediyor. Çocuklar, Emin Efendi Lokantası’ndan bayrak alıp tabutu sarıyorlar. Ardından Edirnekapı’da büyük bir toplulukla defnediliyor. O topluluk da takibe alınıyor. Buradan çıkarmamız gereken dersler var. İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılmak istemedi. Ödül istemedi. Marşı yazdığı dönemde, Ankara gibi bir yerde üstünde paltosu yoktu. Çok hazin bir durum bu.

İnsanlığı, sanatının önünde…

Evet… Âkif’i çalışmamızın çok gerekçesi var. Peki, günlük hayatta Âkif’ten okuduğumuz günlük hayata sızan kaç şiir vardır. Üç, bilemedin dört tane. Oysa, Âkif’in dünyası Peygamber Efendimize (s.a.v),  Ehl-i Beyt’e ve vatana duyduğu sevgi ile dolu bur dünya. Şerif Muhiddin Targan ismini duydunuz mu? Peygamber Efendimizin soyundan geliyor. Osmanlı’nın son kutsal mekânlar emiri. Kutsal topraklar işgal edilince, kendisi Amerika’ya gidiyor. Âkif O’na bir şiir yazıyor. “Yanık bağrında, yıllardır, kanar mızrâbının yâdı/ Gel ey bîçâre Şark’ın, Şark’a küsmüş evlâdı.” Besteledim bu eseri, uzunca bir şiir. Besteleri var, iyi bir udi. Derdi olan bir insan, bize ait ne varsa Âkif’in derdi olmuş. Neyzen Tevfik ile olan arkadaşlıklarında, Neyzen’in sarhoşluğu onun derdi olmuş. Kendi üstünde paltosu yokken, fakirin sıkıntısı onun derdi olmuş.

Biliyorsunuz önce Mülkiye’ye gidiyor, babası vefat edince ailesinin ekonomik sıkıntılarını tez gidermek adına Baytar Mektebi’ne geçiyor.  Fatih’ten İncirli tarafındaki mektebe yürüyerek gidip geliyor. Yokluk ve sefaletle geçmiş hayatı. Bu yüzden çalıştık Âkif’i. Hamaset dolu sözler söylenir ancak yedi Safahat kitabından hangisinde ne var bilmiyoruz. Okumuyoruz Âkif’i. “Asım’ın Nesli” deyip duruyoruz ancak “Asım’ın Nesli nedir?” Bilmiyoruz. Mücessem bir varlık olarak biliyoruz Asım’ı. Bir medeniyet tasavvurunun imgesi olduğunu bilmiyoruz. Âkif için yapılan kaç beste var? Bir elin parmaklarını geçmez.  Şerif İçli’nin “Ezelden Âşinanım Ben”, Âmir hocanın “Gökkubenin Altında” diye besteleri var. Birkaç bestekârın daha eserleri var.

“Ezelden Âşinanım Ben” adlı güftesi nasıl derinden etkiliyor…

Diğerlerini bilmiyoruz ki… Bilsek, belki onlar da etkileyecek? On yıldır Âkif üzerine çalışıyorum. Elimden düşürmediğim bir “Safahat” kitabım var. Görseniz, kitabın halinden anlarsınız nasıl çalıştığımı. Her tarafı notlarla dolu bir kitap… Kitabı alırım, oradan bir şiir okurum. Konuşur gibi yazmış. Beyit beyit anlatıyor ancak siz onu şarkı yapamazsınız. Şarkı iki beyit, dört beyit ya da altı beyit ile olur. Yüzlerce beyit ile olmaz ki. Hülasaya gelecek olursak, Safahat’tan 36 tane beste çıktı. İlahi, marş ve ağırlıklı olarak da şarkılarla.

Albüme bir de şiir kitabı ekledik. Şöyle ki, her şiire yapılan ithaflar var. Birine ithaf etmiş ve neden ithaf ettiğini de yazmış. Bunları bulup tek tek yazdık. Milli Mücadele Dönemi ile ilgili türküleri ve ağıtları da derledik. Bir CD ağıtlardan, Üç CD “Safahat” kitabından oldu. Bunun yanı sıra Âkif, mûsıkîşinas bir insan. Ney üflüyor ve meşk ediyor. Âkif’in meşk ettiği eserleri de araştırmaya başladık. Böylece beş CD’den ve yetmiş eserden oluşan bir çalışma oldu. Nasip olursa önümüzdeki ay elimizde olacak. Kültür Bakanlığı ile görüştük. Bu kanal ile çıkacak inşallah.

Beş CD’den, yetmiş eserden bahsettiniz. Ciddi bir rakam değil mi?

Daha önce, yine beş CD olarak hazırladığımız “Ramazaniyyeler ve Ezan Vakti” adlı bir çalışmamız oldu. Bu çalışmada da sadece Ramazaniyye eserleri var. İki sene önce Diyanet Vakfı ile yapmıştık, Ramazan kültürü ile ilgili unuttuğumuz değerlere dair. Böyle bir “Ramazan-ı Şerif Külliyatı” oluştu. İlk on gününe “Merhaba”, orta on gününe “Rahmet ve Bereket” ve son on gününe “Elveda ve Af” diyen ilahiler. Makamlarla ezanları ele aldığımız bir bölüm de oldu içinde. Ancak bunların güncel hale getirilip sunulması gerekiyor. “2010 Avrupa Kültür Başkenti” temasıyla “İstanbul 2010 Ramazan” başlığıyla dört CD’lik “Enderûn Terâvihi ve Cumhur Müezzinliği” çalışmamız oldu. Otuz Selâhatin Camiisi’nde uygulayarak bir geleneğin yeniden yaşaması için bir adım attık.

Yeni nesil gelenekten giderek uzak düşerken,  gençler ile nasıl bağ kuruyorsunuz?

Gençliğin en çok akın ettiği mecra sosyal medya. Burayı bir şekle sokmak gerekiyor. Peki, siz ne paylaşıyorsunuz sosyal medyada? Bana göre, manevi kültürü en sevecen ve en nahif bir şekilde paylaşıp gençliğin önüne bu güzellikleri serpiştirmeye çalışmak gerek. Sevgi ve şefkat ile yaklaşmak gerek diye düşünüyorum. Önlerine seçenekleri sunup tercihi onlara bırakacağız. Hiç emek vermeden, “Bu çocuk, bizim ailenin kültürünü almadı!” deme hakkınız yok. Çocuk demez mi, “Sen bana ne öğrettin ki?” Akşamları eve geldin, yemeğini yedin, televizyonun karşısına geçtin. Peki, sonra? Baba olduktan sonra gördüm ki, eğer emek verirseniz yaptıklarınızın tesiri oluyor. Yeter ki siz seçenek sunun. Çocuk lezzetini aldığı yere giriyor. Hayatın hızı içinde hemen cevap alamayabilirsiniz. Çevresinde popüler bir baskı var. Sırtını sıvazlayarak, başını okşayarak, elini tutarak ne verebilirsiniz? Ne duyurabilirsiniz? Ne tattırabilirsiniz? O lezzet, hayat boyu onun dimağından gitmez. Çocuk hep onun peşinden koşar.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.