Bilinmeze doğru bir yol hikâyesi “Göç”

Bilinmeze doğru bir yol hikâyesi “Göç”

Yürüyorum. Sertçe esen rüzgârla akıp giden gri bulutlar, bir görünüp bir kaybolan güneş, arada serpiştiren yağmur damlaları… Hava kararsız. Çimenlerin üzerinde belirivermiş papatyaları selamlayarak geçiyor, göletteki yeşil başlı ördeklerle simidimi paylaşıyorum. Şehrin merkezindeki bu parkta, ağaçları, gölü, yamaçlara tırmanan evleriyle güzelim Bursa manzarasını seyreylemek ruhumu dinlendiriyor. Aslında kuşlar ve çiçekler ile hasbihâl etmek için değil, uzun zamandır arzuladığım bir ziyareti gerçekleştirmek için buradayım.

Parkın ortasındaki kocaman binaya ulaşıp ana girişten sağa dönüyor, danışmadaki arkadaşın yönlendirmesi ile üçüncü kata ulaşıyorum. Loş bir ışıklandırma, upuzun bir koridor ile giriş… İnsana dar bir geçitte sıkıntılar içinde ilerlediği hissi geliyor. İlginç. İki yanda orijinal boyutlarıyla eşya yüklü at arabası ve yollara düşmüş insanlar resmedilmiş. Aralarında yürüyerek ilk galeriye ulaşıyorum. Şehrin geçmişi ile buluşmaya hazırım artık.

Bir muhacir kızı olarak dedemin anlattığı göç hikâyeleri ile büyümüşüm. Büyük dedenin savaş ve esaret anılarını kahramanlık destanı gibi dinlemişim. Göç nedir, gelinen bu bereketli topraklar gelenlere nasıl kucak açmış, hayata nasıl yeniden tutunulmuş bilirim de ondandır bu mekâna ilgi duyuşum.

Ulaştığım galeride bulunduğumuz toprakların ilk sakinlerine dair duvar resimleri, canlandırmalar ve bilgilendirme yazıları var. Kimler gelmiş kimler geçmiş bu diyardan.

“Göç” müzesinde ilk ayak izleri, Şahinkaya Mağarası’nda bulunan  M.Ö. 100.000-40.000 yılları aralığında tarihlenen kalıntılar ile belirlenmiş. Aktopraklık Höyüğündeki kazılarda 8.500 yıl öncesindeki ilk köy toplumunun izine ulaşılmış. Heredot’un belirttiği üzere Uludağ’ın Ege yönünde kurulan “Misya” topraklarında yaşayanlar Anadolu’nun en eski sakinleriymiş. Daha sonra Avrupa’dan göç eden “Bitinyalılar” bu topraklarda yerleşmişler. M.Ö 180’lerde Batı Karadeniz’den İznik’e kadar egemen olan Bitinya krallığı, yeni başkent olarak bulunduğumuz yerdeki Hisar bölgesini seçmiş ve ilk kaleyi inşa etmiş. M.Ö 73 yılından itibaren Romalılara sadık kalan şehirde; çarşı, meclis, hipodrom, arena, tiyatro ve kaplıcalarıyla temel yaşam alanları inşa edilmiş.  M.S. 395’te Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasının ardından; “Tanrılar Yurdu” olarak adlandırılan Uludağ çevresinde yayılan Hristiyanlık ile birlikte inşa edilen kiliseler, manastırlar ve kral kaplıcalarıyla soyluların gözde kenti olmaya devam etmiş.

Duvarları canlandırma resimler ve dönemine ait detaylı bilgilendirmeler ile donatılmış iki galerinin ardından kendimi Osmanlı’nın ilk yıllarında buluyorum.  Bu bölümde neler yok ki? Bursa’nın fethine giden yol, fetihle birlikte Bursa yöresini şenlendiren göçmenler, kültürleri ve yaşam alanları ile Türkmenler, Buhara’dan Bursa’ya; İpek Yolu’ndan Payitahta uzanan göç köprüsü… Yine dönemi anlatan yağlıboya tablolar, gravürler ve hikâyeler ile kaplanmış duvarlar. Hayretle görüyorum ki bu topraklara göç, tarih boyu her yönden devam etmiş. Bizans idaresinde iken  bölgeye yerleşen Karamanlılar, Osmanlı başkenti olduktan sonra Çukurova ve Kafkaslardan göçüp gelen Ermeniler, 14. ve 15. Yüzyılda Osmanlı topraklarına sığınan Yahudiler… Osmanlı’nın ilk dönemlerinde bir kültür koridoru haline gelen İpek Yolu sayesinde Ortadoğu’dan Buhara’dan, İran’dan ve Türkistan’dan gelen sanatçı, ulema ve dervişleri ağırlayan Payitaht Bursa çok kısa bir zaman içinde adeta kültür başkenti haline gelmiş. Bursa’nın fethinden itibaren Osmanlı kültürünün yapı taşları olan Türkistan kökenli mutasavvıflar Geyikli Baba, Abdal Murad, Abdal Musa, Doğlu Baba, Alaca Hırka, Şeyh Mehmed Küşteri, Selahaddin Buhari ile Şeyh Edebali, Molla Fenari gibi isimler Bursa’da yaşamışlar. 14.yüzyıl sonlarından itibaren Emir Sultan, Ali Dede el-Buhari, Baba Zakir, Seyyid Natta, Seyyid Nâsır, Seyyid Usül, Abdal Mehmed, Çerağlı Dede, Davut Dede, Abdüllatif-i Kudsi, Mecnun Dede ve Mehmet Muhiyiddin Efendi (Üftade) gibi kültür ve maneviyat dünyamızda derin etkileri olan zatların da Bursa’da yaşadıkları, adlarına zaviyeler inşa edilip, vakıflar tahsis edildiği de tek tek anlatılıyor. Buhara Dergâhı, Özbekler Dergâhı, Buhara Kalenderhânesi ve Emir Sultan Tekkesi gibi merkezler Türkistan ile Bursa arasındaki sağlam kültür ilişkisinin en önemli temsilcileri olmuş. İpek Yolu üzerinde bulunan Sivas’tan Bursa’ya göçen Sivasiler’in bir mahalle kurduklarını, Tebriz’den gelen mimar ve ustaların da Bursa’da yerleşerek Yeşil Külliye gibi önemli eserlere imza attığını öğreniyorum.

Birkaç adım sonra daha hareketli bir bölmeye giriyor, sağdaki duvarı boydan boya kaplamış “Mohaç Meydan Muharebesi”ni tasvir eden tablonun önünde dakikalarca kalıyorum.  Karşısında Hasan Rıza’nın “Salla Rumeli’ye Geçiş” isimli tablosu çalışılmış. Bu kısım bize Osmanlı’dan Rumeli’ye ilk göçleri sebepleri ve detayları ile anlatıyor. Osmanlı yönetiminin fethettiği Balkan topraklarına Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göç ettirilen halk ile harap memleketler şenlendirilmiş, mamur kılınmış. Bu süreçte imaretler, dergâhlar, tekkeler, bedestenler, dükkânlar, vakıflar tesis edilmiş, köprüler, kervansaraylar, hamamlar, su yolları inşa edilmiş. Balkanlara yerleşen Türkmenlerle birlikte şehirlerde esnaf teşkilatları ve loncalar oluşturulmuş. Böylece Osmanlı düzeninde modern şehirlerin ilk örnekleri ortaya çıkmış.

Bilgilendirme panolarını tek tek okuyarak geçerken, uzaklardan bir kara tren çığlığı duyuyorum. Fısıldaşmalar, lokomotifin ve raylarda hareket eden vagonların uğultusu kulaklarımda adım adım bambaşka bir âleme ulaşıyorum. 93 Harbi ile yollara düşen Balkan göçmenlerini anlatan resimler ve yazılar sol tarafı boydan boya kaplamış. Sağ tarafta ise uzanıp giden bir kara trenin önünde bekleşen insanlar, el sallayanlar, vedalaşanlar, sandıklar, sepetler, bavullar… Dönem kıyafetleri giydirilmiş heykellerin yüzlerinde derin hüzün ve korku… “Savaşların asıl mağdurları evini barkını terk edip göç yoluna evlatlarını bırakanlardır” yazısına takılıyor gözlerim, ürperiyorum. 93 Harbi’nin (1878-1900) ardından Anadolu’ya ulaşarak Hüdavendigâr (Bursa) Vilayeti ’ne gönderilen 162.000 göçmenden 64.000’i Bursa merkez sancağında iskân edilmiş. Böylece nüfusu neredeyse ikiye katlanmış. 1. ve 2. Balkan Savaşları’nda Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’da yaşayan Türklerin durumu en az savaş meydanlarında çarpışan askerlerimiz kadar zormuş. Bu topraklarda yaşayan Türk halkının büyük kısmı, karşılaştıkları zulüm ve olanaksızlıklarla tarlalarını, evlerini ve bütün maddi varlıklarını bırakıp göç etmek zorunda kalmışlar. 1. Dünya Savaşı ile artan göç dalgasında Kosova’dan 20.000,  Piriştine’den 5.000, Arnavutluk’tan 100.000 göçmen Anadolu topraklarına geçmiş. Batı Trakya ve Makedonya’dan gelen 400.000 göçmenin 21.000’i Bursa’yı yeni yurtları kabul etmiş. Cumhuriyet döneminde 1950 yılına kadar süren göçlere 1989-90 yıllarında komünist rejimin baskısından kaçan soydaşlarımız da eklenmiş. Burada sadece rakamlarla ifade edilen insanlardan birkaçını canlandırma olarak karşımda görmek bile sarsılmama yetiyor. Uzun uzun tren yolcularını seyrediyorum. Az ilerideki eski otomobil ve içindeki aile  89 göçmenlerini tasvir ediyor.

Kaybedilmiş topraklarımızın milli hatıraları olan muhacirleri anlatan büyük salonun bir köşesi de mübadele göçmenlerine ayrılmış. Dikenli teller ardına yerleştirilmiş fotoğraflarda kargo gemilerine doldurulan, kağnılarla yollara düşen, bir çadır bezi altında aylar geçiren insanların zor ve hüzünlü yolculukları görülüyor.

Başka bir bölmeye geçerken duyduğum kağnı gıcırtıları, çıngırak ve çocuk sesleri, bekleyen sahnenin habercileri oluyor. Osmanlı-Rus Savaşı ve 93 Harbi sonrasında Kafdağı’ndan Uludağ’ın eteklerine ulaşan göç dalgaları bu salonda detayları ile canlandırılmış. Sol tarafta Kafkas kahramanı Muhammed Emin Paşa ve Bursa’nın sürgün konukları Ahıska Türklerinin göçleri bir bir anlatılmış.  Sağ tarafta kağnıların üzerine yüklenmiş denkleri ve çocuklarıyla göç yolcuları sıralanmış. Onların hikayelerini okudukça dönüp dönüp bir daha bakıyorum.

Tatar Türklerinin Kırım’dan göçü ise deniz yolculuğu ile canlandırılmış. Vapur düdüğü dalga seslerine karışırken merdivenler önünde bekleşen, vedalaşan yolcular, bavullar ve kırık hayatlar gözlerimin önünde işte. Sol tarafta yolcuların hikâyelerini anlatan dev boyutlu yazılı metin panoları ve camlı bölmelerde sergilenen dönem eşyaları, yöresel giysileriyle mankenler, göç sahnelerini daha da canlı kılıyor.

Her devrin yaşayan şehri Bursa’ya göç, sadece sınırlarımızın ötesinde kalmış topraklardan olmamış. Bundan sonrası vatanın dört bir yanından gelip kadim şehri mesken tutanlara dair. Dev boyutlu bir demografik harita üzerinde Bursa’ya iç göç ile yerleşmiş vatandaşlarımızın dağılımı verilmiş. Detayları bırakıp sonuca gelecek olursak 1990-2013 yılları arasında il nüfusu aldığı göçlerle iki katına çıkmış.

Yaklaşık iki saattir içinde bulunduğum şu mekânda anladığım; göçün özünde, insanların kuşaklar boyunca doğdukları, yaşadıkları, öldükleri kısaca kök saldıkları toprakları bırakarak yeni bir yurt edinmek üzere çıktıkları hüzün dolu yolların serüveni var. Toprakların yadigârı vatan hasreti, bilinmezlik dolu yolların çileli öyküleri, yerleşilen yeni yere evim diyebilme çabası, göç. Bir taraftan dilini, kültürünü, yaşam biçimini korumaya çalışırken diğer taraftan kalabalıklar içinde yalnız kalmamak için verilen uğraş. Ocağından koparılmış, yüreği korku ve hasretle dolu göçmen için gittiği yerde özveriyle kucak açan halk ve maddi manevi kaynakları paylaşan devlet en büyük dayanak. Eğer vardığı topraklara yurdum derse, ocağından getirdiği dal filizleniyor, kültür mozaiği içindeki taşlardan bir parça oluyor. Bursa tarih boyunca işte bu hazinelerle kültürünü zenginleştirmiş ve bereketli topraklarının eşsiz nimetlerini memleketim diyenlerle paylaşan bir yurt olmuş.

Gözüm birden göçmen mutfağını anlatan resimlere takılıyor. Neler yok ki? Kafkasların maharet isteyen çeşitleri, Kırım mutfağının dillere destan börekleri, Rumeli’nin ciğeri, köftesi, pilavı, Giritlilerin inanılmaz lezzetli ot yemekleri, Tatarların çiböreği. Ah! Bu fotoğraf bizim Tatar Usta’nın fotoğrafı. Hani şu Tayyare Kültür Merkezi aralığında, küçük bir dost evi sıcaklığındaki Aşkana’nın ustası. Çiböreğin kokusu burnumda tütüyor bir an. Çıkınca gidilecek istikamet belli demek ki.

Kapıya varmadan “Bursa’yı yücelten değerler” başlıklı panoyu okuyor ve bir satırın altını çiziyorum. “Göçün cefası ile yeni bir hayat inşa etmeye çalışan, suyun öte yakasından ve Kafdağı’nın ardından gelenler, kültürleri ile Bursa’nın renklerini oluşturdular.”