Bir Destana Doğru Yol Alan Gezi Yazısı

Bir Destana Doğru Yol Alan Gezi Yazısı

Özden Gülen

Aracımız hızla anayolda ilerliyor. Sabahın ilk saatlerinde tatlı bir serinlik var. Dantel gibi kıyılar, gri yeşil zeytinlikler, yemyeşil dağlar arasından geçip giderken camları aşağıya indiriyor, rüzgârla birlikte içimize dolan mis gibi havayla tepeden tırnağa yenileniyoruz.

Yolumuz Kaz Dağları’ndan geçerken zamanımızın kısıtlı olmasına hayıflandık. İlk fırsatta tekrar gelerek buralarda birkaç gün geçirmek, gizli güzelliklerini keşfetmek ne güzel olur. Tarih boyunca farklı medeniyetlerde söylenen onlarca efsanenin kaynağı bereket fışkıran pınarlarını, dünyanın oksijeni en bol ormanlarını gezip görebilmeyi diliyoruz.

Yarım saat sonra yolumuzun üzerinde yer alan Ezine’de bir mola vermeden edemedik. O leziz Ezine peynirini tatmadan olmazdı. İlçenin içinden geçen ana yolun iki tarafına sıralanmış mandıra ve süthaneleri görünce yavaşladık ve önünde durduğumuz mandırada sadece beyaz peynirlerin en güzelini değil aynı zamanda domates reçelini, zeytin reçelini ve de zeytin çiçeği kolonyasını keşfettik. Harika lezzetler ve nefis bir koku… Bu küçük kasaba dönüşteki uğrak yerimiz olarak hafızamıza kazınıyor.

Ezine’nin çıkışındaki yol tabelasında Çanakkale’ye 47 kilometre kaldığını görünce yürekler kanatlanıyor. Yemyeşil ağaçlarla çevrelenmiş yollarda ilerleyerek Çanakkale’ye yaklaşırken bizi bir tarihin beklediğini biliyoruz elbet. Biliyoruz ama ne kadarını?

Çanakkale bir Anadolu şehri sıcaklığı ile kucakladı bizi. Dar caddelerine trafik sığmaz olmuş meğer. Yol işaretlerini takip ederek vapur iskelesine ulaşmamız umduğumuzdan uzun sürdü. Çok geçmeden yanaşan arabalı vapura geçtik, arabayı gösterilen yere park ettikten sonra üst kata çıktık. Ardında köpükler bırakarak ağır ağır yol alan vapurun güvertesinde Çanakkale Boğazı’nın muhteşem güzelliğini seyretmek tarifsiz bir his. Boğazın insanı bambaşka âlemlere götüren kendine has bir havası var. Bu duygular Çanakkale Savaşı’nı çok dinlemiş ve okumuş olduğumdan mıdır acaba? Hayır! Bu bambaşka bir etki. Eminim Çanakkale hakkında hiç bilgisi olmayan biri de boğaz yolculuğunda benzer hislerle dolar taşar. İki yakasındaki tepeler binlerce yıldır efsanelere ev sahipliği yapıyorlar ne de olsa.

Bütün ihtişamıyla karşı tepeye kazınmış “Dur Yolcu” yazıtı, yaklaştıkça büyüyor büyüyor, bizi kucaklayıp içine çekiyor.  Şiddetle hissediyorum ki, şu ana kadar Gelibolu yarımadası hakkında ne biliyorsam göreceklerime nispeten bir hiç. Evet, burada yatan tarihi, o dünyada bir başka benzeri yaşanmamış Çanakkale Savaşları’nı, bu vatan toprağında yatan yüzbinlerce şehidi biliyorum. Biliyorum da bizi bekleyenlerin sadece denizin iki yanına sıralanmış şehitlikler, müze ve bir anıt sanıyordum; ne gaflet!

Eceabat’a inip sola yönelince kendimizi “Dur Yolcu” yazıtının önünde buluyoruz. Şiirin dağa sadece iki mısraı yazılmış ama yol kenarındaki satıcılardan aldığımız bölge haritasıyla birlikte tamamı da elimize geçiyor:

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu işsiz, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda
İstiklal uğruna, namus yolunda,
Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet’in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek amansız çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

 

Bütün hücrelerimize kadar yayılan titreme ile bir yazıta bakıyoruz, bir denize, bir dağlara taşlara, bir de gönlümüze…

Arabaya dönüp yola koyulduğumuzda daha bir iki dakika gitmeden Kilitbahir Kalesi karşımızda beliriyor. İçindeki müzeyle birlikte bu kale insanı yüzlerce sene geriye götürüyor. 1452’de İstanbul kuşatması esnasında Papalık Donanması’nın Bizans’a yardım etmesini engellemek için Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen bu kale, Çanakkale Deniz Savaşları sırasında aktif olarak kullanılmış. Üç yapraklı yonca formu ve ortasındaki kulesi ile denize doğru top atışına elverişli olarak inşa edilmiş, sur dışı hendekle kuvvetlendirilmiş. Kanuni döneminde ek olarak yaptırılan ikinci avlu ve silindir kule ile kale daha da güçlendirilmiş. Günümüzde “Yaşayan Kale” olarak restore edilen Kilitbahir, dönemindeki kale içi hayatı ziyaretçilerine yaşatmaya devam ediyor. Ayrıca hazırlanan Çanakkale Savaşı’ndan kesitler, mutfağı, silahlığı, komutan odaları, karargâh alanı ile insanı tarihte adım adım yolculuğa çıkarıyor.

Kilitbahir’i ziyaretimizin ardından elimizdeki haritayı inceleyerek kendimize bir gezi planı yapmak istiyoruz. Çok iyi düzenlenmiş bölge haritasında önemli noktalar tek tek işaretlenmiş, şehitlikler açıklamalı hikâyeleriyle birlikte yer almış. O noktadan itibaren her defasında arabaya binişimiz ve inişimiz arası sadece beş dakika sürüyor. Yol boyu düzenlenmiş şehitlikler, siperler bizi beklediğinden durmadan geçemiyoruz.

Şehitlikler orijinal haliyle, nasıl bulunduysa öylece korunmuş, etrafı çevrilmiş hemen yakınlarına da temsili anıt mezarlar yapılmış. Kabristanları tek tek dolaşmak, isimleri taşları okumak, dualar etmek dakikalar sürüyor.

Sırası ile Namazgâh ve Mecidiye tabyalarını ziyaret ettiğimizde farklı bir boyuta geçmiş gibi hissetmeye başlıyoruz. İçine girdiğimiz her bir siperde gülle seslerini duyuyor, etrafımızda koşuşturan, vurulup düşen yiğitleri görüyor gibiyiz.

Bir şehitlikte dua ederken Türkiye’nin kuzeyinden, güneyinden, en doğusundan, batısından belki de her bir kasabasından, Kosova’dan, Beyrut’tan, Kafkaslardan, Hicazdan, Gazze’den gelmiş askerlerin isimlerini gördükçe içimiz coşuyor, coşuyor…

Seyid Onbaşının 215 okka mermiyi kaldırdığı tabyayı ziyaret ediyor, top ve o boyuttaki mermilerden örnekleri hayretler içinde görüyoruz. 18 Mart Deniz Zaferinin, Seyid Onbaşı ile arkadaşlarının, topçu bataryasının komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey ve diğer komutanların hatıratlarını dikkatle okuyoruz.

Havuzlar Şehitliğine uğramadan edemiyoruz. “Vatan için hep beraber şehadete koşalım ki vatan kurtulsun” yazan kitabenin diğer tarafında şehit olan Yüzbaşı Kemal Bey ve on arkadaşının isimleri yazıyor.  Havuzlar bölgesi Çanakkale Savaşları döneminde Nekahathane (Dinlenme merkezi), yaralı bekletme yeri ve hastane olarak kullanılmış.

Soğanlıdere ve Şahindere bölgesinde gerçek Şehit mezarlarının önünde uzun süre duruyor, gönlümüzden kopup gelen dualarımızı gönderiyoruz.

Alçıtepe’de Son Ok Anıtı’nı ve Sargıyeri Şehitliği’ni de ziyaret ederek ağır ağır Şehitler Abidesi’ne yaklaşıyoruz.

Gelibolu yarımadasının en ucundaki 42 metrelik bu dev anıtın yanı başında, 60 bin şehit için yaptırılmış şehitlikte içimizdeki volkan patlıyor. O anda hislerimize ancak Mehmet Akif’in dizeleri tercüman olabilir:

Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı
****.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda
***
Bu duygu ancak bu topraklarda ve bulunduğumuz noktada bu kadar derinden hissedilebilir. Ayağımızın altındaki her karış toprak şehit kanıyla sulanmış, her bir metrekare şehitlerimizle dolu. Hayal bile edemediğimiz derinlikte bir his ve coşku… Büyük abidenin ziyaretçileri ile yakın tanışmış gibi kucaklaşıyor, dertleşiyoruz.

Daha ulaşacağımız ve dinleyeceğimiz o kadar çok hikâye var ki, mecburen yola düşmek vaktidir.

Seddülbahir bölgesindeki İlk Şehitler Anıtı bize İngilizlerin ilk çıkartma yaptığı noktada o günkü kahramanlıkları dillendiriyor.  Seddülbahir Kalesi, Ertuğrul Koyu ve tabyası ziyaretinin ardından dağ, taş, toprak ve deniz Yahya Çavuş ile arkadaşlarının destanını dillendiriyor.

Haziran 2012 yılında ziyarete açılan tanıtım merkezinde Çanakkale Savaşlarının çeşitli safhaları görsel olarak anlatılıyor.  11 bölümden oluşan simülasyon gösterisinde her bölüm yaklaşık 5 dakika sürüyor ve bizi alıp ta o günlerin içine götürüyor.

Aşağıda Mehmetçiğe Saygı Anıtı ve Kırmızısırt tünelleri. Karayörük Deresi Şehitliği, Lone Pine, Lağım Tünel girişleri, Kırmızısırt Siperleri, Bomba Sırtı, Cesaret Tepesi ve Kesikdere Şehitliği’ni tek tek ziyaret ederek ulaştığımız 57. Alay Şehitliği’nde biraz daha uzunca kalıyoruz. Yol boyunca gönlümüzden ve dilimizden Fatihalar ile dualar eksik olmuyor. Zira bu yarımadanın her noktası şehitlik.

Elimizdeki haritadan kah Akif’in Çanakkale Destanı’nı sesli okuyor, kah Çanakkale Türküsü’nü mırıldanıyoruz. Çok güzel düzenlenmiş bir yolu takip ederek Conk Bayırı’na ulaştığımızda, bu bölgede Anafartalar Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Atatürk’ün 25 Nisan 1915 günü kara muharebelerini başlattığı 261 rakımlı tepe, Mehmetçik zafer kitabeleri, Yeni Zelanda anıtı ve Atatürk’ten sonra Anafartalar grup komutanı olan Fevzi Çakmak’ın kardeşi Şehit Üst.Nazif Çakmak’ın mezarının yer aldığını öğreniyoruz.

Tepeye yürüdüğümüzde gerçekten çok stratejik bir noktada olduğumuzu fark ediyoruz. Bir yanda bütün güzelliği ile Çanakkale Boğazı gözlerimizin önünde, öte yanda Saroz körfezi uzanıyor. Yarımadanın en yüksek tepesindeyiz. Aşağılarda Anzak çıkartmasının yapıldığı koylar, ilerde Kanlı Sırt… Çocukluğumuzdan beri Çanakkale’ye dair öğrendiğimiz, dinlediğimiz bütün hikâyeler gözümüzde canlanıyor. Yüz sene öncesinde savaşın yönetildiği bu noktadan ecdadımızın yazdığı destanı seyrediyoruz artık. Kulaklarımızda gülle, top, silah sesleri, Allah Allah nidaları, gemi çığlıkları ve sonsuzluğa yürüyerek vatanı bize emanet bırakan canlar… Seddülbahir, Arıburnu, Morto Koyu, Alçıtepe, Kanlı Sırt, Kabatepe, Kocaçimen ve Anafartalar’da göğüs göğüse yapılan çarpışmalar sonunda yazılan destan “Çanakkale Geçilmez”.  Şiddetle esen rüzgârla birlikte sanki uçup gidivereceğiz. Gönüllerimiz ise çoktan kanatlandı…

İki saatte gezeriz diye başladığımız Gelibolu yolculuğu hiç beklemediğimiz şekilde bambaşka âlemlerde devam eden yüzyıllık yolculuğa eviriliyor. Vakit akşama erişirken uğradığımız köy camisinde namazın ardından şehitlerimiz için Mevlit ve Kur’an-ı Kerim tilaveti olduğunu öğrendiğimizde kalakalıyoruz. Bu nasıl bir tevafuktur?  Duygu seline dönüşen yolculuk ancak böyle taçlanabilirdi.  Dönüşü ertesi güne bırakıp köye misafir olmaya karar veriyoruz. Zaten bu diyardan ayrılıp gitmeye gönlümüz de razı değildi. Artık bir manevi iklimde şehitlerimizle kavuşmak vaktidir.