BİR YILDIZ DAHA KAYDI GÖĞÜMÜZDEN

BİR YILDIZ DAHA KAYDI GÖĞÜMÜZDEN

ŞERİF AYDEMİR

İyi dostlar yıldızlar gibidir, her zaman göremezsin, ama orada olduklarını bilirsin, diye bir söz hatırlıyorum. Sözün sahibini bulamadım, ama belli ki zihnimde derin iz bırakmış. Bu arada nice değerli dostlar, ağabeyler bir yıldız misali göğümüzden kayıp gittiler. Her geçen gün bizi yoksul ve yoksun bıraktılar. Artık onların yerlerinde olmadıklarını biliyoruz ve her birinin acısı ayrı ayrı içimizde pıhtılaşıp kalıyor. Mehmed Niyazi Özdemir’in vefatıyla da yukarıdaki sözün mânâsı bende daha bir çoğaldı ve izi daha derinlere gitti.

Mehmed Niyazi Ağabey’in her sabah yanına koşan, her daim dizi dibine çökenlerden değilim. Ama bu vadide eğleşen biri olarak yıllar içinde bütün yazdıklarının sıkı takipçisi oldum. Nerede konuştuysa gittim, ne yazdıysa okudum. Kültür-sanat mahfillerinde, konferans salonlarında bütün mahcubiyet ve sinikliğime rağmen gene de kendimi onun ılık nefesine yaklaştırdım. Genç insanlara gösterdiği mültefit ve saygılı davranışlarından hisse kapmaya çalıştım. Ezcümle demem o ki, uzak-yakın çevresinden birçok güzel insan gibi ben de onun gizlice muhibbi oldum, ağabey-kardeş hukuku geliştirdim.

İşte tam da bu çerçevede ne söyleyebilirim diye düşünüyorum. Ya da ne söylemeliyim?

Eserlerini, romanlarını, gazete yazılarını çokça anlatanlar olacaktır. Sanatı ve edebi zevkini tahlil edenler çıkacaktır. Doğrusu da bu. Ben ise kendime özel ve küçük bir pencere aralamak istiyorum. Bu itibarla da düşüncelerimi kısa kısa üç ana başlık altında ifade etmeye çalışacağım.

Alicenap Bir Eski Zaman Adamı

Cemil Meriç, “Eflatun’u sokaktaki adamdan ayıran üsluptur.” demişti ya… Mehmed Niyazi Ağabey’i de herkesten ayıran herhâlde üslubuydu.

Bir çocuk soluğu kadar ılık ve yumuşak tavırlıydı. Kalbi barışık, kani, endişesiz… Dünyalık telaşlardan uzaktı. Garipti. Sanki Efendimizin tarif ettiği gariplerdendi. O yüzden gönlü kırıktı, ama gönlü yıkık değildi. Bu toprakların insanına hiç muğber olmamıştı.

Önüne gelenin konuştuğu ortamlarda, susardı. Uzun uzun susuşları olurdu. “Heyecanlı insanlar bilgili, bilgili insanlar heyecanlı olmaz.” der, kimi hadiselere daha çok kalp gözüyle baktığı için edebe bürünürdü.

Mümbit bir muhitten beslenip geldiği hemen belli oluyordu. Çünkü iç dünyasını kuşatan üstün bir idrak ve ruh yüceliğine sahipti.

Nasıl derler, hünkâr düğünü görmüş adamdı.

Usul bilir, adap bilir, sınır bilirdi. Kendi sınırını da çizdi, dünya derdi ile dertlenmeyi kendisine hak saymadı. O yüzden dünyaya alışamadı. O yüzden dünya nöbeti tutmadı, erken gitti.

Bu Toprakların Ruhunu Yakalamış Adam

Bizim aydınımızın, kendi ülkesinde kaybolmak gibi, kendinden uzağa düşmek gibi bir huyu vardır. O ise hep kendisindeydi, şuurluydu, hangi zihniyeti temsil ettiğinin farkındaydı.

“Dünyayı zihniyet kurar; medeniyetlerin, müesseselerin altında o zihniyet yatar, yazılan tarih o zihniyeti yansıtır.” derdi.

Âdeta bize bir zihniyet haritası çıkarmıştı:

Tarih zihniyetle yoğrulur, dolayısıyla tarihçi, yazmayı düşündüğü milletin zihniyetini, nerede nasıl düşüneceğini, hangi sultanda, hangi reaksiyonları göstereceğini iyi bilmelidir. İslamiyet’e, derinliğine vakıf olunmadan kültürümüz analiz edilemez; çünkü kültürümüz onunla yoğruldu. Devlet ise kültürün ortaya çıkardığı bir fenomendir. Bir devleti tanımak için önce onu ortaya çıkaran kültürü bilmek gerekir. Osmanlı her şeyin üstünde Müslümandı, kim ne derse desin Türlüğünü de biliyor ve şuurunu taşıyordu. Osmanlı Tarihi’ni yazmak isteyen tasavvufu, fıkıhı, kelâmıyla İslamiyet’i bilmeli, Türklük şuuruna da sahip olmalıdır.

Mehmet Kaplan Hoca da onun gibi düşünüyordu, aynı tezi savunuyordu. Kur’an bizim medeniyetimizin anahtarıydı, O’nu anlamadan kendimizi anlamak mümkün değildi.

Bir bayram günü Rahim Balcıoğlu’nu ziyarete gitmiştik. Eski dostuydu. Bulunduğumuz odanın içinde ılık ve tatlı bir sohbet bir yandan çoğalıyor, bir yandan eriyip gidiyordu. Mehmed Niyazi Ağabey bildiğimiz o dil zarafetiyle ve narin üslubuyla beş kişiye konuşuyordu, ama beş bin kişi dinliyordu sanki. Gene tarih ve medeniyet ilişkisinden söz ediyordu. Not tutmaya çalışıyordum.

“Bizim asıl meselemiz zihniyet meselesidir” diyordu. Paris’te İbn-i Sina’nın Hipokrat’a ders veren heykeli bulunduğunu söylüyor, ama “bizim tıpçılarımız Hipokrat yemini ediyor da niye İbn-i Sina yemini etmiyorlar, hiç düşündünüz mü?” diye soruyordu.

O sohbette, Prof. Osman Turan’ın 1975 yılında Ergun Göze’ye verdiği bir röportajını da hatırlatmıştı:

“Bu millet tersine yürütülmüştür. Kaynaklarının, ideallerinin, karakterinin tersine… Fakat bunu fark ettiği ve gerçek hüviyetine çark ettiği gün dünya üzerindeki şerefli yerini kısa bir zamanda yeniden alacaktır.”

Mehmed Niyazi Ağabey de, bir gün bu topraklarda lekesiz bir şafağın sökeceğine bütün kalbiyle inanıyor ve bekliyordu. O lekesiz şafağı nasıl da özlüyordu.

2013 yılında Basın Müzesi’nde ESKADER olarak Peyami Safa programı yapmıştık. Konuşmacımız Mehmed Niyazi Ağabey’di. Türkiye’de Peyami Safa’yı ondan daha güzel anlatacak kim vardı ki?

Orada, dinleyicilerden birinin sorusu üzerine şu cevabı vermişti: “Basınınız millî değilse, basın o milletin ayağına dolanan yılan gibidir. Bir basının millî olması için sermayesinin millî olması gerekir.”

Kendisine soru sorulmasından hoşlanırdı. Sanki bütün bir milletin yükünü taşıyordu da cevapladıkça yükü hafifliyordu.

Ben de çok sorardım. Bilhassa tarihi ve siyasi şahsiyetleri… Hiç arafta bırakmazdı, bizi kanaat sahibi yapardı. Diyeceğini der, falanın filanın hatırı için hakikati gizlemezdi.

Alman şairi Rilke bir dostuna yazdığı mektupta “Görmeyi öğreniyorum.” cümlesini kullanır. Bize de Niyazi Ağabey görmeyi öğretti. En çok da geçmişi, hâli ve istikbali bir aynada görebilmeyi… Tarihe bir bütünlük içinde bakıyordu. Tanpınar’ın ifadesiyle, kopmuş zincirin halkalarını birbirine ulumasını biliyordu. Bize, tarihe nereden bakacağımızı öğretti.

Bir defasında, muhafazakârlıktan ne anlamamız gerektiğini sormuştum, uzun uzun anlatmıştı. Sonunu bir siteme bağlamıştı. “Aslında Avrupa muhafazakâr. Biz yaz boz tahtasına döndürmüşüz. Onlar değerlerine sahip çıkıyor, koruyor. Biz ise Meserret Kahvesi’ni, Küllük’ü Marmara Kıraathanesi’ni bile koruyamadık.”

Eski yeni konuşuluyordu. Fikirden, şiirden dile kadar… “Bir şey eski olduğu için atılmaz, hayatın dışında kalmışsa atılır.” dedi. Bu defa hicap duydum soramadım, Mecelle ’de kaide miydi bu? Bir hükümlü cümle bu kadar mı zarif formüle edilebilirdi!

Ziya Nur Aksun’u çok seviyordu. “Ziya Ağabey” der canı giderdi. Bize de sevdirdi. Onun 6 ciltlik Osmanlı Tarihi’ni ezbere bilirdi, bize de okuttu. Türkiye aleyhine içerde dışarda bilhassa Ermeni meselesi ve PKK ile ilgili yayınlarda üzülürdük, hemen Ziya Nur Aksun’dan bir söz getirirdi sofraya, içimiz serinlenirdi. “Büyük rüyaları büyük milletler görür, büyük belâlara büyük milletlerin maruz kaldığı gibi.”

O, düşünce çilesi çeken adamdı. Düşüncesini omuzlayan adamdı.

Bu toprakların ruhunu yakalamıştı.

Yahya Kemal’deki, Mehmed Âkif’teki, Nurettin Topçu’daki duygu birliği, gönül birliği, iman birliği idealinin temsilcisiydi…

Bir Tarih Felsefecisi

Türk Edebiyatı Vakfı’nın 11.6.2014 tarihli Çarşamba sohbetinde, konuşmacı Kadri Akkaya şunları söylemişti:

“Bir toplantıda Nurettin Topçu; “Bizim hukuk ve tarih felsefemiz, felsefecimiz yoktur.” deyince, orada bulunan Mehmed Niyazi Özdemir, kalkıp Almanya’ya tarih ve hukuk tahsili yapmaya gidiyor.”

Bu konuşmayı Mehmed Niyazi Ağabey’e nakletmiştim. Gülümsemişti. Sonra da; “Bir toplumun tarih felsefesi yoksa, bir medeniyet tasavvuru ve bir medeniyet hasreti de yoktur. O takdirde o toplumun ne kendisine, ne dünyaya karşı bir sözü de olamaz.” diyerek sözlerini bitirmişti.

1990’ların başlarında Ötüken Neşriyat’tan İslâm Devlet Felsefesi ve Türk Devlet Felsefesi adlı iki kitap çıkarmıştı. Sekiz-dokuz baskı yaptılar. O kitaplar bugün de değerini koruyor ve mutlaka okunması gerekiyor.

Türk Devlet Felsefesi’nde diyor ki; “Türkler geçmişteki aydınlık günleri, yeni hayatlarına katamıyor, insanının idrak ve vicdanını yüksek seviyeye getiremiyorlarsa bunun çeşitli sebepleri vardır. Ama özellikle yükseliş ve düşüşlerini iyi değerlendirmelidirler. Bu da ancak tarih felsefesiyle olur.”

Peki biz bu tarih felsefesini nasıl kuracağız?

“Efendim, biliyoruz ki, zaman ne kadar geçerse geçsin tarihi olgular değişmez. Mahiyeti itibariyle ölüdür çünkü. Ama algısı değişir. Tarih sürekli yorumlanarak küllerinden arındırılabilir.”

1071’de Malazgirt Meydan Muharebesi yapılmış ve olup bitmiştir. Ne bir gün ileri ne bir gün geri götürülemez.

Şimdi 7 düvel bir araya gelse 1402’deki Ankara Savaşı’na müdahale edemez.

1699’daki Karlofça Antlaşması’nın, 1774’deki Küçük Kaynarca Anlaşması’nın bir tek maddesini değiştiremeyiz. Ama oralara adım adım nasıl sürüklendiğimize başka bir gözle ve anlayışla ve belki kemal-i ibretle bugünden bakabiliriz. Prut Savaşı’nı bugün daha iyi okuyabiliriz. Hegel, “Tarih, insanların ne yaptıklarını bilmek değil, ne düşündüklerini anlamaktır.” der.

Yahya Kemal de olayların zincirine takılıp kalmaz, Türklerin tarih içinde ne düşündüklerini anlamaya çalışır. İstanbul’un fethini anlatabilmek için Hicret’ten 100 sene geriye gider, Haçlı Seferleri’ni kımıldatan sebepleri sorgular.

Yahya Kemal için, tarih kültürünü şiirle gönlümüze taşıyan adam, diyenler olmuştur. Doğrudur. Mehmed Niyazi Özdemir de şiirle değilse, şuurla tarih kültürünü zihnimize taşımıştır. Bizi sürekli tarih düşüncesine ve tarih felsefesine davet etmiştir.

Sözlerimi burada sonlandırmak istiyorum. Ancak söz akıp giderken en başta yazacaklarım en sona düştü. Eskiden “çivisi sağlam” diye bir tabir vardı. Mevlevi dervişinden mülhem sırat-ı müstakim üzere olanlar için kullanılırdı.

Mehmed Niyazi Ağabey çivisi sağlam bir mümindi.

Perdelenmemiş, hastalanmamış, mühürlenmemiş ve taşlaşmamış bir kalbi vardı.

Şairin dediği gibi aşk yaşadı, ömrü ziyan etmedi.

Makamı âli, kabri pür nur olsun.