BİRİ KIŞ, BİRİ YAZ

BİRİ KIŞ, BİRİ YAZ

“Alma mazlûmun âhını, çıkar âheste âheste” demişler. Yalnız, bu mazlûm âhları her zaman âheste-beste çıkmıyor. Hesap bâzen öyle hızlı ve birdenbire görülüveriyor ki, herkes şaşkınlık içinde kalıyor.

O yüzden, âh alıp da sırtında taşıyanlar, uzun vâdelere güvenmesinler. Hiç hesapta olmayan sürprizlerle, borç ödemeye mecbûr tutulabilirler.

“Mazlûm”; adı üzerinde, zulme mâruz kalanlara deniyor. Yâni, zâlimin ferâsetine terk edilmiş çâresizler, “mazlûm toplama kampı”na alınıyor.

Dünyâ ve Türk târîhinden tanıdığımız bir hayli meşhûr mazlûm var. Necib Fâzıl’ın, “Büyük Mazlûmlar” adını taşıyan hacimli eseri, yayınlandığı yıllarda epeyi konuşulmuştu. Sokrat’dan Adnan Menderes’e kadar, nice âşina şahsiyet, o eserde, şiirli bir üslûpla vicdan hevengine diziliyordu.

Bu, târîhe mâl olmuş mazlûmların hepsinin ayrı ve hüzün yüklü hikâyeleri var. Hangisini ele alsanız, boğazınıza hıçkırıklar düğümlenir.

Türk târîhindeki mazlûmlar listesine bakarken, herhangi bir kayırma ve imtiyaz hakkı düşünmeksizin, rastgele kaleme takılan isimler, nice roman cildlerini dolduracak içli tiradlar söyleyecektir. Meselâ; “Pîrî Reis”, gündelik hayâtın basitliğini târîhin akademik yaş kütüğüne çekiç darbeleriyle çakan akıl ve tecessüs kokartımız, coğrafya ve kartoğrafya bilgisi önünde şapka çıkarılan o büyük Türk denizcisi; aslı astarı olmayan iftirâlara nasıl kurban verilmiştir? Îdâm edildiğinde seksen yaşını geçiyor olması, onu dînen de, ahlâken de mazlûm sayılmaktan kurtaramıyor…

“Ahlâk” ile “din” arasında inkâr edilemeyecek bir münâsebet bulunuyor. Fakat ahlâkın varlığını doğrudan dine bağlamak yanlış. Çünkü dinî karakter taşımayan yığınla ahlâk prensibi var.

Ahlâksızlığın karşısında davranış akordu yapan insanoğlu, vücûdunu ve rûhunu, yanlış addettiği fiillerden korumak için, son derece muhkem bir kale örmüş. İşte “ahlâk” dediğimiz tavırlar listesi, böyle bir tedâfüî aksülâmel netîcesinde teşekkül etmiş.

Din ise, insan güç ve kudretinin yetişemediği bir kaynaktan, beşer aczine tutulmuş ışık demeti. Bu yüzden, insan mârifetiyle konulmuş ahlâkî normların bir bölümü, dine ters düşmüştür.

San’atın şahsî hüviyetine ırkî, kabilevî ve âilevî damgalarla ahlâk ilâveleri yapan cemiyet; dinin Cihânşümûl dâvetine itiraz edecek tâkati kendinde bulamadı.

Tek bir ahlâk manzûmesinden söz edilemez. Ne kadar mütecânis cemiyet var ise, o kadar ahlâk tarzı vücûda gelmiş. Ayrıca, her dinin kendi lâboratuvarından çıkma, orijinal ahlâk kalıpları, insanın önüne konmuş.

Din, ahlâk, san’at ve ilim, âdemoğlunun başıboş kalmaması için kâfi miktarda malzemeyi raflarına, dolaplarına istif etmişler. Hâ, “Bütün bunlara aldırmayıp, yine de ipini koparanlar ne olacak?” diyorsanız, “ahlâksızlık” işte o noktada başlıyor. Onlar da olmasaydı, bütün Dünyâ ahlâk üzre buluşurdu. O zaman da, elimizde ayırt edici ölçü kalmazdı. Aman, ölçüsüz ve hesapsız bırakılmayalım… Çünkü yanlış hesâbın döneceği sağlam Bağdad da kalmadı.

Fâtih Sultan Mehmed, Türkiye’ye bizzat davet ederek getirttiği İtalyan ressam Bellini ile dolaşırken, yanlarına bir derviş gelir. Derviş, uzun ve parlak cümlelerle Pâdişâh’ı medhetmeye başlayınca, Yeni Çağ’ın Efendisi, münâsip gördüğü sadakayı vererek onu yanlarından uzaklaştırır. Bellini, bütün tâcdârların hoşlandığı medih sözlerini, niçin iyi karşılamadığını sorduğunda, Fâtih, şu cevâbı verir:

“– Akılsız kimselerin yaptığı medihler, akıllı adamların zarar hânesine yazılır!”     Tabiî ki, bütün kasîde-gûları aynı kefeye koyamayız. Meddahların da, bulunduğu noktayı hak edenleri var.

Osmanlı Hânedânı’nın bahtsız mensuplarından Sultan Osman Hân-ı Sânî’ye, nâm-ı diğer Genç Osman’a hitâben:

“Âferîn ey rûzıgârın şehsüvâr-ı safderi!

Arşa as şimdengerû, tîg-i Süreyya-cevheri!”      

Diyen Nef’î, “Sultan” bile olsa, hiç kimseyi kendi kâbına eş tutmuyordu. Pâdişâh’a “Âferîn!” demek için, Nef’î fıtratı lâzım… O büyük şâirin, dili belâsına canından oluşu ile “sâhibinin sesi” basamağında çakılı kalan zavallıları nasıl yan yana koyarsınız?… Biri kış, biri yaz…