Bizde eleştiri neden yok?

Bizde eleştiri neden yok?

Schopenhauer, dilimize “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adıyla çevrilen eserinde, insanın neden eleştiremediği,  otoriteye neden boyun eğdiği ve fikirlerini beyandan niçin kaçındığına dair şu cümlelere yer verir:

“Cehalet ancak zenginlikle bir arada bulunduğu zaman soysuzlaştırıcıdır. Sefalet ve ihtiyaç, yoksul insanı sınırlar; onun işi yahut uğraşı bilgisinin yerini alır ve düşüncelerini işgal eder.” (s. 61)

Beni bu satırlarda, cehaletin zenginlik ya da makam-mevki ile buluşarak soysuzlaştırdığı insanlar değil, sefalet ve yoksulluğun mûti, çaresiz, suskun, mahkûm ve mecbur kıldığı insanlar ilgilendiriyor. Gerçekten de öyledir; insanı susturan, itaate zorlayan ve düşünmekten uzaklaştıran başlıca etkenlerden biri, sefalet ve ihtiyaçtır… Yoksulluk, sadece ihtiyaçlarının ve maişetinin peşinde koşan, düşünmek ve eleştirmekten uzak duran “uslu ve uysal bende”lere dönüştürür insanı!..

Schopenhauer’in cümleleri, bana “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün zavallı Hayri İrdal’ını hatırlattı!.. Çünkü o da “ihtiyaç ve mahrumiyet”lerin bağladığı, mûti, suskun, mahkûm ve mecbur bir insandı. Bazı yönleriyle Anadolu’daki Müslüman halka benzer. Onlar gibi, Şark’ın insanı uyuşturan rüya âleminde, meselâ mahalle kahvesinde, “esâfil-i Şark”ın, “şişçiler”in arasında ya da Seyit Lütfullah’ın hurafeler mektebinde, dünyadaki ilerlemelerden bihaber, işsiz-güçsüz, avare dolaşıp durur…  Ancak Birinci Dünya Savaşı bitip, cepheden bitkin bir hâlde döndüğünde ayağı yere basar ve acı gerçeklerle yüz yüze gelir! İlk bölümün sonunda söylediği şu sözler, tüm Müslüman-Şark’ın hâlini tasvir eder:

“Beni bu acayip dünyadan, yorgunluğunu bir türlü anlayamadığım bu kargaşalıktan Birinci Dünya Harbi kurtardı. Onunla sanki ilk defa ayağım toprağa bastı. Fakat çok geç kaldığımı hissediyordum.” (SAE, 1961, s. 76)

***

Ama sonra, devletlü Halit Ayarcı’nın sihirli eli, fakir İrdal’ın omuzlarına dokunup, bakışı da gözlerine değince ve kendisine münasip bir “makam” bahşedilince, sefaletten kurtulur kahramanımız. Başlarda Ayarcı’ya bazı konularda, -örneğin Ahmet Zamani diye bir şahsın yaşamadığını, dolayısıyla hakkında bir kitap yazamayacağını söyleyip- safça itiraz edecek olursa da, daha sonra “uslu ve uysal bir bende”ye dönüşür; yalana ayak uydurur… Çünkü devlet, Yahya Kemal’in de tespit ettiği üzere “uslu ve uysal bende”ler ister… Bunu, zamanla kavramıştır İrdal. Ve sonunda o itirazsızlığın, yutkunmaların ve boyun eğişin arkasındaki gerçeği itiraf eder. Kendi kendine der ki:

“Halit Ayarcı’yı tanımadan evvel hayatın ne idi? Şimdi nesin? Düşün Edirnekapı’daki evi, her gün kapını yoklayan yahut yolunu kesen alacaklıları, bir dilim ekmeğin peşindeki çırpınışlarını (…) Sonra bugünkü rahat ve saadetini düşün.” (s. 13-14)

Evet, maalesef Schopenhauer’in söyledikleri doğru! Mahrumiyet, insanı –tıpkı İrdal gibi- bir “yalan”a, güce tâbi kılıyor.

***

Kafamdaki asıl soru şuydu: Müslümanlarda –geçmişte var olan-  eleştiri ve itiraz kültürü şimdi neden yok?.. Ki Cemil Meriç, ulema için “Hata eden hükümdarı ikaz etmek, onun vazifesiydi.” der. Siyaset bir yana, sanatta “Müslüman camia”nın en zayıf yönü “eleştiri”dir. Oysa eleştiri, bir terazidir,  ilim ve sanatın gelişmesine önemli katkılar sunar!..

Bizde eleştiri neden yok diye sormuştum ya! Cevabı şu olabilir mi? Galiba hepimiz, bir parça Hayri İrdal’ız; ihtiyaçlarla terbiye edilmiş, uslu ve uysal… “Hadım edilmiş bir idrak”le ve Ayarcı’ların bahşettiği, tarafların da gizli bir memnuniyetle onayladığı “izinli hürriyet” dahilinde –İrdal’ın Enstitü’de yaptığı gibi- biz de edebiyatımızda bir yalanı büyütüp duruyoruz!..

Umarım İrdal oğlu Ahmet’ler gelir ve bu “Edebiyat Ayarlama Enstitüsü”nü tuzla buz eder!..