Bozkır Hikâyeciliği ve Mustafa Çiftçi

Bozkır Hikâyeciliği ve Mustafa Çiftçi

Hikâyeci neyi ya da kimi anlatmalıdır, sorusuna bir okur olarak aşağı yukarı birçok kişi “bizi” cevabını verecektir. Fakat bu “bizi” ifadesinin anlamı, okurun yaşamış olduğu mekâna ve sosyal şartlara göre elbette bazı değişkenlikler gösterebilir. Benim bir okur olarak “bizi”den kastettiğim ise; içimizde, bizimle bir arada, yan yana yaşayan insanın macerası…  Zira okur, okuduğu edebi bir metinde kendinden bazı izler bulmak ister. Başka türlü o edebi metnin her ne kadar eleştirmen nazarında bir kıymeti olsa da okur nezdinde herhangi bir kıymeti olmayacaktır. Çünkü ortalama bir okur; okumuş olduğu edebi eserde dil, üslup, teknik, kurgu vs. konularından çok azıyla ilgilenir. Onun için önemli olan yazarın işlemiş olduğu konu ve bunu ne kadar gerçekçi bir şekilde kaleme dökebildiğidir.

Peki bir yazar hem nitelikli bir edebiyat okurunu ve eleştirmenleri hem de ortalama bir okuru memnun edebilecek edebi bir eser ortaya koyamaz mı? Elbette koyabilir. Mustafa Çiftçi’nin İletişim Yayınları’ndan çıkan “Adem’in Kekliği ve Chopin”, “Bozkırda Altmışaltı”, “Ah Mercimeğim” de işte bu kriterlere uyan eserler.  Kendisinin de yaşadığı yer olan Yozgat insanının ilk bakışta sıradan gelebilecek macerasını; hayallerini, umutlarını, hüzünlerini, mutluluklarını onlardan biri olarak gayet usta bir anlatımla okura sunuyor Mustafa Çiftçi. Çoğu zaman tebessüm ettiren, zaman zaman hüzünlendiren bu hikâyelerde hakiki Anadolu insanının macerasını görüyoruz.

Mustafa Çiftçi, onlardan biri olarak, onların dilini, onların hakiki diyebileceğimiz diyaloglarını, yapmacıksız bir şekilde hikâyelerine yansıtıyor. Hikâyelerde abartıya, suniliğe asla yer vermediği gibi, kahramanlar da gayet hayatın içinden. Onun hikâyelerinde, toplumcu hikâye ve romanlarda olduğu gibi idealize kahramanlar yok. Zaaflarıyla, günahlarıyla ve sevaplarıyla Orta Anadolu insanı var. Beton kütleleri arasında yaşayan ve birçoğunun hayalini bile kurmaktan uzak olduğu taşra, Anadolu, Mustafa Çiftçi’nin kalemi ve üslubuyla yeniden hayat buluyor.

Bozkırda Almışaltı’daki “Handan Yeşili” adlı hikâyedeki Çetin ve “Ah Mercimeğim”deki genç delikanlı Anadolu insanının karşılıksız saf ve temiz aşkını, “Kara Kedi”deki Aziz Efendi ile kimseye yük olmadan, ailesinin geçimini temin etmeye çalışan, çalışkan insanını, “Ensesi Sararmış Adamlar”da sosyal statüsü ne olursa olsun, karşılıklı dostluk ve vefa duygusunu, komşuluk ilişkilerini, “Ankara’daki Evlatlar”da vefa duygusunun yanında anne babaya karşı saygı ve sadakati, komşuluk ilişkisi ve yardımlaşmayı, “Elif, Tina ve Tolga”da farklı sosyal statüye sahip insanların birbirlerine karşı tutumları ve bakış açılarının yanında takıntıya dönüşen bir aşkı, “Bir İğne Bin Kuyu”da anne ve babanın fedakârlığını, “Piç Sevi”de Anadolu insanının masum hinliğini okuyacaksınız.

Bununla beraber, “Ah Mercimeğim” adlı kitaptaki Köfte Ekmek adlı hikâyede geleneksel esnaflık kültürünü özümsemiş bir insanın kapitalizmle nasıl altüst olabildiğini, “Baba Neredesin” adlı hikâyede okul çağına geldiği halde anne babasının inadı yüzünden okula gidemeyen çocuğun anne babasına karşı yaptığı hinliği tebessüm ederek okuyacaksınız. Bu listeyi uzatmak mümkün.

Çiftçi’nin hikâyelerindeki bu hassasiyet ve duyarlık sanıyorum onun daha çok okunmasına ve sevilmesine yol açıyor. O yüzden yukarıda söylediklerimi tekrar tekrar dile getirmekte bir beis görmüyorum.