Bu Toprağın Hikâyesi Aranıyor, Medet!

Bu Toprağın Hikâyesi Aranıyor, Medet!

Hikâye nedir, öykü nedir? Neyi anlatırlar, ya da anlatmalılar? Benim burada söylediklerim ve bundan sonra da söyleyecek olduklarım edebiyat ve hikâye teorisi açısından herhangi bir şey ifade etmeyebilir. Büyük hikâyeci ve “öykütücü” ağabeylerimiz ve ablalarımız sözlerime bıyık altından gülebilir.

Pek sevdiğim muhterem bir hikâyeci ağabeyim bundan birkaç yıl evvel, “Aklıma geldiğinde duygu dünyamı altüst edip beni ağlatmayan şeyi kaleme dökmem!” mealinde bir söz sarf etmişti. O gün bu sözüne bütün kalbimle katılmıştım. Hâlâ da aynı düşünüyorum. Çünkü eğer ağabeyimizin söylediği gibi gönül dünyamızdaki bir yaraya parmak basmıyorsa hikâye, neye yarar? O hikâyeyi kaleme dökmek kime fayda sağlar? Kalemden dökülenler kelime israfı değil midir?

Her yeni hikâyecinin, ya da “öykütücü”nün – Bu söz de Bahtiyar Aslan hocaya ait – büyük (!) bir öykütücü’nün paltosundan çıktığını iddia ettiği şu günlerde bu konuyu enine boyuna ele almakta fayda var. Bu paltodan çıkma hadisesi geçenlerde bir sohbet ortamında yeniden dillendirilince bir anda “Ben de Şerif Aydemir’in Kırçıl Palto’sundan çıktım.” deyiverdim. Dedim, ama gerçekten o paltodan çıktığım için filan değil. Dilime birden öyle bir söz geliverdiği için…

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak; Gogol’dan mülhem memleketimizde paltosunun altında öykütücü gezdiren büyük hikâyeciler çoğaldığından beri zannımca hikâye meselesi de biraz çıkmaza girdi. Dergilerde onlarca hikâye yayımlanıyor. Her ay onlarca öykü kitabı çıkıyor. Fakat bu kitaplar neyi anlatıyor? Açıkçası bu hikâyecilerin anlattıkları benim dünyamda zerre etki bırakmıyor. Çünkü ben bu toprağın hikâyesini okumak istiyorum. Bu konuda gelenekçi olduğum düşünülebilir. Düşünülsün. Okuduğum hikâyede çocukluğumun meczubu Yaşar’ı, Piç Mıstık’ı, önüne çıkan bütün çocuklara hacı yağı ikram eden Arif Hoca’yı, Çete Emmi’yi, Deli Haco’yu, Fadime’yi vs bulamıyorsam bu hikâye neye yarar?

Geçenlerde Şerif ağabey bana yeni çıkmış bir hikâye kitabını uzattı ve okuyup fikrimi söylememi istedi. Eve gelince okumaya çalıştım. Fakat daha ilk hikâyeyi bile sonuna kadar okuyuncaya kadar canım çıktı. Çünkü hikâyede dil denilen o mucize varlığın zerresini göremedim. Hikâyenin başından sonuna kadar kendimi çakılla dolu toprak bir köy yolunda gidiyor gibi hissettim. Hikâyeyi zor bela bitirdiğimde dilinden vazgeçtiğim hikâyede duygu namına bir şeyle de karşılaşmadım. Hatta bu hikâyeci ağabeyimizin neyi anlattığını anladığımı da söyleyemem. Sonra ne mi yaptım? Hemen kitaplıktan Gurbet Hikâyeleri’ni aldım ve “Eskici’yi okudum. Eskici’ye sarılırken bende uzun süre çölün ortasında kalmış ve birden suyu bulunca saldıran bir adamın duyguları hâkimdi.

Efendim, daha fazla sözü uzatmadan neticeye bağlayalım. Yazıda biraz daldan dala atlamış olsak da meramımızı sanıyorum anlatabilmişizdir. Bu toprağın hikâyesini bu toprağın insanının diliyle okumayı özledik. Bize bunu anlatacak hikâyeciler arıyoruz. Medet!