Büyük Doğan İstanbul ile Târîhe Nüfûz Eden Türk’ün Kudreti

Büyük Doğan İstanbul ile Târîhe Nüfûz Eden Türk’ün Kudreti

Hristiyan Avrupa’nın, başka diyârlardaki sömürgelerini de kampanyaya dâhil edip düzenlediği Haçlı Seferleri’nde, 1453’e kadar hedef Kudüs ve çevresi iken; 1453’den sonra Haçlıların nihâî gâyesi, İstanbul olacaktır.

Türk milletinin de, 1453 öncesindeki 400 yıllık mâcerâsı, İstanbul’a ulaşmak, burayı ele geçirmek mücâdelesinden ibârettir. Aynı şekilde, 1453’ü tâkib eden ve günümüze uzanan geniş zamanda da, giriştiğimiz cehd, İstanbul’u bırakmama, ona ilelebed sâhip olma fikrinden başka bir adresi göstermez. Bir şehrin, bir milletin mukadderâtında oynayabileceği rolü ve o milletin, o şehir uğruna katlanabileceği fedâkârlıkları görmek için, mutlakâ Türk milleti ile İstanbul, mercek altına alınmalıdır.

Bâzı şehirler köyden kasabaya, oradan da daha yukarılara doğru büyüyerek teşekkül ederler. Bâzıları ise, büyük doğarlar. İstanbul, bu ikinci gruba dâhildir. Kurulduğu ândan îtibâren büyük şehir olmuş, bin yıllarla ifâde edilen ömrünün geride kalan kısmında dâimâ büyük kalmış, nice asırları da “en büyük” olarak idrâk etmiştir.
Aslında, İstanbul’a şehir muâmelesi yapmak yanlıştır. Çünkü onun şehirden çok fazla ve “ülke, memleket” tâbirlerine karşılık gelen bir görünüşü vardır.

Bir kısım milletler, “târîh filmi”nde hep figüran seviyesindeki rollere çıkmışlar ve daha fazlasına nâil olamamışlardır. Bunlar arasında, saman alevi gibi parlayıp sönen ve çoğu tesâdüfî hâdiselerle ön plâna çıkanlar da vardır, ama bu mevziî hâlin devâmlılığı söz konusu değildir. Sayılı bâzı milletler ise, uzun târîh yolculuğunda hep önde, hep başrolde bulunmuşlardır. Türk milleti, bunlardandır. O, dâimâ târîhî gelişmelere istikamet veren bir mevkide yer almıştır.

Büyük doğan İstanbul ile târîhe nüfûz eden Türk’ün kudreti, 1453’e kadar birleşmek; 1453’den sonra da ayrılmamak için verilen mücâdeleyi, Dünyâ’nın şâhidliğinde, kapalı gişe oyun misâli, hiç sahneden indirmemiştir.
Türk ve İstanbul, bir elmanın iki yarısı kadar yek-vücûd olmuşlardır. Değişik zamanlarda onları ayırmaya yeltenenler, hüsrândan başka bir netîce elde edememişlerdir. Bilek gücüyle İstanbul’u Türk’den alamayacaklarını anlayanlar, akla gelen ve gelmeyen her çeşit çıfıtlığı denemekten de geri durmamışlardır. En çok rağbet gören tuzak şekli de, içimizdeki gâfil ve nâdânları harekete geçirmek tarzında kendini göstermiştir.

“Batı” tâbiri, bâzı istisnâları bulunmakla berâber, Hristiyan medeniyeti ile zihniyetinin yerine kullanılagelmiştir. “Batılı olmak, Batı’ya yönelmek, Batılılaşmak” sözlerinde, hem son iki yüz yılımızın buruk hikâyesi, hem de Hristiyan zihniyetinin İstanbul’u Türk’den koparma gayreti yan yana duruyor.

Farklı mahfîllerde, bugünkü ilmî ve teknolojik ilerlemenin temeli olarak, 1453’ü tâkib eden yıllarda, Hristiyan Avrupa’da yaşanan Reform ve Rönesans hareketleri gösterilir. Bu iki yenilik silkinişinin arkasına da, antik Roma ve Yunan düşünceleriyle san’at anlayışları dikilir. Batılılaşma bahânesiyle, bu Greko-Romen görüş, bire bin katılarak, başta maârif sistemimiz olmak üzere, her yanımıza döşenmiştir. Zamanla, antik Yunan’ın yerine Bizans, Rûm ve Helen adları monte edilmiş, giderek İstanbul’da görülen her Türk öncesi taş parçasına, kudsiyet atfedilmiştir. “Hümanizm, barış, hürriyet, şahsîlik” gibi, bir sürü cilâlı lâf, “Helenizm”e hizmet edecek mayınlar olarak, Türk’ün hayâtına yerleştirilmiştir.