Camileri Yıkalım!

Camileri Yıkalım!

Bir gün insanlar köylerinden şehirlere göçmeye başladılar. Galiba hepsi de mâkul bir zaman sonra köylerine dönmeyi de düşünüyordu ya da içinde böyle bir duyguyu taşıyordu.

O zamana kadar kendi yağıyla kavrulan ve geçinebilen tarım toplumunun bu insanlarını, toprak artık doyuramıyordu.

Bir anda İstanbullar, İzmirler, Bursalar, Adanalar, Ankaralar büyük göç dalgalarıyla sersemledi. Sanki okyanus bir anda şahlanmış ve karaya hücum etmişti. Yani bir nevi tusinami.

Söz konusu bütün şehirler bu göçe hazırlıksızdı. Hazırlıksız ve mukavemetsizdi. Oysa hepsinin de o ana kadar nevi şahsına münhasır bir hayatı, bir hüviyeti, bir kültürü vardı.

İşte o var olanın etrafında, hızlı ve kontrol dışı bir büyüme başladı. Bu büyümeden mülhem bir kelime dilimize kuruluverdi: Gecekondu!

Bu gecekondular, gece değil de gündüz konsa ne değişecekti acaba?

Var olan şehir, içine ve içerilere bir yerlere doğru çekildikçe çekildi; gitgide görünmez oldu. Bu göçle birlikte şehirler onulmaz bir illete yakalandı, hüviyeti bir bulanık suya düştü.

Bütün şehirler hızla birbirine benzemeye, anonimleşmeye başladı. Her şehir kendi hayatının dışına çıkmıştı. Eski şehri bulmak çok zordu artık.

Gelenlerin hepsi bu şehirlerde kendisini hep bir emanet olarak görürken, bir yandan da bilerek ya da bilmeyerek kök salıyordu toprağa. Öyle ya o toprağın üzerinde gece de konmuş olsa bir çatıya sahipti, artık altında güvenle yaşayabilirdi.

Tıpkı gecekondular misali bir de camiler yapıldı gelişigüzel. Evet, gelişigüzeldi ve mimari mirasımızdan nasipsiz, beton yığınlarıydı aslında bütün dikilen mabetler. Bir de komik yanı vardı, genellikle iki minareli yapılıyordu yapılan beton camiler. Her ne kadar Osmanlı devrinde yaşamıyorsak da, iki minare Osmanlıda sultan camilerine has bir uygulama idi! Artık her mahallede bir sultan vardı demek ki…

Suç sadece bunu böyle yapan insanlarda mıydı? Suç kimdeydi sahi?

Geldiği şehirle iğreti bir birlikteliği yaşayan bu insanlar, geldikleri köylerini de şehirlere taşımanın bir yolunu bulmuşlardı aslında: Köy dernekleri.

Şehirde köy dernekleri, hemşehri dernekleri ne kadar anlamlıydı acaba?

Şehirler içinde köylü kalmaya direnmek, şehirleşmemek için köylülüğüne sıkıca sarılmak nasıl bir psikolojik vakadır?

Rafine kültürü üreten kadim şehirler, böylece bir buhranın ortasına düşmüş oldu. Bu andan itibaren kültür adına üretilen köksüz, kimliksiz ve yoz ürünler hayatımızı doldurmaya başladı.

Müziğimiz arabeskti; bu gün arabesk müzik önemini kaybetmiş olsa da yerini dolduran müzikler de yoz bir kültürün ya da günlük tüketime yönelik gel geç ürünler.

Dinî muhtevalı müzik diye üretilen ve tüketilen müzik ise tam bir faciadır! Ancak kendi varoluşundan ve varoluş kaynaklarından habersiz bir cemiyetin yapabileceği bir garipliktir bu iş!

Dede Efendilerin, Itrilerin torunları soysuz ve iğrenç müzikleri ilahi diye, dinî müzik diye yapıyor, daha beteri, dinliyor. Bu işlerden ciddi paralar da kazanılıyor herhalde…

Yapılan evler, camiler ne ise bu dinî müzik de aynı şeydi…

Şimdi bu gecekondular “kentsel dönüşüm” adı altında ortadan kaldırılıp modern yapılara dönüştürülüyor. İyi mi yapılıyor, kötü mü yapılıyor, bu ayrı bir tartışmanın konusu lakin hemen söyleyeyim, elbette kötü! Betondan bir medeniyet kurmaya çalışıyoruz sadece. Şimdilik bu konu burada dursun.

Ben bütün bu camiler de yıkılsın diyorum! Beton yığınları olmayan daha güzellerini yapmak mümkündür nasıl olsa.

Ankara’da Hacı Bayram, İstanbul’da Eyüp Sultan etrafında kümelenmiş ve havayı ciyak ciyak seslerle dolduran bu dinî damgalı kötü müzikler nasıl yıkılacak, nasıl bir dönüşüme tabi tutulacak?

“Halkın zevki böyle, halk böyle istiyor” gibi teranelerle mesele geçiştirilemez! İnsanları, siz kendi kültüründen, kendi musikisinden bîhaber yetiştirseniz olacağı budur.

Bizim milletimiz, Tanpınar’ın veciz ifadesiyle “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” şansından mahrum bırakılmıştır! Milletimizin sadece değişmesi istenmiştir; bunun da sadece batı istikametinde olması murad edilmişti. Halk da kendince bu değişmeye belki bu şekilde direnmiş oldu. Oysa ne değişme gerçekleşti ne de “direnme” bir işe yaradı.

İlerlemek için sağlam bir kültürel zemine basmak şarttır. Nasıl ki sıçramak için sağlam bir yere basmak gerekiyorsa, ilerlemek için de sağlam bir kültür zemini gereklidir.

Bu gün bizim millet olarak üzerine bastığımız sağlam bir kültür zemininden bahsedilemez! Ne yazık ki o zemini kaybettik biz.

Biz hâlâ hangi kültürün insanını yetiştireceğimize karar verebilmiş değiliz!

Japonya’da yaşanan son büyük depremi hatırlayınız lütfen. Depremden sonra televizyon kanallarında gördüğümüz insan manzaraları çok dikkat çekiciydi.

Bizim kamuoyu, uzayıp giden temiz su kuyruklarında nasıl olup da Japonların sakince durduğunu, itişip kakışmadığını, kuyrukta kavgaların meydana gelmediğini tartıştı. Aklı bir türlü bunu almadı.

Oysa çok basitti, bir Japon’un evinde öğrendiği ile okulda öğrendiği aynı kültürün yansımaları ve uygulamalarıydı; birbiriyle çatışmıyordu. Evin ve okulun dışındaki hayatta da aynı kültürün havası esiyordu. Ortaya çıkan netice de böyle medeniyet sahibi, görgülü ve saygılı fertlerdi.

Bizde ev ile okulun aynı değerleri verdiğini söyleyebilir misiniz? Evdeki kültür ile okuldaki kültür farklıdır; dışarı da ise bambaşka bir dünya yürürlüktedir…

Görgüsüzlüğü ve saygısızlığı başka yerlerde aramaya gerek var mı?

Bu zihniyetle yeni bir medeniyet inşa edilemeyeceği kesindir. Bırakın yeni bir medeniyeti, eskiyi tevarüs etmenin imkânı yoktur.

Eğer bir medeniyet iddiamız varsa, yıkarak işe başlayabiliriz!

Ucube camilerin hepsini yıkalım!  Seviyesiz ve köksüz din muhtevalı müzikleri çöpe atalım.

Havamıza zehirli bir gazın sızması neyse…

Toprağımıza zararlı bir maddenin karışması neyse…

Suyumuza zehirli atıkların akması neyse…

Hayatımıza karışan bu zehirlerin de farkına varalım ve gereğini yapalım.

Tıpkı çevreye sahip çıkar gibi, hayatımıza da, yani kültürümüze de sahip çıkalım ve bütün zararlılara karşı koruyalım.

Sadece korumak değil mesele, hayatımızın içine getirebilmek, onunla oturmak onunla kalkmak, onunla sevinmek onunla üzülmek…

Öyleyse, yıkımı belediyelerden beklemeyelim sadece; yıkımı önce kendi içimizde yapalım!

İçimizde yıkılacak çok gecekondu var! Haydi Bismillah…