“Cihânı Hiçe Satmaktır Adı Aşk”

“Cihânı Hiçe Satmaktır Adı Aşk”

“Dünyanın en mutlu insanları bilmeyendir” sözünü birçok millet kendine atasözü yapmış, birçok filozof argüman olarak kullanmış ve yine birçok şair bu söz üzerine kelimelerden bir dünya inşa etmiş. Hatta bu sözü batıda “cahillik bir erdemdir” seviyesine kadar çıkartmışlardır. Peki ya bizim medeniyetimiz? Bizim bir sözümüz yok mu bu konuda? Bizim zirveye çıkarttığımız bilgisizlik nedir?

 

 

 

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimem sâki olan kimdir mey-i sahbâ nedir

Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif değil
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir

 

Öncelikli olarak bizim yücelttiğimiz bilgisizlik bir bilgi yoksunluğu değil başlı başına bir tavırdır. Bu bilgisizlik, cahillik değil mestâne bir tefekkürdür. Bu mestâne anlayış yalnızca “bir” şeyi bilir, gerisine yabancı, bilgisiz ve tepkisizdir. Yâni, mutluluğu yahut hayatı için lâzım olan bilgiyi hafızasında tutup gayrısını silmektir bu. Peki, akılda tutulması gereken ne idi?

Medeniyetimiz bu soruya şüphesiz tek cevap veriyor: Aşk…

Bu mestâne tavrı ve aşk mefhumunu en iyi anlatan –bana göre- şiirlerden birini takdim etmek istiyorum:

Ganîdir aşk ile gönlüm ne mâlim ne menâlim var

Ne vasl-ı yâra handânam ne hicrândan melâlim var

(Benim gönlüm aşk ile zengindir, malım-mülküm yok, zaten aşkımdan başka bir şeye de ihtiyacım yok. Hem bu aşk bana öyle kâfi geliyor ki; yâra kavuşunca sevinecek değilim, ayrıyız diye yas tutmuyorum. Aşk bana yetiyor)

Ne sağ olmak murâdımdır ne ölmekten kaçar cânım

Cihânda hasta-i aşk olalı bir hoşça hâlim var

(Yaşamak için çabalamıyorum, ölmekten de korkuyorum. Öyle bir hastalığa tutuldum ki şifa dahi istemiyorum. Çünkü bu hastalığın adı aşk…)

Ben ol hayrân-ı aşk’ım ki yitirdim akl ü idrâki

Ne âlemden haberdâram ne kendimden hayâlim var

(Ben kim miyim? Ben, bir aşk hayranıyım. Akıl ve idrakimi yele verdim, tek bildiğim şey aşk. Ne dünyayı tanıyorum, ne kendimi biliyorum, ne bir şey arzuluyorum ne de hayal kuruyorum. Varsa yoksa aşk…)

Ne meyl-i külbe-i ahzân ne seyr-i sohbet-i yârân

Ne ta’n-ı zâhid-i nâdân ne ceng ü ne cidâlim var

(Oğlu Hz.Yusuf’un hasretiyle ağlayan, kör olan babası Hz. Ya’kub’un çekildiği ev var ya hani: Külbe-i ahzân; meylim ona da değil, dostlarla sohbete de değil; her şeyi bildiğini iddia eden ham soflar var ya, onu eleştirmeye tenezzül derdinde bile değilim; kimseyle kavgam da savaşım da cedelim de yok.)

Cihân fânidir ey Yahyâ Hüve-l Hayy ü Hüve-l Bâkî

Değişmem atlas-ı çarha benim bir köhne şâlım var

(“Dünya, dünya!” dedikleri şey fanidir ey Yahyâ, gelip geçicidir. Kalıcı olan, hayat sahibi olan hayat veren yalnız O’dur. Bu dünyada sana en değerli kumaşları  –makam/mevki- da verseler sen sen ol üzerindeki bu köhne şalı –dervişlik- üstünden çıkarıp da onları giyme… Yani ey Yahyâ sen sadece O’nu bil, sadece O’nu sev çünkü gerçek olan sadece O! Çünkü hatırla:

Bir gün Veysel Karânî’ye geldiler ve bir nasihat istediler. Hazret, şu soruyu sordu: “Allah’ı bilir misin?” Cevap hızlı ve kesindi: “Evet, bilirim”. Karânî hazretleri de aynı kesinlikle: “Başka bir şey bilmesen de olur!” dedi. Bir nasihat daha istediler.

– Allah, seni bilir mi?

– Bilir, bilmez olur mu?

– O halde gayrısı seni bilmese de olur!

Mümkün müdür ki bizim medeniyetimizin bir şairi, bir söz söylemiş olsun da bu iddiasız ve sönük olsun? Ballar balını bulan Yunûs mu, cihânı hiçe satan Eşrefoğlu Rûmî mi, sermest Fuzûli mi, akl u idraki yitiren Taşlıcalı mı? Hangisinden okursak okuyalım hakikat, damarlarımıza pompalanacaktır. Dolayısıyla şunu rahatlıkla diyebiliriz ki: Aşktan başka bir şey bilmeyen şairlerimiz bu medeniyetin kalbidir…