“Çok boyutlu bakabilen medeniyet kurar, zîra birleştirenler ancak birliğe erenlerdir!”

“Çok boyutlu bakabilen medeniyet kurar, zîra birleştirenler ancak birliğe erenlerdir!”

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile bir araya geldik. “Sûfî ve Sanat” ekseninde modern zamanlardan geleneğe, uluslararası siyasetten tevhide kadar uzanan geniş bir iklimde yolculuğa çıktık…

Müge Aydın

 

Modern zamanlarda insanoğlunun, bir arayış içinde olduğunu görüyoruz. Çok satılan kitaplar, gişe yapan filmler, ses getiren albümler hep bir arayışı anlatıyor. Nedir insanın anlam arayışı?

Bu soru, çok önemli bir soru aslında. Kendi içinde cevabı da var. Önce, insanı ve yeryüzü hayatını tanımlamak lâzım. Gelenekte, insan ve insan hayatının gayesinin tarifleri var ancak moderniteyle beraber bu gaye unutuldu. Bilakis, hedef saptırılması sûretiyle insanın önüne aslında olmayan yanlış hedefler kondu.

İnsanın yeryüzü hayatının amacı nedir? Bu dinlerin ve çeşitli felsefelerin üzerinde durduğu bir konu… İnsan ne için yaratılmıştır? Buna dair birçok filozof, birçok düşünür sözler söylemişlerdir. Dinler, hâkezâ bu konuda birçok sözler söylemişlerdir. Bir peygambere vahyolan ana esasların daha sonra o peygamberin kademi üzere gelen âlimler ve arifler tarafından işlenmesi ve açılması sûretiyle gelen bir dini tefekkür dünyası vardır. Din dediğimiz zaman, sadece bir yazılı metni, kutsal kitabın lengüistik halini değil; o metnin gelmesinden sonra oluşturduğu dini düşünce mirasını da hesaba katmamız gerekiyor. İşte biz buna Tradisyon, Anane veyahut Gelenek diyoruz.

Geleneğin önemi dile geliyor…

Bir dini, böylesi bir anlam geleneğinden kopardığınız zaman sadece bir metne hatta bazı dinlerde bir-iki sahifeye hapsetmiş olursunuz. Mesela biz Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Allah’ın “Ben insanı ve cinni bana ibadet etsinler için yarattım” şeklinde bir ayeti var. Abdullah b. Mes’ud’un mushafında buradaki “İbadet etsinler için” sözünden maksadın “Beni tanısınlar, beni bilsinler için” şeklinde açıklanmış olduğu kayıtlı. Bu yorumu sonra gelen bazı müfessirler de kabul etmişlerdir. Bunun üzerine arifler, sûfî düşünürler “Men arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu” sözünü kendilerine esas olarak almışlardır. Demek ki, “Kişi kendini bilirse, Rabbini bilir” sözüyle kişinin yeryüzüne geliş gayesi anlaşılmış oluyor ki bu da Rabbini bilmesi ve bulmasıdır. Bu da kendini bilmekten geçer. Zîra Rab, onu yarattığında kendini bulacak birçok ipuçlarını ona yüklemiştir.

İnsanın hedefini, gayesini yeryüzünde bulmak olarak koyduğumuz zaman şu sorular akla gelebilir? “Kişi Rabbini nasıl bulacak, ne zaman bulacak, bulduğu zaman ne olacak?” Burada insanın yaradılışıyla Rabbi arasında doğrudan bir irtibat kuran sistemlere bakmamız gerekiyor. Tasavvuf sistemi böyle bir sistem… Tasavvuf mektebi, “Ben size kendi ruhumu üfledim” âyetini, “Ben size bütün isimleri öğrettim” âyetini, “Ben size şah damarınızdan da yakınım” âyetini ve “Ben sizi kendi sûretim üzere yarattım” Buhârî hadisini bir araya getirdiği zaman insanın Rabbiyle çok yakın bir irtibatta olduğu sonucunu çıkarmakta.

Bu bağlamda, nasıl bir sonuca varabiliriz?

O zaman burada şöyle bir sonuç çıkıyor. Sûfîler, kaynağından uzaklaşmış, gurbete düşmüş bir Mecnun, kafesin içerisinde hapsolmuş bir bülbül gibi birtakım sembolik anlatımlarla insanın aslında gurbette olduğunu, olması gerektiği yerde olmadığını, burada muvakkaten yani geçici bir süre için burada bulunduğunu ve bir gün geldiği yere döneceğini ifade eden cümleler kurmuşlardır. Dediğim gibi sûfî düşünürlerin kurduğu bu cümlelerin hepsi aslında, az evvel saydığım, bazılarını sayamadığım âyetler ve hadislere dayanmaktadır.

Yine mesela “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” âyetinde, “Şüphesiz siz O’ndan geldiniz ve tekrar O’na döneceksiniz” derken, sizin kaynağınızın nereden olduğu açık bir şekilde bildirilmekte. O zaman bizim kaynağımızın Allah olması, O’ndan gelip tekrar O’na dönecek olmamız, ilişkimizin bir öteki ile ilişki, bir diğeri ile ilişki gibi olmadığını; çok yakın bir ilişki olarak tesis edilmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine şiirler yazılmıştır, bunun üzerine öyküler yazılmıştır, bunun üzerine Simurg’un otuz kuş olarak yaptığı yolculuk sonunda hakikatte tek bir kuş olduklarını fark etmelerinin hikâyesi örülmüştür.

Hz. Mevlanâ da “Neyi arıyorsan, O’sun sen.” diyor.

“Eğer ekmek arıyorsan ekmeksin, su arıyorsun susun” demek sûretiyle gayelilik problemini halletmiştir. Gayeniz sizin aradığınızdır. Başka arifler de gelmiş mesela Niyâzî-i -i  Misrî gibi, arayışın yolunu öğretmişlerdir.  Demişlerdir ki, “Ben taşrada arar idim” yani dışarıda arıyordum, dışarıda arattırıyorlardı bana meğer “Ol cân içinde cân imiş”. Oysaki o benim içimdeymiş, dışarıda değilmiş. Bakınız bu âyetler, bu hadisler, bu metinler bir sanatın da doğmasının muharriki, yani ilk tahrik edicisi, hareket ettiricisi olmakta. İster istemez bu sözler size şiir söylettiriyor. İster istemez bu sözler bir Mevlâna doğuruyor, bir İbnü’l Arabî doğuruyor, bir Yunus Emre doğuruyor, bir Niyâzî-i Misrî doğuruyor. Bundan dolayı bizim dinimizin estetize bir hayata kavuşması ancak bu sûfî sanatçılar eliyle oluyor diyebilirim.

Şimdi O’nun Hâlik (Yaratıcı) diye bir ismi varsa, Cemîl (Güzel) diye bir ismi varsa, Mübdi (İbda edici) diye bir varsa, Müdebbir (İdare eden) diye bir ismi varsa; Musavvir ismiyle tasvir ediyorsa O’nun bu tür esmalarını bir araya getirdiğimiz zaman karşımıza muhteşem bir sanatçı çıkmaz mı? Evet, mükemmel bir sanatçı ile karşı karşıyayız, kudretli bir mimar, muhteşem bir sanatçı ile karşı karşıyayız demektir. O zaman, bütün yeryüzü sanatçılarının ilham kaynağı bizâtihi O büyük sanatçı olmakta. O’ndan kopya çekerek (Mimesis) ancak sanat yapılabiliyor âcizane.

Hadis-i Şerifte, “Allah güzeldir, güzeli sever” diye geçer. Peki, sûfînin yolu sanattan mı geçer?

Yeryüzünde bir şeyin olabilmesi için Allah’ın isimlerinin içinde yer alması gerekir. Allah’ın isimleri içinde olmayan hiçbir şey yeryüzünde var olamaz. Allah Cemîl ise, ki öyle olduğuna inanıyoruz. Şimdi siz bu cemale sahip bir insan değilseniz, kaba saba bir insansanız; estetikten, zarafetten, güzelden anlamayan bir yapınız varsa… Sûfi eğitim içinde (ki sûfîlik dinin kişisel gelişim metodolojisi haline getirilmesidir) sizde daha önce olmayan hasletlerin ortaya çıktığını görebiliriz.

Peki, hangi hasletlerden bahsedebiliriz?

Mesela Niyâzî-i Misrî, hayatında hiç şiir yazmamış, şiirle iştigal etmemiş bir kimseyken seyr-i sülûğe girip yolculuğunda ilerleyince kendinde bazı açılımlar açığa çıkar ve aniden şiir söylemeye başlar. Hazreti Mevlâna hâkezâ, bir medrese mollasıdır aslında. Medresenin sadece lengüistik îzahlarının yeterli olmadığına kani olarak sunuhat, tecelliyat gibi kendisinde bazı açılımlar olmuştur ki bu sayede on bin beyitler tutan Dîvân-ı Kebîrler, Mesnevîler söylemiştir.

Dolmuş taşmış…

İçi boş kaptan dışarı bir şey sızmaz. Onun için “Aşk söyletir!” diye bir söz vardır, biliyorsunuz. Bir derdi olan bir şey söyler. “Derdi olmayan boş teneke gibidir” diye sözler vardır. Tasavvuf sizi belirli nefsani kabalıkların telâfî edilmesi yolunda ilerletirken, doğal olarak sizde belirli inceliklerin, belirli zarâfetin ortaya çıkmasına yol açar.

Sanatı ele aldığımızda; edebiyat, mûsıkî, mimari gibi farklı dalların kendine özgü ancak ortak bir dili var. Bu ortak dilin bizde bıraktığı birtakım izler var. Baktığımızda form ve muhtevâ birbiri ile örtüşüyor, sanki birbirini tamamlıyor. Bunun üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Evet, şöyle söyleyebilirim… Sûfîlerin tâbiriyle sûretten sîrete çıkış, sîretten sûrete iniş vardır. Dolayısıyla dışta ne varsa, için yansımasıdır. Şimdiki tâbirle biçim-biçem ilişkisi diyorlar. Muhtevâ-sûret ilişkisinde bu çok doğru bir durum ancak muhtevânın esas alınması gerekir. Muhtevâ bâtındır, içtir. İçin güzelleşmesi, için doldurulması gerekir ki dışarıya bu yansıyacak. Dışın güzelleşmesi, estetize edilebilmesi için önce bir iç tekâmül gerekmektedir. İç tekâmüle bağlı olarak dış da güzelleşecektir. Sûfîler sadece dışı güzelleştirmeyi, köklü bir dönüşüm olarak görmezler. Mesela bir binanın fasadının, cephesinin güzel yapılması ama binanın içinin olmaması ne kadar saçma olur değil mi? Los Angeles’teki Universal Studios örneğine benzer. Filmlerin çekildiği o platforma gittiğiniz zaman, mesela bir sokak inşa ettiklerini görürsünüz. Binaların önyüzleri vardır ama arkaları boştur. Kimse burada yaşamaz. Kat yok, oda yok… Mükemmel önyüz yapmışlar, arkasında yapının devamı olmadığını anlayamıyorsunuz. Ön cepheden baktığınız zaman kapı, zil, pencere, çiçekler, perdeler vb. her şey var. Kapıyı açıp da içeriye girdiğiniz zaman boş bir alan olduğunu görürsünüz. Modern dünyayı biraz buna benzetiyorum.

Nasıl bir dünya?

Modernitenin sunduğu da aynı bu şekilde dışın çok yaldızlandığı ama için boş olduğu bir dünya. Zâhir-bâtın ilişkisinde (ki her iki kelime de Allah’ın isimlerindendir) bâtından zâhire geçilir. Sizin bâtın isminiz yoksa zâhir ismini alamazsınız. Zâhir, zuhura gelmek demektir. Zuhura gelecek olan içeridedir. Bu sebeple sanata, estetiğe gerçekliğini verecek olan “Ruh”tur, “Sanatın Ruhu”dur. Modern zamanlarda, bu olgu dışlandı çünkü görsellik ön plana çıktı. Tamamen sunum güzelliği konuşuluyor artık. Yayıncı diliyle konuşacak olursak, bir kitabın kapağının güzel ama içindeki muhtevânın o kadar güzel olmaması gibi bir durum öne çıktı. Eski zamanlarda bakıyorsunuz, insanlar belki kapak bile yapmazlardı. Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin yazdığı kitabın bir grafiker tarafından tasarlanmış bir kapağı yoktu. Mesnevî’nin kapak tasarımı, sayfa tasarımı yoktu. Onlar sözlerini söylediler, geçip gittiler.

Daha sonra bir sanatçı, bir hattat geldi, nestâlik bir hatla Hz. Mevlâna’nın Mesnevî’sini yazdı. Ondan sonra bir müzehhip geldi, cilt başlarının veya konu başlarının olduğu yerleri tezhipledi. Efendim güzel bir ciltçi, ceylan derisinden veya sahtiyan güzel cilt yaptı, üzerine Selçuklu motifi basıldı. Şemseli ciltler yapıldı. Müellifinin haberi yok bunlardan. Güzelleştirme bakınız, bir şeye bağlı olarak nasıl müteakiben açığa çıkıyor? Yani ortada çok kıymetli bir muhtevâ var. O muhtevâ karşısında bir sanatçı diyor ki “Güzel bir hatla bunu yazmak bu kitaba sezadır. Güzel bir tezhip yapmak sezadır. Güzel bir cilt yapmak hakkıdır”. Zira her kitaba tezhip yapılmaz. Geleneksel dünyada muhtevâ ve sûret ilişkisi çok daha doğrusal bir ilişki. İçte olan dışa yansırdı. Modern zamanlarda ise iç önemsenmiyor, tamamen dış, tanıtım, reklam, promosyon öne çıkıyor. Buna karşı değilim, lakin bir şartla… İçi dolu olanın güzel sunumuysa, eyvallah!

Sûfînin yolculuğunda kalbinin latifleşmesi ile kendini ifade edişinin değiştiğine, geliştiğine dair konuştuk. Bir değişim ve dönüşüm sürecinden bahsettik. Söz, Niyâzî-i Mısrî Hazretlerine geldi. 2018’de doğumunun 400. yılı vesilesiyle kendisini daha çok anacağımıza inanıyorum. Konuşulacak çok şey var lakin bu konuda neler söyleyebiliriz?

Benim çok sevdiğim hazretlerden birisidir. Bir defa çok ızdıraplı, dertli… Şahsi hayatı da çok etkileyici: Malatya’da doğup Mısır’a gidiş, Mısır’da zâhiri ilimler tahsili alıyor, Anadolu’ya geliş, Elmalı’da ve Uşak’ta pirini araması, bulması… Hazretin bir insan olarak yaşadığı bazı sıkıntılar, dönemin siyasal yapısı, sürgüne gitmesi, sürgünde vefat etmesi gibi hadiseler onun tamamen şahsi hayatı ile ilgili yaşadığı olaylardır. Ona dair ne sıkıntılar çektiğini biliyoruz, kendisini anlıyoruz ve takdir ediyoruz. O sıkıntıların yevm-i kıyamette kendisine şüphesiz karşılığını verecek olan Hakk Teâlâdır. Güllük gülistanlık bir hayatı olmamıştır, çileli dervişlerden biridir. Bazı dervişlerin hayatı çok rahattır, bazılarını ise çok sıkıntılıdır. Bu tamamen tecelliyat farklılığındandır. Hepsi, “Hâyrın da hoş, şerrin de hoş” şeklinde söylenmiş sözlerdir. Niyâzî-i Mısrî’nin beşeri hayatı çileli olmuş.

Bugün bize bakan yönüyle Niyâzî-i Mısrî,  Divanı’ndaki şiirleriyledir. “Bizi kim anlar, kim anlamaz?” diye çok güzel ifadeleri vardır. Ben şiirlerini çok severim. Bizim tekke kültürümüzde, tasavvuf kültürümüzde hazretin şiirleri önemli bir yer tutar. Dergâhlarda çok okunmuş, şerhler yazılmış hakkında. Gerçekten çok güzel şiirleri var. Şöyle bir tesbit vardır, Yunus Emre seyr-i sülûğe başlamadan evvel de şairdi, dolayısıyla Yunus Emre’nin makam itibarıyla telvin vardır. Bazı şiirleri müptedî içindir, bazı şiirleri orta dereceler içindir, bazı şiirleri müntehiler içindir. Okuyacağınız şiiri bir mürşid-i kâmilin size öğretmesi lazım, “Hangisini ne zaman okuyacaksın?” diye. Niyâzî-i Mısrî için böyle söylenmez. Başlangıçta şair değildir, hiç şiir yazmamıştır. Önce dolmuştur, dolmuştur, dolmuştur… Sonra birden patlamak sûretiyle şiirler kendinden sadır olmuştur. Niyâzî-i Mısrî’nin divanındaki bütün şiirler bir mertebedendir.

Bu yıl, doğumunun 400. yılı münasebetiyle bir kez daha kendisini rahmetle anıyoruz. Nasip oldu, kabrinin bulunduğu Limni Adası’nda kendisini ziyaret etme imkânımız oldu. Orada Ahmed Özhan üstad, hazretin “Ey garip bülbül diyârın kândedir” ilahisini okuduğunda hiç kimse kendini tutamadı… Orada, gerçekten garip bir halde, kabri dahi yok. Bir yolun altında kalmış. İnsanların tatile gittiği bir Yunan Adası’nda, bir marketin kenarında bir yerde yatmakta… Ruhu şâd olsun. Himmetleri dâim olsun…

Efendim, “Aşkın kaynağına âşık olan hiç kimsenin sevemeyeceği kadar başka ve derin sever.” diyorsunuz. “Aşk”, hep dilimizde? Peki, aşk nedir?

Yeryüzünde dile getirilen her şeyin iki boyutu vardır. Bir zâhir, bir bâtın boyutu vardır. Zâhire bâtından inilir ama bâtına da zâhirden çıkılır. “Ruh” dediğimiz kavramı görenimiz yok. Ruhu elle tutamıyoruz ama karşımızdaki bedeni elle tutup gözle görebiliyoruz. Binaenaleyh bedenden yani maddeden ruha doğru tekâmül ediyoruz. İşte bu mânâda, dışarıda olan her şey içeride olanın yansımasıysa ki öyle olduğunu söylüyor sûfîler, aşk diye bir şey devreye girer. Bu iki insanın, karşı cinslerin beşeri ilişkiler babında tecrübe ettikleri sevgi derecesi, daha sonra aşk boyutuna çıkabiliyor. Aslında bize yaradılışımızla verilmiş bir meleke. Biz bunu okula giderek öğrenmedik. Bizde su içmek, nefes almak gibi bir şey, doğal bir özelliğimiz. Yeryüzündeki her şeyin sonlu oluşu, mutlak olmaması, sınırlı, illetli olmasından dolayı burada tecrübe edeceğin her şeyin hakikatine çık. Mesela fiziksel olarak namazı kıl ama gerçek mânâda namazın sırrına var. Aşkı da yeryüzü hayatında, fânîler üzerinde dene ama şunu bil ki tecrübe ettiğin bu aşk, fânî ile olan bir tecrübedir. Fânî yani ölümlü…

Aynı zamanda değişken… Öyle ki “Hayatımın anlamı sensin.” derken, yarın “Senden nefret ediyorum.” diyebilir…

Kesinlikle! İnsan fânî, yani mutlak değil. Hem de değişken… Hz. İbrahim’in Tanrı’sını ararken sahrâya çıkıp yıldızlara “Tanrım!” demesi, yıldızların kaybolmasıyla “Ben kayıp giden, kaybolan, yok olanları sevmem.” demesi gibi…  Âyette “hub” kelimesi geçer. Demek ki sevmenin, muhabbetin, aşkın olabilmesi için bir “Sebat” olması gerekiyor. Sebat da yeryüzünde yok. Yeryüzünde olan hiçbir şeyde yok. Sebat yalnız Allah’ta vardır. O zaman yeryüzünde, gerçek aşk olamaz. Ne kadar âşık olursanız olun, ne kadar severseniz sevin… Bir insan yapısı gereği sabit olamayacağı için yeryüzünde gerçek aşk olamaz. Hakiki aşk, yalnızca Allah’a duyulan aşktır. Allah ile olan aşkın açığa çıkabilmesi için küçük bir denemesini, kullar arasında tecrübe ediyoruz önce.

İbnü’l Arabî Hazretleri, Fûtûhât-ı Mekkiye adlı eserinin “İlahi Aşk” adlı bölümünde, on derece aşk sıralaması yapar. On merhale halinde ele alır. Bunun katları vardır. Aşk aslında, bu mânâda, bu sıralamadaki adlardan biridir ama tek değildir. Mesela “Hub” dediğimiz sevgi ile başlar, ileri derecelere doğru çıkar. Aşkın da üstü vardır. Aşkta kalınmaz. Aşk, âşık-mâşuk ikiliğini gerektirir, hâlâ ikilikteler, birlik yok hâlâ… Âşuk-mâşuk ayırımı kalkmamış hâlâ. Bu ikiliğin kalktığı hale “Tevhid” denir. Bu aynı zamanda, “Cem” halidir. Sûfîler, “Aşk ötesi, marifet makamları, hakikat makamları…” diye anlatırlar. Aşkta çok uzun süre kalınmaz, beşeri aşk da böyledir. Elli yıl aşkta kalınmaz, mümkün değil, bu patolojik bir haldir. Aşkın bir vazifesi vardır…

Nedir aşkın vazifesi?

İki ayrı parçayı birbirine doğru olan çekim kuvvetinin adıdır. Bu çekim, iki parçayı bir araya getirdikten sonra biter. “Evlilik aşkı öldürüyor.” sözü, meşhur bir sözdür. Doğrusu da budur. Evliliğe varıncaya kadar aşk, o evliliği kuruncaya kadar çok çalıştı. Sonra bir araya getirmeyi başardı ve evlilik oldu. Bununla birlikte artık aşkın vazifesi biter. Bu deyim, bazen yanlış anlaşılabiliyor. “Sevgi biter, saygı biter, muhabbet biter…” gibi anlaşılabiliyor. Gerçekten bu mânâda ise problem var demektir. Ben bunu kast etmiyorum. Evli olup uzun süre âşık kalınmaz ancak aşkın üstü olan marifet makamına geçilir. Bunun için birbirini seven çiftlerin sevgisi marifet kaynaklıdır. Oturmuş, yerleşmiş bir haldir, aşkın daha üstünde bir haldir. Bundan dolayı “Arif mi üstündür, âşık mı üstündür?” diye bir ayırım yaparsak, sûfîler arifi aşığın üstüne alırlar.

Günlük hayatın içinde, “Tasavvuf”a dair kelimeleri sıklıkla kullanmaya başladık. Siz de ”Tasavvufun yeniden keşfedilmeye ihtiyacı var ancak ‘Şimdilik’ kaydı ile kullanılabilir.” diyorsunuz. Bunun üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Tasavvuf tarihinin ilklerinden olan Cüneydi Bağdâdî’ye atfedilen, bazılarının ise Ma’rûf-i Kerhi’ye atfettiği bir cümle var. Bu cümle çok çok manidar: “Bizden evvel tasavvuf vardı, adı yoktu, yaşanıyordu. Zamanımızda tasavvuf yaşanmıyor ama adı var.” diye geçer.  Bu ta Cüneydi Bağdâdî zamanında söylenmişse, günümüze gelince siz artık karekökünü alabilirsiniz. Her şey çok fazla konuşuluyor. Tasavvuf bir ihtiyaç, tabii ki olacak. Başta ben olmak üzere çok fazla “Tasavvuf” demeye başladık. Ben bundan rahatsızım. Muhyiddin İbnü’l Arabî, bizim kadar tasavvuf demiyordu, yaşayıp gidiyordu, işine bakıyordu. Varlık hakkında konuşuyordu, bilgi hakkında konuşuyordu. Tasavvufi zevkin içinde erirsiniz, buna bağlı olarak da ürünler ortaya koyarsınız. Biz şimdi bu ürünleri ortaya koyamıyoruz ancak çokça kavanozu dıştan yalamak şartıyla “Tasavvuf” diyoruz. Bir ümidim var. Hani bir kişiye kırk kere “Deli” derseniz, adamı delirtirsiniz derler ya. Layık olmadan, bana da “Sûfî” diyorlar mesela. Ben de bu sayede bir gün, sûfî olurum belki ümidi içerisindeyim.

“Çok boyutlu bakabilen medeniyet kurar, zîra birleştirenler ancak birliğe erenlerdir!” diyorsunuz. “Birlik”ten bahsedebilir miyiz?

Tevhid, İslâm’ın çok önemli esaslarından biridir. Birleştirenlere “Muvahhidler” denir. Tabii, bu kolay bir şey değildir. Neyi birleyeceksiniz, Allah zaten bir… Gerçek arif birleştirendir. Alâka kurabilendir arif. Cahil, alâka kuramıyor, hiçbir şey ile irtibat kuramıyor. Cahil, bir irtibat kuramadığı için her şeyi ayrı ayrı değerlendirip kesrete düşüyor, şirke düşüyor. Muvahhid, varlıkta görünen her şeyin tamamını bire çıkarmanın mümkün olduğunu görüyor. Zevk ediyor, tevhid makamlarına çıkıyor, cem’ül cem makamına çıkıyor. O büyük toplantıya çıkıyor. Her şeyin cem olduğu hali müşahede ediyor. Böyle bir insan halkın arasına indiği zaman, “Biz birleştirmeye geldik, ayırmaya gelmedik” diyor Hz. Mevlâna gibi. Bu insanlar görüldüğü gibi birliği ontolojik olarak kendileri bizzat müşahede ediyorlar, ondan sonra da çevreye yansıtıyorlar.

Yine Hz. Mevlâna ne diyor: “Aynı gönlü paylaşmak, aynı dili konuşmaktan evladır.” Hepimiz Türkçe konuşuyoruz diyelim ancak herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. Burada, gönüllerin bir olması çok önemli… Ne yazık ki gönüller ayrı ayrı… Cuma namazında imam hutbede “Allahümme ellif beyne kulubil müslimin” diye Arapça dua eder. Duadan sonra hepimiz “Âmin” diyoruz lakin Arapça bilmeyenler, imamın ne dediğini anlamaz. Türkçe’ye “Allah’ım, Müslümanların kalplerinin arasını ülfet eyle.” diye çevirebiliriz. Ne kadar güzel bir dua ama söz olarak sadece ağzımızda kalıyor. Fiiliyatta ise herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. Onun için toplumsal birliği, toplumsal beraberliği de ancak doktrin olarak Tevhidi temâşâ edenler tesis edebilir.

Efendim, özel bir görevi ifa ediyorsunuz.  İslâm İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği Genel Sekreterliği göreviyle İran’da bulunuyorsunuz. Hizmet ehli olarak, çeşitli iklimlere gidiyorsunuz. Ülkemize bakacak olursak, yeni neslin “Anadolu Geleneği”nden uzaklaştığını görüyoruz. Bu konuya dair neler söyleyebilirsiniz?

Yanlışlar ve yanlışlarda ısrar etmeler, doğruyu perdeler. Şu an, gençler din adına öyle yanlışlara şahit olmaktalar ki… Bunlar cemaat bazında, tarikat bazında, siyaset bazında, iş ahlakı bazında olabiliyor. Dindarlardan öyle tecrübeler elde ettiler ki, bunun üzerine dinden, gelenekten soğuma oluşmakta. “Âlemde boşluk yoktur.” diye bir görüş vardır. Bir kere soğuma oluşmaya başladığı zaman da bunun yerine bir birtakım sahte ilahlar, sahte meşguliyetler hemen doldurmakta; nefsani, tamamen düşük seviyeli eğlence kültürü çok kolay ve cazip olduğundan dolayı gençleri hemen sarmakta ve kendilerine doğru çekmekte. Binaenaleyh ben gençleri çok suçlayamıyorum. Sizin vermiş olduğunuz eğitim, devlet felsefesi, siyaset felsefesi nedir? Bunu sormak gerek…

Hz. Mevlâna, Türk toplumunun neresinde? Eğitim felsefemizde Mevlâna ne kadar yer alıyor. Liselerdeki “Edebiyat Dersleri”nde, ozan Yunus Emre’den bir beyit koymayı kast etmiyorum. O, bir dil numunesi olarak konuyor. Bir düşünür, bir filozof olarak Yunus’un görüşlerinden istifade ile gençlerimiz, yaşlılarımız, insanımız yıkanıyor mu? Bu görüşlerle bir toplum inşa ediyor muyuz? Biz, siz… İki, üç kişi Mevlâna deyip duruyoruz ama sokakta bir kediye işkence eden insanlar var. Sokakta, Maltepe’de sabaha karşı beşte bir otobüs durağında yaşamakta olan engelli yani tekerlekli sandalye üstünde yaşayan ve evsiz, yaşlı bir insan öldürüldü. Hem engelli, hem evsiz, hem de yaşlı bir insandan söz ediyorum. 20 yaşlarında bir genç zevk için tabancayla öldürdü. Bu nedir? Bunun üzerine çok ciddi teolojik, psikolojik analizler yapmamız lazım.

Sormak isterim, ateş etmek bir zevk midir?

Bir genç zevk için atış hedefi olarak mazlum, zavallı bir garibanı nasıl seçebilir. Ateş ettiği kişiyi tanımadığını söylüyor. İçkili olduğunu, uyuşturucu kullandığını söylüyor. Bu ne demek? Bütün devlet büyükleri, bu konuya çok ciddi olarak eğilmeliler. Cemaatler, tarikatlar, yapılar, dernekler… Şu an, İslâmi dernek, vakıf adı altında on binlercesi var fakat hiçbiri toplumun ihtiyaçlarını tanımlayamıyor. Üç, beş kişinin fantezisi olarak kalıyor din. Yanlış temsillerle ne yazık ki, insanları soğuttuk. Bunun yanında Mevlâna’nın eserlerinin İngilizceye, Almancaya, Japoncaya tercümesiyle bizzat gittiğim, gördüğüm o ülkelerde insanların yaşantılarının değişimine dair hikâyeler dinledim. Uyuşturucu müptelalığından bile Mevlâna’nın beyitlerini okuyup kurtulmuş insanlarla karşılaşıyorsunuz.

Mevlâna bazı toplumlarda çalışıyor ama bizim toplumumuzda çalışmıyor. Neden çalışmıyor? Biz samimi değiliz, biz Mevlâna’yı ikonlaştırdık; pidesini yaptık, biblosunu yaptık. Mevlâna’dan istifade böyle olmaz. Bugün Batılı düşünürler olan Kant, Aristo, Platon üzerine binlerce enstitüler var. Konferanslar yapılıyor. Kant dersleri yapılıyor. Platon dersleri yapılıyor. Ben bizzat gittim, gördüm. Bunları devletler destekliyor. Samimi olmamız lazım, Mevlâna’ya şu an dünya çapında bir meyil olduğu için her önüne gelen siyaseten yakın gibi görünüyor. Bu ikiyüzlülüktür. Bunda bereket olmaz, kast ettiğim budur.

İzninizle tekrar görevinize değinmek istiyorum. İslâm İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği Genel Sekreterliği göreviyle yoğun bir tempoda çalışıyorsunuz. İslâm’ın ihyâ edilmesi için emek harcıyorsunuz. Edindiğiniz izlenimlerinizi paylaşır mısınız?

On yıldır yürüttüğüm diplomatik, uluslararası görev seçimle gelen bir görev. Buraya teklif edildim. Sonra beş adayın içerisinden, en çok oyu alarak seçilmiş oldum. Bu görevin son aylarındayım. Görevim tamamlandıktan sonra üniversiteme geri döneceğim kısmetse. Bu görev bana çok şey öğretti. Görev yerinin merkezi İran’da, Tahran’da. Bundan dolayı o ülkeyi daha yakından tanıma imkânına sahip oldum. 55 İslâm ülkesini sürekli gezmemiz gerektiği için İslâm dünyasını da Arabı, Afrikalısı, Asyalısı olmak üzere gözlemleme imkânı buldum. Halkları ve de yöneticilerini yakından gözlemleme imkânına sahip oldum. Hayatın reel politiğine dair bana çok şey öğrettiği kanaatindeyim. Öğrettiklerinin metafizik arayışımda bana katkı sağladığını söyleyemem maalesef… Yüksek irfan, yüksek hikmet sahibi insanlarla çok az karşılaştım.

Politika sahasında ikiyüzlüler, arkadaş satanlar, şovmenler, belirli kişilere yalakalık yaparak bir yere gelmişler. Gerçek mânâda donanımıyla, bilgisiyle, görgüsüyle, karakteriyle bir mevki elde etmiş kimselerden ziyade tamamen onun bunun pazarlaması ile bir yerlere gelmiş yetkililerle karşılaştım. Bunların üç sene sonra yerinde olmadığını görmekteyim çünkü hemen değiştirmekteler. Bir gördüğümü bir daha görmüyorum. Bu da Gelenek oluşmasına mani oluyor. İslâm ülkelerinin gelenekte olduğu gibi adalet esaslı, ilm-i siyasete ihtiyacı var. Ondan çok uzaklara düştüler. Hiç olmazsa uluslararası demokratik insan haklarına, ifade özgürlüğünün belirli standartlarına kavuşmuş, ileri medeni ülkeler formatına gelseler. Benim idealim, kendi tarihlerinde olan “Medinetü’l Fazıla”ya gelmeleridir fakat ondan o kadar uzaklar ki… Arap dünyası bugün ne Farabîyi tanır, ne İbni Sina’yı tanır ve ne de İbnü’l Arabî’yi tanır; hiçbir şekilde gelenek ile bir alâkaları kalmamıştır. Adları Müslüman olan ama İslâm geleneğine ait olmayan bir tür zombiler var şu an. Bu iş tecrübesinden olumlu izlenimler edinmedim maalesef. Ne yazık ki, İslâm dünyası üzerine duyduğum kaygılarımı artıran izlenimler edindim. İrfan ve îzan seviyemiz çok düşük. Birbirimizi hoşgörü ile anlama noktasından çok uzaklardayız.

Efendim, söyleşiyi sırlarken sizden umuda dair birkaç söz duymak isteriz.

Ümit ediyorum ki, bu “Fetret Devri” geçecektir. Bize yol gösterecek olan bilgeler, arifler yeniden keşfedilecektir. Yeni nesiller onları keşfederek, okuyarak, sonra özümseyerek geleneğe yeniden ulaşacaktır. Arı bütün çiçekleri dolaşır, önce onlardan usâre toplar, alır. Sonra bal olarak sunar. Bal bir şeyin sonucudur. Tatlı, lezzetli, o şifalı denilen balın bir öncesi vardır. Yani arı çıkıp dolaşmadan, bal olmaz. Dolayısıyla ümit ederim ki ariflerimizi okuyarak, özümseyerek bunlar üzerinde görüşler sergileyerek, önce bunu özümser, sonra da bunun doğal sonucu olarak tatlı, güzel ballar ortaya koyarız diyorum. Buna da “Hitâmuhu Misk” olsun diyelim. Bal olsun inşallah.

İnşallah efendim… Yoğun çalışma programınıza rağmen bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz.

*İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği (İSİPAB)13. Konferansı kapsamında birliğe yeni genel sekreter seçildi. Senegal Meclisi temsilcisi Muhammed Kureyşi Niyas, İSİPAB yeni Genel Sekreteri oldu. Birliğin genel sekreterlik görevini 2008 yılından bu yana Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç yürütüyordu.