DEM-I

DEM-I

  Gören sanır ki safâdân semâ-ı râh ederim                                                             Döner döner bakarım kûy-i yâre âh ederim

                                           Esrar Dede

Soracağımız soru: Yâre vuslat mı daha güzeldir yoksa kûy-ı yâre bakmak mı?

İmam-ı Âzam Ebu Hanife hazretleri, Medine’yi çok sever, sık sık ziyaret edermiş. Son ziyaretlerinden birinde kendisine şu soru yöneltilir: “Ey imam, sen burayı çok seviyorsun, biz de Medine halkı olarak seni çok seviyoruz. Sana burada bir ev yapsak da sen de burada yaşasan nasıl olur?” İmam-ı Âzam hiç beklemedikleri bir cevap verir onlara: “Medine’de oturup Kûfe’yi özlemektense Kûfe’de oturup Medine’yi özlemek isterim…”

Bir şehri, bir yâri, bir dostu özlemek, onun hasretini çekmek ne büyük bir devlettir!

Hatta öyle bir nimettir ki bu hasret; hasretini çektiğin şeyden de üstündür. Bizim medeniyetimiz tam olarak buralarda gizli. Mücerret bir mefhumu, mücessem bir mefhuma üstün kılmışız. Hasret, vuslattan güzel; hüzün, neşeye galip; cefa, sefadan kıymetli…

 Künc-i mihnette rakîbâ bizi tênhâ sanma                                                                  Yâr ger sende yatursa elemi bende yatur

                                      Bağdatlı Rûhî

Bağdatlı Rûhî’ye kulak verelim: “Ey rakibimim, sevgili senin yanında yatıyor diye sevinip bizi çekildiğimiz bu mihnet köşesinde yalnız zannetme. Yârim seninle yatıyorsa da elemi benimle yatıyor. Ve aşk; elemden ibarettir…”

Ve aşk; elemden ibarettir…

Sevgilisinin yanında olmasından çok sevgilisinin elemini yanında olmasını tercih eden bir şairimiz var bizim.

Nice kanunlar, fermanlar mühürlemiş Fatih Sultan Mehmet Han, şair Avnî olarak karşımıza çıktığında da “Aşkın Kanunu” isimli bir gazel mühürlemiştir bizlere. Bu gazelde aşkın ne olduğundan ve aşığın nasıl olması gerektiğinden haber veriyor bizlere:

Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup                                                           Gözlerinden akan anun yaş yerine kan olup

                                                      Avnî

Aşkın kanunu madde 1 / fıkra 1: Âşık, ayrılık acısıyla ağlamalı. Yani âşık; kavuşamamalı, hasret çekmeli. Vuslat aşkı öldürür, hasret aşkı yaşatır.

Aşkın kanunu madde 1 / fıkra 2: Âşık dediğin normal ağlarsa da kabul değil. Gözlerinde yaş yerine kan akmalı. Âşık dediğin kan ağlamalı.

İçi kan ağlayarak mütebessim olanların sanatıdır bizim medeniyetimiz. Hüznü sevincine galip gelenlerin sözleridir bizim şiirimiz. Bela deyince aklına “Bezm-i Elest” gelenlerin hatıralarıdır bizim hikâyemiz.

Dilde gam var şimdilik lutf eyle gelme ey sürûr                                                   Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne

                                                          Râsih

“Gönlümde gam var, keder var. Ey sevinç lutf eyle de gelme! Çünkü bir evde misafir misafir üstüne gelmez.” Duygularıyla söyleşen, gamı sürura tercih eden, kalbini hâne-i ilâhi olarak gören bir şair ve böyle daha nice şair yetiştiren bir medeniyet…

Bir benzer beyitte tabii ki Ahmed Paşa’dan geliyor aklımıza:

 Kondu Ahmed hâne-i dilde belâ vü derd ü gam                                                          Bir ciğer biryân yeter mi bunca mihmân andadır

“Ey Ahmed; gönül evine misafir olarak bela geldi, dert geldi, gam geldi. Ne mutlu sana… Lakin tek çekincem: Sende kebap olmuş bir ciğer var yalnızca, yetecek mi bunca misafire bu kebap?”

İçimizi dökme zamanıdır diye düşünüyorum:

Mefhumların anlam değişikliğine zorlandığı, değişmeyenlerin silinmeye mahkum edildiği, insan zihninin kodlarıyla oynandığı bu çağda şiirimize, dilimize, kelimelerimize sahip çıkmak çok ciddi ve fevkalade mühim bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu omuzlara yüklenmek, yapamıyorsak yüklenenlere destek olmak bu medeniyete olan borcumuzdur. Bütün bir medeniyetin savunulucuğunun sorumluluğunu omuzlayanları birer -af buyurun- amele gibi görmek ise bu medeniyete ve bu vatana en büyük ihanettir. Tek tesellimiz: Bu vatana hizmet de ihanet de hiçbir zaman karşılıksız kalmamıştır ve kalmayacaktır…