DERMAN MI DERT Mİ?

DERMAN MI DERT Mİ?

Derman filmi, 1983’te en iyi kadın oyuncu başta olmak üzere dört altın portakal kazanmış, Karlovi Vary Film Festivali’nden de bir ödülle dönmüştür. Diyalog çok az ve sıradan, olay örgüsü durağan ve tesirsiz olmasına rağmen bu filmi sinema tarihimizin klasikleri arasına sokan şey semboller ve çağrışımlardır. Derman’daki sembollerin, çağrışımların film akışına tesirini dikkatlerinize sunmaya çalışacağım.

Her şey bembeyaz karları aşarak gelen kırmızı bir köy minibüsü ile başlar. Kırmızı her ne kadar şehvet ve aşkın rengidir dense de özünde kanı, ölümü barındırır. Filmin ismi ile tezat olan bu çağrışım, seyircinin tansiyonunu ve beklentisini yükseltmeyi başarır. Buna bir de henüz birinci dakikada kırmızı minibüsün kara batması eklenince tahayyül âlemimize derin çizikler atılmış olur.

Hülya Koçyiğit filmlerini iki ana kolda tasnif mümkündür. İlkini; Kerime Nadir romanları çizgisinde duygusal, zayıf oyunculuk ama yoğun keder takviyesi ile şekillenen filmler diye nitelendirebiliriz. İkinci kısım ise -Türkan Şoray’ın da yaptığı gibi- köye sırtını yaslamış gerçekçilik-süreklilik esasına dayanan filmleri içerir. İşte bu filmlerden biri de Derman’dır. Başroldeki erkek “İlk filmlerimi asla izleyemiyorum.” diyerek kendi oyunculuğunu zamanın tarafsızlığı ile eleştiren Tarık Akan’dır ve beyaz karlı dağların hâkimi bir kaçak rolünün hakkını fazlasıyla vermiştir.

Kırmızı minibüse geri dönelim. Burada bir diyalog araçla birlikte akıp ilerlemektedir. Gelgelelim iki kişiye ait konuşmalarda kadının değil, sadece erkeğin(şoförün) sesi işitilir. Bunu; erkek egemen coğrafyaya yolun başında bir gönderme, başlangıç çatışmasının etkisini kıracak bir çatışma kurmaktan kaçınma gibi nedenlere bağlamak mümkündür. Şoförün şu söyledikleri, kadının gittiği yerle ilgili merakları törpülemekte ama aynı zamanda zor şartlarda yaşanacaklar hususunda kaygı ve merhamet duygularını ateşlemektedir.

  • Kura çekecek başka yer bulamadın mı?
  • Bu dağlar hayırsızdır.

İlk çatışma yine filmin ilk dakikalarında yaşanır. Minibüs aniden durur. Bir yolcu mu beklenmektedir, saldırı yahut arıza mı vardır? Şoför sessiz olunmasını ister. Kamera karla kaplı bembeyaz kadrajda sol taraftan çıkıp da gelen bir kara noktaya odaklanır. Merak, endişe hatta korku dolu bakışlar adamı ve onu takip eden kangal köpeğini seçer. Bıyıkları dahi donmuş bir adam yaklaşmaktadır. İnsanın içine işleyen film müziği bu yavaş karşılamayı daha etkili kılmak için yardıma yetişir. Kırmızı minibüs kadrajı tam ortalamak üzereyken filmin ilk düğümü de atılmış olur. Bu adam ve kadının sessiz ve manası tam okunamayan bakışmaları filmin bitiminde gerçekçilik ve süreklilik maceramızda yerine oturur.

Kadının kura çekerek buraya geldiğini belirten ve bize ipuçları veren şoför şimdi de bu iri, güçlü ve tekinsiz adamın Avcı Şehmuz olduğunu öğretir. Bir de sıfat kullanır: “yiğit”. Köye vardıklarında kadının karşısında bulduğu, bulacağı insan profili hususunda ilk hareket tokalaşmak için uzanan ve havada kalan elidir. Burada adı Mürvet olan kadının ebe olduğunu ve Aladağ’a gideceğini öğreniriz. Beyaz atların çektiği, çan sesleri ile ilerleyen arabanın sürücüsü Ebe Mürvet’e dönüp bakar. Bu bakışla beraber filmdeki ikinci yolculuk ve ilerleyişte aşk kırılması ilk çatlağını vermiş olur. Burada pek gerek olmamasına rağmen Rıfat Ağa ile ilgili bir düğüm atılır. Film boyunca gerekliliğine inanmadığım bu düğüm; köy insanının hepsi iyi niyetli değildir kavilinden yola çıkıp ağalık statüsünü dövmek için yerleştirilmiştir ve sobaya atıldığında sığmayan iri, çaltaklı bir kütük gibi yansın da bitsin beklentisi oluşturur.

Filmde; Mürvet’in konuk olduğu evdeki gelinin entarisinin, çaydanlığın hatta çay bardağının dahi çiçekli oluşu film boyu çetin kara kışı görecek seyircinin içine umudu sunar. Şehirden gelmiş bu kadını merakla izleyen köylüler ise hem çaresizliği hem merakı hem de dermanı simgeler.

Evin gelini eline çay verdiği Ebe Mürvet’in takılarını inceleyip kendi takılarını da ona gösterir. Bu bir mukayesedir ve kadınlar arasında süregelen çetin rekabetlere masum bir göndermedir. Ayrıca evde, devamlı gülümseyen iki çocuğu sorar. “Sizin mi?” Yanıtı hem baba hem dede verir. Bu da sahiplenme ve yaşam şeklindeki hiyerarşiyi sergiler. Sofra başına oturan Ebe Mürvet radyoyu açar. Radyoda: Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları kitabından bölümler sunulacağı bildirilir. Aile birlikte uyuyacağı odada lamba söner.

Renkler, ışıklar, şekiller, sesler, kadraj ve kamera hareketleri ile bambaşka bir dil kuran sinemada karanlıktan aydınlığa çıkış ekseriyetle biten bir süreci bunun yanında da yeniden başlama umudunu simgeler. Leylek işlemeli perde açılır. Leylek göç simgesidir. Beş leylek aile fertlerini bir ayrı leylek ise ebe Mürvet’i, doğmamış bebeği hatta Tahsin’i hatırlatır. Çocuğun, ebenin çantasından alıp çaldığı düdük sesi ile hareketlilik başlar. Beş karış olan kardan haber veren dede konuğun yüzüne bakmamak için sırtını döner. Az sonra odaya giren Tahsin ise kadının ipek çorap giymekte iken güzel bacaklarının çıplaklığını görür. Tahsin odadan mahcup şekilde kaçar gibi çıkarken Mürvet’in “Günaydın Tahsin kardeş…” sözü ile kafamızda bir soru işareti oluşması engellenir ve meydan Şehmuz’a bırakılır.

Sevgili sana bu satırları, Ağrı’nın Yakınca köyünden yazıyorum. Üç gündür kar yağıyor. Yollar kapandı. Tayin edildiğim yere henüz varamadım. Belki yolu açan bir dozer çıkar gelir beni kurtarır. Ne yapsam ne etsem üşüyorum, üşüyorum sevgili.” diye başlayan mektupla meydandan Şehmuz da çekilir. Mürvet’in ulaştıramayacağını bilse dahi mektuplar yazdığı, geride bıraktığı bir sevgilisi vardır. Şehmuz ve Mürvet düğümünün aşk ile ilgili olmayacağını sezdiren ve merak unsurunu daha yukarı taşımayı başaran yönetmen, Şehmuz’u yerden yaptığı çekimle kapıdan sığmayan koca cüssesini olduğundan da heybetli gösterme isteğinde başarılı olur. Kadrajın ortasına, tek kırma tüfeği ile yerleşen Şehmuz’un acı öksürükleri acizliğini vurgular. Mürvet’e yönelttiği derin bakışları bu öksürük yüzünden sekteye uğrar. Kırılgan, üşüyen Mürvet ise çantasından çıkardığı ilaç ile ona derman olur. Esasında burada Mürvet ile Şehmuz arasında şifaya dayalı bir yol açılır.

Filmin 20.20’deki sahnesinde Şehmuz pencerenin dışında olmak kaydıyla Tahsin ve Mürvet aynı kadrajda bakışırlar. Ayıdan, kurttan korkmadığı söylenen yiğit Şehmuz’un her insanın çıkmayı amaç edindiği basamaklarda düşüp kalktığı, kırılıp onduğu esası gereği amansız ve gizli bir korkusu olduğu sezdirilmiş olur.

Filmin karanlık noktalarında, Ebe Mürvet’in hemen dibindeki yatakta doğumu yaklaşmakta olan karısı ile sevişmek için ısrarcı olan Tahsin, aslında sürükleneceği felaketi de yansıtır. Ebe Mürvet’i arzulamaktadır. Güzel koktuğu iltifatıyla yaklaştığı karısının da durumu anladığını fark ederiz. Karısı sorar: “Benden güzel mi?”

Mürvet eve yaralı dönen Tahsin’in yarasını tımar ederken Tahsin, Mürvet’i koklar. Acısını dahi hissetmez bu içinde oluşan hoşlukla. Yine kaçar gibi odadan çıktığı sırada elinde tezek leğeni ile karısı kadraja girer. Seyircinin vicdanını burkan bu sahnenin ardından gelin, açılmış leylekli perdenin yamacından dışarı umutla bakıp: “Kar durdu, artık gidersin ha…” der. Kocasının etrafındaki tehlike böylece ortadan kalkmış olacaktır. Tahsin’in sızılı bakışı ile bu havada gitmenin mümkün olmayacağını vurgulayan Şehmuz’un bakışı art arda iki kadraja sığar. Mürvet’in ısrarları ile ilk gidiş yolculuğuna çıkılır; ama başarılı olunamayacak, Şehmuz dahi kar fırtınasına kafa tutamayacaktır.

Filmde selamlaşmalarda süregelen tutarsızlık “Günaydın, Tahsin kardeş…” diyen Mürvet’in “Aleykümselam…” yanıtını alması ile sürer. Bu aynı dili konuşamamayı yahut farklı duygular taşımayı yansıtmak için yapılmış olabilir. Hep ara ara, kısa kısa cümlelerle dinlediğimiz Şehmuz’dan dem vurulur yine ki Şehmuz’un mekânları aşan kanatları olduğu izlenimi ile efsanelere evrildiği sezdirilir.

34.33’de “Dermannnnn…” feryadı göstermektedir ki filmin ikinci süreci başlamaktadır, çünkü Ebe Mürvet için ilk görev zamanı gelmiştir. Dört köşeye konan gaz lambalarının ışığı yeni bir canı aydınlatır. Karanlığın aydınlığa dönmesi anlamına da gelen bu sembolle kocakarıların elinden kurtulup da ilme koşan insanları gösterme zamanıdır. Mürvet’in elindeki şırınga ağa ile münakaşasının simgesi olacak ve Mürvet’in tavrındaki isabeti seyirciye kabul ettirecektir. Cana can armağan edilişi âdeti gereği bir hindi hediye alan ebe Mürvet karlı bayırda kara bir nokta olan Şehmuz’u görür. Doğum defterine ilk kaydı düşen Mürvet Derman köyde kalmaya karar verir. Onun için kendi elleri ile ev kuran köylülerin neşesi görülmeye değerdir. Evinin tuvaletini kesilmiş kar kalıplarından yapan Şehmuz’u; yüreğinin derin buzlarını erittiğinden habersizce aniden öpen Mürvet, köylülerin doktoru kabul edilmiştir ve sevgilisine ikinci mektubu yazar. Burada Şehmuz’u öpmesinin altında bir neden arayışının önüne geçen yönetmen, yakında gazın biteceğini ve karanlıkta kalınacağını mektuba ekletir. Ardından Şehmuz var diyen Mürvet’in güven yönelimini de sergilemiş olur.

Müzik şenlenir, Şehmuz ak bir atın peşinde… Neşe yerinde… Güreş tutmaktan yorgun düşen köpek yere uzanmışken görür yaklaşan Mürvet’i Şehmuz ve o bakışlar aslında tüm hislerini sergiler. Sorar “Senin sahibin yoktur?” ve ilk merak düğümü çözülür. Mürvet’i bekleyen bir doktor sevgili vardır. Oradan hızla uzaklaşan Şehmuz’un kaçak olduğunu da türkü söyleyen jandarmalardan saklandığı an anlarız. Silah ateşlenir. Şehmuz Mürvet’e armağan etmek için bir yaban keçisi vurmuştur.

Çözülmeye giren filmde çocuklarla kardan adam yapan Mürvet’in bu masum sahnesinden sonra bir münakaşa sahnesi ortaya çıkar. Daha evvel de değindiğim gibi filme zorla sıkıştırılmış bir sahne olan ağa ve cehalet çatışması sahnesinde, Hülya Koçyiğit’in uyumlu, başarılı ve sade oyunculuğunun ham kaldığı da göze çarpar.

Mürvet Derman’ı kurtaranlar arasında Şehmuz ve Tahsin de vardır. Geri dönüşte yaptığı kardan adamın yıkılışına ve buna da ilahi bir anlam yüklenmesine şahitlik eden Derman’ın ağa hakkında soran köylülere ağanın cahilliğini vurgulaması alt perdeden kardan adam kıran Yakınca köylülerini şamarlar. Mürvet’i acı bir aşk düğümü daha beklemektedir. “No’lur bana kardeş deme, diline kurban kardaş deme… Sana yakınlığım kardaştan, kardaşlıktan da öte… Sana gönül düşürmüşüm. Bana can de, Tahsin can de…” diyen Tahsin aşkının kanıtı olarak Eleşkirt’e gaz almaya gider. Bu karanlığın aydınlanması, yürekte gizli bekleyen aşkın ifşası anlamına da gelir. Hep Şehmuz gibi yiğit olmak isteyen Tahsin’in eline bir fırsat geçmiştir. İşte o anda hamile karısı, iki evladı dahi bu yasak sevdayı dinlemektedir. Bu maceranın sonu ne yazık ki korkunç olacaktır.

Şehmuz’un hayatını ağzından dinleme şansımız nihayet olur. Şehmuz’un yanarak ölen karısı ve altı çocuğunun intikamını aldığını ve bu yüzden kaçak olduğunu öğreniriz. Aşk ile ölüm tarifi iç sızlatan bir tansiyona yükselir: “Ölürsem seni bi’ daha göremem diye korkarım Derman.” Şehmuz’un bu sözü ardından filmde gebe gelinle ebenin bir araya gelmesi ile hep beklenen doğum sahnesine sıra gelmiştir. Ölüm mü yaşam mı kazanacaktır ya da yüzyıllar boyunca hangisi daha ağır basar kederde? Bahar gelini, yaşatmak için hastaneye götürmek şarttır ve çıkılacak bu yolda ölecekler mi yoksa hep birlikte doğacaklar mı?

Tarık Akan’ın muhteşem bakışları ile renk kazanan sahnelerin yanında Hülya Koçyiğit’in gülüşü de umudun devamı, hayatın deveranını yansıtır. Ayrıca Talat Bulut’un karlar kadar beyaz dişleri, Nur Sürer’in ekseri yazması ile kapalı ağzı da birbirini isabet almış birer simgedir. Yollar açılmakta iken her çilenin de ömrü olduğu, karların da acıların da vakti geldiğinde eriyeceği verilen alt mesajlardandır. Doğan büyür, büyüyen ölür, kesilen daha gür çıkar. Özgürlük ancak vicdan rahatlığıdır. Akılda son kalan simge, Şehmuz’u bekleyen yegâne dostu köpeği; son kalan renk, demir parmaklıklar gerisindeki Şehmuz’un gözlerinden akan bakışı güçlendiren yeşildir. Sevdada yitiren yiğidin kendisine gönül düşürmeyen kadından cayışı asıl yiğitliktir. Yiğitlik sıfatının bu tam karşılığı, Mürvet’in ağlayan gözlerinin acı kahvesinde asılıp kalır.

Adı: Derman.

Yayım yılı: 1983.

Yönetmen: Şerif Gören.

Hikâye: Osman Şahin.

Senaryo: Ahmet Soner.

Müzik: Yeni Türkü Grubu.

Oyuncular: Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Talat Bulut, Nur Sürer.