Destanlarımızda Bozkurt

Destanlarımızda Bozkurt

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk Edebiyatında da ilk ürünler destanlar oldu. Destan kelimesi, halk edebiyatı geleneği içerisinde birden fazla nazım türünde kullanılıyor. Türk’ün ve Türk ulusunun varoluşunu, var olma çabalarını anlatanları, diğerlerinden ayırmak için “Mitoloji” terimini kullanmaktayız. Buna yabancılar “”epope” diyorlar.

Destanlarımızı, Türklük bilincinde köklü etkiler bırakmış halkın usunda ve yüreğinde yaşatma yeteneğiyle  ortak sembol ve anlatımlarla katlanmış şiirsel öyküler olarak tanımlayabiliriz.  Bu nedenle mitolojide tarihî gerçek aramak yanlıştır. Ancak, onlarda olaylar ve kahramanlar Türk’ün ortak bilinçaltı, vicdanı istekleri, beklentileri, doğruları ve değerleri ülküleşmekte…

Türk mitolojisi, evrenin, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, ulusumuzun doğuşu, devletlerinin kuruluşu gelişmesi, zaferi ve yenilgileri gibi birçok konuyu içerdi.  Onlar, tarihimizin ilk çağlarına, tarih öncesinin karanlıklarına kadar uzanmaktaydı.. Türk’ün yaşantısında önemli yer tu­tan olayları, zengin düş gücü katkılarıyla süsleyip bezeyerek çevreye sunan halk sanatkârları,  çok kere bunu bir saz eşliğinde seslendirdi.  Sözlü gelenek içerisinde kuşaklar boyu dilden dile aktarıldıkça değişmiş, zenginleşmiş ve ulusal niteliği belirgin çizgilerle ortaya çıkmıştı.

“Alper Tunga”  “Şu”, “Saka”, “Hun” “Bozkurt”, “Ergenekon”, “Göktürk”, “Uygur” “Türeyiş” gibi birçok destanların adlarını sayabiliriz. Bu örnekler içinde kurt, daha doğrusu Bozkurt motifinin önemli bir rolü olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin Bozkurt destanında kurdun yerine göz atabiliriz:

«Günlerden bir gün Ay Kağan’ın gözü parladı; doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök. ağzı ateş gibi kızıl, gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden da­ha güzeldi. Anasının memesinden ilk sütü emdi ve bir daha em­medi. Çiğ et, çorba ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı, kırk gün sonra büyüdü, yürüdü, oynadı, ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan başa tüylü idi. At sürüleri güder, ata biner, av avlar­dı. (…..) Oğuz Kağan çok başarılı avlardan sonra karanlık basınca Tanrı’ya yakarmaya başladı. Bu sırada şöyle bir olayla karşılaştı:

Gökten bir ışık indi; güneşten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki o ışığın içerisinde bir kız var, yalnız oturuyor. Çok güzel bir kızdı, alnında ateşli ve parlak bir beni vardı. Kutup yıldızı gibiydi. Oğuz Kağan bu kızı aldı. Ondan üç oğlu oldu: Kün (Gün), Ay, Yültuz (Yıldız).

… Oğuz Kağan yine bir gün ava, gidince göl kenarında bir ağaç gördü; bu ağacın kovuğunda bir kıza rastladı. Bu çok güzel bir kızdı, gözleri, gökten daha göktü. Saçı ırmak gibi dalgalıydı, dişleri inci gibiydi. Oğuz Kağan bu kızı da aldı, ondan da üç oğlu oldu: Kök (Gök), Tağ (Dağ), Tengiz (Deniz)…”

Destanda daha sonra Oğuz Kağan müca­delelerine başlar. Bu mücadele içinde her zaman en zor anında gök yeleli Kurt imdadına yetişir. Bazı örnekler verebiliriz:

«…Urum Kağan Oğuz Kağan’ın emirlerini dinlemezdi, onun ardından gitmezdi . Ben onun sözünü tutmam! diyerek emirlerine bakmazdı. Oğuz Kağan gazaba gelerek onun üzerine yürümek istedi; bayrağını açarak askerleriyle üzerine yürüdü. Kırk gün sonra Muz Tağ adında bir dağın eteğine geldi. Çadırını kurdu. ve sessizce uyudu. Tan ağarın­ca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi; o ışıktan gök tüylü ve gök yeleli bir kurt çıktı. Bu kurt Oğuz Kağana: «Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun, ben de senin önünde yürümek isterim!» dedi. Ondan sonra Oğuz Kağan çadırı dürdürüp ve gitti, gördü ki, askerlerinin önünde gök yeleli ve gök tüylü büyük bir erkek kurt yürümektedir ve kurdun, ardı sıra ordu gelmektedir. Gök yeleli ve gök tüylü bu büyük erkek kurt bir kaç gün sonra durdu, Oğuz Kağan da askerleri ile durdu. Burada İdil Müren adında bir deniz vardı. Bu İdil Müren’in kenarında bir kara dağın eteğinde savaş başladı. Okla, kargı ile ve kılıçla vuruştular. Asker arasında vuruşma şiddetli oldu. Oğuz Kağana yenilen Urum Kağan kaçtı.

Oğuz Kağan birçok başarılardan sonra bir gün yine Bozkurt’u görür:

«.. .Oğuz Kağan yine gök yeleli erkek kurdu gördü, o kurt Oğuz Kağan’a: -Şimdi Oğuz, sen askerlerinle yürüyüşe geç, halkı ve beylerini götür, ben önden yürüyerek sana yol gösteririm, dedi. Tan ağarınca Oğuz Kağan gördü ki, erkek kurt askerin önünde yürümektedir. Oğuz sevinçle ilerledi… Yine bir gün bu gök yeleli erkek kurt durdu, Oğuz Kağan da durdu ve çadırlarını kurdurdu. Yine vuruşma oldu ve Oğuz Kağan kazandı. Ondan sonra yine bu gök yeleli erkek kurtla Hint Tangut ve Suriye taraflarına yürüdü. Pek çok vuruşmalardan ve pek çok çarpış­malardan sonra oraları aldı ve kendi yurduna kattı. Onları yen­di. kendisine tabi kıldı.» .

Daha sonra, Oğuz Kağan’ın nazırı olan ak saçlı ihtiyar Uluğ Türk bir rüya görür, bunu kağanına anlatınca Kağan:

-Ey oğul­larım, ben çok yollar aştım; çok vuruşmalar gördüm, çok kargı, çok ok attım. Atla çok yürüdüm; düşmanları ağlattım, dostları güldürdüm. Ben Gök Tanrıya borcumu ödedim. Şimdi yurdumu size veriyorum!» diyerek memleketi çocukları arasında pay etti.

Gök Türklerin Bozkurt destanının Çin kaynaklarında iki şekli var: Birinde Türklerin Kapangu isimli hükümdarlarının kardeşi kurttan doğmuştu. Onun için bu çocuk Tanrısal bir kudrete sahipti. Rüzgârlara, yağmurlara hükmedebilirdi. O genç Türk neslini çoğalttı. Onun oğlu da babası gibi hükümdar oldu.  Kendisine Türk adını, çocuklarından birine de Ase­na adını verdi. Kurt motifi Ergenekon’dan, Uygurların Yaratılış Efsanesine kadar birçok anlatıda da bulunuyor.