DİPSİZ

DİPSİZ

Üç kardeştiler. Askerden yeni gelmişlerdi. Hasan ile Hacı Ahmet’in kaderine Çanakkale, Ali’nin kısmetine Yemen çıkmıştı. Şarapnel isabet eden sağ elini kullanamadığı için köyüne gönderilen Hasan en büyükleriydi. Ortanca kardeş Hacı Ahmet, dört yıllık esaretin ardından ömür boyu bacağında taşıyacağı kurşunlarla dönmüştü. Mondros Mütarekesi imzalanınca mecburen terhis edilen Ali, şehit düşmediği, en azından ağabeyleri gibi gazi olamadığı için hayıflanıyor; “7. Orduda Mustafa Kemal Paşa’nın askeriydim. Halep’te çetin çarpışmalara katıldım.” diyerek övünüyor, kendini böyle teselli ediyordu.
Üç yiğit kardeş, karşılarına çıkan yeni vatan görevini bir an önce yerine getirmek için sabırsızlanıyor, geçmek bilmeyen dakikaları sayıyorlardı. Vakit gece yarısı olduğunda ayaklandılar. Tam merdiveni inmişlerdi ki, mavzerini Hasan’a uzatan Ali samanlığa koşturdu. Biraz sonra “Zülfikar’ım” dediği harp ganimeti kılıcıyla çıkageldi. Hacı Ahmet kuşağındaki kamayı kontrol etti. Şimdi çıkabilirlerdi.
Toprak damlı taş evlerin arasından ruh gibi süzüldüler. Biraz sonra ulaştıkları karakolda, önceden tembihli nöbetçi Ferhat Onbaşı hariç herkes uyumuştu. Kapıda beliren üç kişiyi sessizce odaya alan Ferhat, etrafı kolaçan etmek üzere dışarı çıktı.
Üzerindeki kıyafetleriyle leş gibi yatmakta olan komutan, postallarını bile çıkarmamıştı. Makam sandalyesinin minderini alarak kurbanına sessizce yaklaşan Hasan aniden bastırdı. Nefes alamayan, üzerine abanan dev cüssenin altında debelenmeye bile mecali kalmayan sarhoş komutan kısa sürede kendinden geçmişti.
Vakit kaybetmeden çıkmalıydılar. İki metreye yaklaşan iriyarı cüssesiyle baygın komutanı bir çırpıda omuzuna atan Hasan diğerlerine işaret etti. Karakolu sessizce terk edip Efrenk deresine yöneldiler. Önlerinde bir kilometre kadar yol vardı. Eylül ayında suyu epeyce azalan derenin karşı yakasındaki Ciyaklı Obruk, koca ağzını açmış hain komutanı dipsiz midesine indirmeye hazırlanıyordu.
Taşıdığı şerefli üniformanın içinde yapmadık rezillik bırakmayan, üstelik Fransız ve Ermeniler hesabına çalışan Yedek Teğmen Ahmet Refik için her şey bitmek üzereydi. Üç babayiğidin sırayla taşıdıkları hain bir ara kendine gelir gibi olmuş, “Seni cehenneme canlı canlı yollayacağım şerefsiz.” diyen Ali, adımlarını hızlandırmıştı.
Obruğa ulaştıklarında Zülfikar’ını Hacı Ahmet’e uzatarak “Bu şerefi bana verin.” diyen Ali, omuzlandığı gibi boşluğa bıraktı haini. Ancak ummadığı bir durumla karşılaştı. Gözlerini fal taşı gibi açan komutan, can havliyle bileğine yapışmıştı. Düşmek üzere olan Ali, “Abi, kes şu şerefsizin kolunu!” diyerek ünleyince Hacı Ahmet var gücüyle indirdi kılıcı.
Derinliklere süzülen Ahmet Refik’in feryatlarıyla uyanan kuşlar hep birden ciyaklamaya başlamışlardı. Karanlıkta daha da genişmiş gibi görünen obruğun ağzı, uçuşan kuşların kanatlarına vuran ay ışığıyla aydınlanırken olduğu yere çöken Ali, oluk oluk kan boşalan bileğini sağ eliyle mengene gibi sıkıyordu.
Yanlışlıkla kardeşinin bileğini kestiğini anlayan Hacı Ahmet, “Ne yaptım ben!” diyerek gözyaşı dökerken Hasan çoktan göyneğini yırtmıştı bile.
“Kendine gel. Çabuk düzgün bir dal parçası bul!”
İlk şaşkınlığı üzerinden atan Hacı Mehmet denileni yaptı ancak elindeki dal parçasıyla öylece duruyordu. Artık sinirlenmeye başlayan Hasan, hırıltılı bir bir ses tonuyla uyardı:
“Ne duruyorsun, göynekten bir parça kopar da bileği sıkıca sar!”
Nutku tutulan Hacı Ahmet sanki Çanakkale’de hiç bulunmamış gibi davranıyordu. Tüm bildikleri kafasından uçup gitmişti. Verdiği direktiflerle turnikeyi tamamlatan Hasan, kanamayı kısa sürede durdurdu. Aslında bu yöntemi onlarca kez gören, hatta şarapnel parçası isabet ettiği için dizinden aşağısı kopan arkadaşına bir kez de kendisi uygulamak durumunda kalan Hacı Ahmet, içinde bulunduğu ruh hali nedeniyle iyice sersemlemişti.
Kanama durunca biraz olsun rahatlayan Ali, pişmanlık dolu çaresiz gözlerle kendisine bakan ağabeyini sakinleştirmeye çalıştı:
“Üzülme ağabey. Hep size imrenir, gazi olamadım diye hayıflanırdım. Bak. Artık ben de gaziyim.”
Kardeşine sımsıkı sarıldı Hacı Ahmet. Hasan da onlara katıldı.
Obruğun ağız kısmında kaynaşan kuşlar, spazm geçiren midenin dışarı atmaya çalıştığı zehirli bir safra gibi gökyüzüne hücum ediyor, ortalığı dolduran ciyaklama sesleri, mide ağrısı çeken bir hastanın inlemelerini andırıyordu.
İşgalci Fransızların gölgesinde katliamlara girişen Ermenilerin zulmü altında inim inim inleyen Mersin’in kurtuluş mücadelesi, 1453 rakımlı Efrenk’te(*) o gece yeni bir döneme giriyordu. Torosların zirvesinde tutuşturulan özgürlük meşalesi tüm Çukurova’yı aydınlatmaya hazırlanıyor, kısa sürede bünyeden atılacak olan Fransız-Ermeni safrası için endişeli günler başlıyordu.
(*) Bu olaydan birkaç ay önce 16 kişilik Ermeni çetesini yok etmiş olan, Mersin’in işgalden kurtulan ilk köyü unvanını taşıyan Efrenk’in adı Milli Mücadele zaferinin ardından Arslanköy olarak değiştirildi.