Neşatî

Neşatî

Unutulan bir umman; divan edebiyatımız…

Okyanusları damla damla gönül konaklarımıza taşıyan sâkileri; kalem ve kelam üstadlarını ne çabuk ve niçin unuturuz?

Vakit:On yedinci yüzyıl…
Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî ve ekonomik duraklaması edebiyata yansımamıştır. Aksine şairler, aralarında bir misak etmişler gibi olumsuz ve lüzumsuz ve dahi onlara ait ne denli mevcudat varsa kalemlerine ve kelamlarına yaklaştırmamışlar. On altınca yüzyılda İmparatorluk ile birlikte zirve dönemini yaşamış olan divan şiiri ihtişamını korumaya devam etmiş.

Neşatî üstad işte böyle bir yüzyılda yaşamış ve sanat âlemindeki gönül sayfalarına imzasını atıp yine bu yüzyılda hakkın rahmetine kavuşmuş.
Kasidelerinde Nef’î merhumu örnek alsa da hal üzre o büyük şairin gerisinde kalmış lakin gazelleriyle de ün salmıştır. Zaten kişi menzil-i maksudu ile belli olmaz mı? Tuttuğunuz yolun güzelliği sonu ile doğru orantılıdır. O, Nef’î merhumu örnek almış ya bir kere, her ne kadar gerisinde de kalsa, bu yolda kilometre taşlarından biri olmayı hak etmiş ve kazanmıştır.

Zamanında bir dedikodu çıkmış: Harun Reşid cariyeler arasında ayrım yapmakta ve bir hatunu diğerlerine pek üstün tutmaktadır diye. Harun Reşid bu havâdisleri duyunca, içi mücevherler ve pek değerli eşyalarla dolu bir hazine odasına götürmüş cariyeleri. Demiş ki: “Bu odadan bir şey seçeceksiniz ve tek hakkınız var, haydi bakalım.” Cariyelerin kimi elmas bir kolye, kimi altın bir bilezik, kimi bir sandık bulmuş ve tutunmuş. İçlerinde bir cariye -ki o Harun Reşid’in üstün tuttuğu cariye- Harun Reşid’e sımsıkı yapışmış. İşte üstünlük. Artık o hazine odasındaki her mevcudat onun emrine amade.

Neşatî merhum da bir üstad bulmuş ki gazeller de şan da şöhret de kendiliğinden peşin sıra gelmişler.

Koca bir dîvan tertîb etmiş olan şarimiz, aynı zamanda pek çok akademik çalışmada bulunmuş. Kavâ’id-i Deriyye isimli eseriyle Farsça kurallarını anlatmış, Şerh-i Müşkilât-ı Urfî’sinde ise Sebk-i Hindi akımının önemli temsilcilerinden olan Urfî-i Şirâzî’nin bazı güç beyitlerine açıklık getirmiş.
Aynı zamanda da gönlünde derin ateşler saklamış olan Neşatî üstad, peygamberlerin dış görünüşlerini anlatan Hilye-i Enbiyâ’sını yüz seksen yedi beyitle tamamlar. Edirne Şehrengîzi isimli eseri hâlâ Divan Edebiyatı’nın en özel eserlerinden biridir. Edirne’nin güzellerini anlattığı bu esere “kalem”e seslenerek başlayarak yine farkını ortaya koymuştur.

Buyrun beraber girelim Neşatî’nin gönül konağının kapısından.

Gönlü dertli şair Neşatî…

Her gâh ki yâd-ı ruh-ı cânân ederin ben
Künc-ı gamı bir demde gülistân ederin ben

Yani diyor ki üstad:
[Ne zaman sevgilinin yanağını hatırlasam, gam köşemi bir anda gül bahçesine çeviririm.Kanlı göz yaşlarım yanağımı ıslatır da çevremi gül bahçesi gibi kıpkırmızı eder]

E boşuna dememiş Mezakî:

Âşık-ı âşüfte-dil dâğ-ı serinden bellidir
Husrev-i mülk-i melâhat efserinden bellidir

[Güzellik ülkesinin hükümdarı tacından, gönlü perişan olan âşık da başındaki dertlerden bellidir.]

Hatta üstad Neşatî’nin de bu beyite bir naziresi vardır ki takdire şâyan:

Sûziş-i dil âşıkın dâğ-ı serinden bellidir
Nev-bahâr-ı aşk gül-berg-i terinden bellidir

[Aşkın ilkbaharı taze gül yaprağından, aşığın gönlündeki yanışlar da başındaki dertlerden bellidir.]
Çok yaş dökmüş olacak ki gözleri, kalimden bu denli acı beyitler damlıyor:

Ne seyr-i gülşene ne cûybâra dek gideriz
Sirişk-i çeşm ile biz kûy-ı yâra dek gideriz

[Ne gül bahçesine ne de ırmak kenarına gezintiye gideriz. Biz göz yaşlarımızla sevgilinin diyarına kadar gideriz: Bizim için göz yaşlarımız ırmak, sevgilinin diyarı da gül bahçesidir.]

Ve bu gönül, alem ve kelam üstadının en güzel beyitiyle -şahsımca- bitirelim sözümüzü:

Gerçi ser-mestân-ı aşkın hâk-i rehdir her biri
Kühl-i zîb-efzâ-yı çeşm-i mihr ü mehdir her biri

[Aşkla sarhoş olmuş kişilerin (Hak aşıklarının) her biri toprak gibi değersiz görünse de, gerçekte onlar güneşin ve ayın gözlerine güzellik katan sürmeye benzerler (onlar, güneşe ve aya ışık, parlaklık verirler)]