DOKSAN ÜÇ HARBİ AMORTİSİ

DOKSAN ÜÇ HARBİ AMORTİSİ

Doksan Üç Harbi sonunda, Rusya ve Bulgaristan’a verdiğimiz topraklar, tâvizler yetmiyormuş gibi; savaş müddetince sessiz kalmasının mükâfâtı, yâni “hakk-ı sükût” olarak, Yunanistan’a Tesalya ve Epir’i hediye etmiştik. Sırtımızdan geçinmeye alışmış Yunanistan, önceki ilhâklarına benzeyen bu Doksan Üç Harbi amortisini de, başta İngiltere olmak üzere, Avrupalı ağabeyleri sâyesinde, hânesine gelir kaydetmişti.

Böylesine acı bir hakîkati, hamâkatin en şeddelisi diye Türk târîhine iliştirip devlet adamlarımızın göğsüne madalya (!) yapmak lâzım. Aynı harbin garîb netîcelerinden bir diğeri, Kıbrıs’ın İngilizlere terkidir. Geçici statüyle yapılan o devir ameliyesi, günümüzdeki Kıbrıs kör düğümüne zemîn hazırlamıştır.

Kahramanlığı, cesâreti, vatanperverliği ile tanınmış bir milletin, hiçbir ciddî ve haklı sebebi yokken, ucuz bahâya toprak mübâyaası, mânevî yapıda çöküntüye yol açıyor. Mete Hân’ın; çorak, verimsiz bir avuç arâziyi isteyen Çin’e savaş açmasındaki yüksek duruş ile Yunanistan’a hakk-ı sükût ödeyen zillet arasında benzerlik kurulabilir mi?

Elbette, o ânki diplomatik münâsebetleri, milletlerarası bloklaşmayı, kısaca devrin şartlarını göz ardı edemeyiz. Mağlûb olmuş bir devletin karşı karşıya kaldığı nâzik ve elemli vaziyeti, muhakkak dikkate almak lâzım, ama bohçası bağlanan savaşın herhangi bir safhasına iştirâk etmemiş, taraf olmamış Yunanistan’a, Tesalya ile Epir’i niye verelim? Millî vicdâna ağır gelen, bu hakk-ı sükût emr-i vâkisidir. Benzer bir kaybı da 1897 Harbi’nde yaşadık. Evire-çevire yendiğimiz Yunanistan’a, Girit’i vererek, hamâkat çıtasını biraz daha yukarıya çektik.

Hamâset, şüphe yok ki, millî rûhu okşayan söz ve davranışların adıdır. Ona duyulan ihtiyaç, hiç eksilmedi. Lâkin dâimî hamâset hâlinde kalmak, hamâkatimizi unutmaya yarıyor. Yarınların şekillenmesinde, bilhassa düne dâir hatâ ve eksiklerimizi bilmenin büyük faydası var.

Türk târîhi, geniş akışı içinde med ve cezîrlerin toplamından ibârettir. Bu kabarma ve çekilme hareketleri, çoğu zaman birbirinin sebebini teşkîl etmiştir. Zirveye çıkmak kadar, oradan aşağıya inmek de mukadder bilinmeli. Tabiî ki, devamlı yukarıda kalabilmek, ülkünün cezbe noktası. Ne var ki, milletlerin hayâtı da, ekseriyetle insanınkini andırıyor. İbn Haldûn’un, devletin ömrünü doğum, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, ölüm safhalarıyla açıklayan nazariyesi, aslâ yabana atılacak cinsten değil. Buradaki incelik, devletle milleti farklı yerlere koyabilmekte yatıyor. Daha sonra da hânedân ile devleti ayırma dikkatine ihtiyaç duyuluyor.