DÖNE DÖNE MEVLÂNÂ

DÖNE DÖNE MEVLÂNÂ

Mevlânâ’yı seviyoruz, kalbimizde yüce bir yere sahip.

Eserlerini ister okumuş olalım isterse okumayalım, adına “sosyal medya” denilen iletişim ortamında ondan mütemadiyen sözler paylaşıyoruz.

Paylaştıklarımızdan bazıları da hazrete ait değil; olsun ne gam, biz ona yakıştırıyoruz ya bu sözleri!

Dünyanın dört bir tarafından bağlıları var, sevenleri var. Her taraftan insanlar Mevlânâ’ya geliyor. Ne güzel, gelsin tabii.

Bir geliş varsa, orada bir alış veriş, yani bir ekonomik durum da var demektir! Yani hadise doğrudan turizmle ilgilidir. Malum alış veriş, turizm gibi kavramlar kapitalizm demektir.

İş bu yazı, tam da bu noktayla alakalıdır. Mevlânâ’nın, Mevlevîliğin, Şems’in, semânın vb.nin ticari metalara dönüştürülmesini beyan edecektir.

Yıllar var ki Mevleviliğin “zikri” olan semâ, bir gösteriye dönüştürülmüş durumdadır! Zaten adı da artık “semâ gösterisi” olmuştur!

Semâzenler en olmadık yerlerde semâ yaparlar; daha doğrusu yaptırılır. Bu bir iftar sofrasında olabileceği gibi, ne bileyim yabancı bir devlet adamının karşısında da olabilir veya herhangi bir uluslararası toplantıda da olabilir! Amaç tanıtım ya; “bakın bizim nelerimiz var!”, mutlaka görmelisiniz demenin ruh halidir.

Bu olabilecek bir şey midir? Semâ, halk oyunları cümlesinden bir çeşit midir? “Bursa Kılıç Kalkan” oyunu gibi, “Erzurum Bar”ı gibi bir şey midir ki, böyle olur olmaz zaman ve zeminde icra edilmektedir?

Cevabı bellidir. Mevlevîlik bir tarikattır! Üstelik bütün tarikatlar yasaklanırken, Mevlevîlik biraz kollanmıştır da. Yapılan semâ da bir zikirdir. Bunu gösteriye çevirmek da en basit söyleyişle bir çirkinliktir, terbiyesizliktir!

Merak ediyorum, Mevlevîliği bu şekilde “kullanan” zihniyet niye diğer tarikatları da bu yolda kullanmayı akıl etmiyor? Bu zihniyet, Nakşîlerden veya Kadirîlerden de bir “gösteri” yapmasını istese Mevlânâ’ya ve semâya koşturan sosyete gelmez mi acaba?

Her şeyi anlamak mümkün de, Mevlevîliğin mensubu olanlar, onlar nasıl bu duruma rıza gösteriyor? Asıl bunu anlamakta zorlanıyorum.

İş bir kere ticarileşince, ortaya ciddi bir sektör çıkıyor.

Meselenin bir de kitap, yayın tarafına bakınız. Bir sürü insan Mevlânâlı, Şemsli romanlar, kitaplar yazıyor ve bunlar çok satıyor! Bu da haliyle klavye başında iş kovalayanlarca değerlendirilmesi gereken bir zemin oluşturuyor. Hadi bakalım pazar olsun; okuyan toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz. Herkesin elinde Mevlânâlı, Şemsli birer kitap; Mesnevi’den seçilmiş özlü sözler falan filan.

İyi de Mesnevi’yi niye kimseler okumuyor? Madem Mevlânâ çok seviliyor, açın Mesnevi okuyun öyleyse…

Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus daha var. Mevlânâ sanki Müslüman değil de, başka, farklı bir inanca sahipmiş gibi bir “algı” oluşturuluyor! Bir düşünür, bir filozof muamelesi yapılıyor! İnsanlara bu algı yerleştirilmeye çalışılıyor! Mevlânâ sadece sonsuz hoşgörünün, sadece sonsuz hümanizmin temsilcisiymiş gibi, İslam’dan soyutlandırılmış bir mistik anlayış!

Hayır, Mevlânâ bu değil; sadece bu değil. Mevlânâ her şeyden önce iyi bir Müslüman. Ve Mevlânâ Müslümanlığıyla Mevlânâ; İslamsız bir Mevlânâ sadece bir hiç!

Mevlevîliği bir seyir, bir gösteri nesnesi olmaktan çıkarmak lazım! Bu en başta Mevlânâ’ya büyük bir saygısızlıktır.

Ey Mevlevîlik yolunun ileri gelenleri, bu uygunsuzluklara siz de bir dur deyiniz artık!

Hz. Pîr, daha ne kadar popüler kültürün oyuncağı olacak, daha ne kadar vahşi tüketimin çarklarında un ufak edilip pazarlanmaya devam edecek? Daha ne kadar bunu böyle seyredeceğiz…