Ebrû Sanatçısı Hikmet Barutçugil ile söyleşi: Suyun hikâyesi

Ebrû Sanatçısı Hikmet Barutçugil ile söyleşi: Suyun hikâyesi

Söyleşi: Müge Aydın

Su renklere bürünüyor.

Renkler çizgilere, bilinmez şekillere dönüşüyor.

Vakti gelince ezeli hükmünce ebrû sırrını ifşâ ediyor…

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Öğretim Görevlisi, Ebrû Sanatçısı Hikmet Barutçugil ile sanatalemi.net için görüştük. “İpek Yolu” isimli sergisi vesilesiyle bir araya geldiğimiz Barutçugil ile sudaki desenlerin izinde yolculuğa çıktık…

Efendim, ebrû bir hikâye anlatıyor bize. Öğrenmek isteriz, nedir suyun üstünde akseden bu hikâye?

Âyet-i Kerîme’de , “Her şeyin sudan yaratıldığını bilmezler mi? İnanmazlar mı?” (Enbiya-30) diye geçer. Bizi dehşete düşüren işte bu âyettir. Bazen ebrû teknesinin üstünde, suyun üstünde oluşan desenler tabiattaki görünümlere benziyor ki… Mikro âlem ile makro âlem arasındaki görünümlere o kadar büyük bir benzerlik gösteriyor ki, işte o zaman dehşete kapılıyoruz. Cenâb-ı Allah yaradılış ile ilgili sırları ifşâ ediyor bize. Birkaç sene evvel İstanbul Teknik Üniversitesi ile “Ebrûnun Mermer Yüzü” isimli bir proje gerçekleştirdik. Bu projede, taşların katmanlarının resimleri ile suyun üstünde çıkan desenleri bir araya getirdiğimiz bir sergi ve katalog hazırladık. Yan yana getirdiğimiz öğeler ciddi bir benzerlik gösteriyor. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum inanın ki…

Hayranlık verici, sanki doğanın izdüşümü gibi… Baktığımızda hikâye Orta Asya’da başlıyor. Ebrû ile Orta Asya’dan Anadolu’ya, geçmişten geleceğe kapılar açılıyor. Sivas’ın Divriği ilçesinde bulunan Ulu Câmi’nin “Tac Kapı” motifi üzerine bir çalışmanız var. Bir kapı neler anlatır? Bir kapı nelere açılır?

Bu sanatın kökenin Orta Asya’dan gelmesi, Selçukluların çok üst düzeyde bir sanat anlayışının olması bize ilham verdi… Hatta Selçukluların, Osmanlılar’dan daha üst düzeyde bir sanat anlayışı olduğunu söyleyebilirim parantez içinde. Ebrû, Ulu Câmi’deki taş dokuya çok benzediği için bir ressam arkadaşımla bir araya gelip bu çalışmayı gerçekleştirdik. Ali Altın ile Selçuklu taş oymasının hikâyesine değindi. Olması gereken oymuş. Biz o dokuyu görmüyormuşuz, görünür hale geldi. Ezeldeki hükmüne uygun olarak görünür hale geldi. Ebrû duası böyle söyler, çok önemli bir duadır. Sadece ebrû duası değil, aynı zamanda bir hayat duasıdır. İslâm Sanatlarının sanki evrensel beyannâmesidir.

Rica etsek, duayı okuyabilir misiniz?

Bu dua bize rahmetli Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’den intikal etti. Siz de bilirsiniz, ebrûnun eski ustalarından Mustafa Düzgünman’ın çocukluk arkadaşı kendileri. Aynı mahallede yetişmişler. Necmeddin Molla’yı (Okyay) tanıyor. Derin bir tasavvuf bilgisi vardı ve sanatla çok ilgiliydi. Siz de Ahmed Yüksel Özemre’yi bilirsiniz…

Ne yazık ki yüz yüze görüşemedim. Kitaplardan okuduğum kadarıyla…

Çok feyz aldık ondan. Vefat edeli dokuz sene oldu. Ne kadar çabuk geçti! Bize bu duayı miras bıraktı.

Dua şöyle:

“Bismillâhirrahmânirrrahiym. İlâhî, Yâ Rabbî! Ezel’deki Hükmü ’ne uygun olarak bu teknede zuhur edecek olan nakışların, Hilkat’inin nakışlarında meknûz olan Hikmet’ini idrakden âciz olan bu fakîrin nefsini teshir edip de enâniyyetini azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği bir şirk-i hafîden de, hubb-i riyâsetten de koru, yâ Hafîz! Fakîri, “Lâ Fâile İllâllāh” sırrının edebiyle teçhiz et! Bu tekne başındaki mesâîyi Senin zikrinle taltif ve sana olan kulluğumun bir nişânesi olarak kabul et! Destûr yâ Hakk!”… diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişamını, gönlü iftiharla dolan bir üstad olarak değil de, aksine, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin basit ve mütevâzi bir aracı olduğunun idrakiyle müşâhede etmesi beklenirdi.

Meknûz= Saklanmış.

Vehm= Batıl düşünce, kuşku, kuruntu.

Tevlîd Etme= Doğurma, neden olma. Vücuda getirme.

Hubb-i Riyaset= Nefsin en gizli oyunlarından baş olma sevdası ya da kendini herkesten üstün görme alışkanlığı.

Talt’if= Yumuşatma.

“Bismillahirrahmanirrahim. İlâhi, Yâ Rabbi! Evvelden beri yarattıklarındaki hikmetleri anlayamayan beni, bu teknedeki güzel nakışlarla büyüleyip bencilliğimin azmasına izin verme. Beni, senin gibi Yaratıcı olma düşüncesinden, bu düşüncenin doğuracağı gizli şirkten, üstünlük sevgisinden de koru. Ey Koruyucu, beni “Allah’tan başka ilah yoktur.” sırrının hayâsı ile donat. Bu tekne başındaki çalışmayı senin zikrinle güzelleştirip sana olan kulluğumun bir işareti olarak kabul et. Destûr yâ Hakk!” diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların gösterisini, gönlü gururla dolan bir usta olarak değil, aksine Cenab-ı Hakk’ın gücünün basit, mütevâzi bir aracı olduğunun düşüncesi ile görmesi beklenirdi…

Ne oldu? Kendinden geçtin, teslim oldun. Tekne başında geçirdiğin zamanı senin zikrinle taltif ve kulluğumun bir nişânesi diye isimlendirdin. Eğer samimiyetle bunu yapabiliyorsan, İbadet gibi bir şey olur ve abdestli olmaya gayret edersin.

Meşhur “Meryem ve İsa” heykelini yapan Michelangelo’nun arkadaşları eseri hayretle karşılamışlar. “Ne oldu? Nasıl oldu da böyle bir eser açığa çıktı? Aman Ya Rabbim! Nasıl bir güzellik…” diye şaşırmışlar. O da sakin sakin, “Bu heykel taşın içinde zaten vardı, siz görmüyordunuz. Onu görünür hale getirdim.” demiş. Bizim anladığımız sanat anlayışı bu.

Efenim, nedir bu anlayışı? Konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Biz ebrûya farklı bir pencereden bakmayı tercih ediyoruz. Ebrûnun bir zâhirî tarafı vardır, bir de bâtınî tarafı vardır. Zâhirî tarafı görünen taraftır ki, boyalı bir kâğıttır. Kitabı, kapağı, yan kâğıdın içini, bir yazının zeminini süsleyen, renklendiren bir yapıya sahiptir. Tarih içinde fazla değişmeden devam etmiştir. Katı kurallar koymuşlar, haklılar tabiî. Biz büyüklerimizden duyduk ki, işlerin zâhirî tarafından gitmek, yani görünür tarafından gitmek gölgenin peşinden koşmaya benzer. Gölgenin peşinden ne kadar hızlı koşarsan, o da aynı hızla senden kaçar. Gölgenin peşinden koşmak ne demek? Işığı arkaya almak ve ondan kaçmak demektir. Gölgenden yani zâhirî taraftan vazgeçip de ışığa doğru koşarsan, ışığı yüceltirsin. Işığa arkana dönersen ışığı küstürürsün. Güneşi düşünün, gün batar, gölgeler uzar. Yüzünü ışığa çevirip ona koşarsan ışığı yüceltirsin gün doğarken ise gölgeler kısalır. Biz böyle duyduk, bâtınî tarafla ilgilenmeye çalışıyoruz.

Boyalı kâğıt teknolojisi ile kâğıtvar, ofset baskı var, neler var… Bir de Kuran’da çok sık geçen “tefekkür” kelimesi var. Bu kelime, düşünmek olarak tercüme ediliyor ama sadece düşünmek değil düşünerek fikir üretmek anlamındadır. “Allah beni niye yarattı? Allah’ın hangi tecellileri bende var?” diye tefekkür ederek yeni bir şey üretmek gerekir. Fikir üretenlere mütefekkir denir ya, biz de tefekkürü böyle anlamak istiyoruz.

Efendim, bu üretim sürecinde, geleneğin hayatımızdaki yeri nedir?

Gelenek daha evvel yapılmışları tekrar etmek gibi algılanıyor. Sadece eskiye aitmiş gibi algılanıyor…

Bir zincirin halkaları gibiyiz. Ardı sıra bağlıyız…

Geçmişe bağlı olup gelecek için adım atmak gerek. Geleneğin adı “an’anevî” idi eskiden. “-An,-an, -nevî” gibi anlıyorum. Yani her an yenilenen gibi… Nevmekân’dayız. Buradaki ilk sergimin ismi “Ebrûnun Nev Hali” idi. An be an gelişecek ve yeni olacak… Başkalarını taklit etmektense, Cenâb-ı Hakk’ın bizdeki tecellilerini açığa vurmak daha önemli. Bektaşî, “Allah ile baş edemedim, en iyisi teslim olayım.” demiş. Şimdi o teslimiyet çok önemlidir. Yeter ki, biz teslim olalım, su, yolunu buluyor. Biz şartları zorlarsak, işimizi zorlaştırıyoruz. Biz büyüklerimizden böyle duyduk, rızık seni bulur. Rızkı elde etmek için hırs, kibir, gurur, nefret, öfke ile davransanız da o rızık size gelecek… Böyle davranarak onu pisliğe batırmış yani kirletmiş olursunuz. Teslim olun, o size gelsin. Tabiî ki tâkat bizden takdir Allah’tan. Takdir-i ezel, gayrete âşıktır.

Hadis-i Şerifte, “Allah güzeldir, güzelliği sever.” diye geçiyor. Biz “El Sanatları”nı da “Güzel Sanatlar” diye nitelendiriyoruz. Hocam, güzel nedir? Bize neler anlatır?

İnsanoğlunun yaradılışında bir sistem var. Buna estetik diyoruz. Bu, Batı kaynaklı bir bilgidir. Eski Yunan Sofistler, Allah’ın varlığını ispat için sundukları delillerden biri olarak estetiği öne sürmüşler. Biz, Müslüman olarak Allah’ın varlığını ispat edecek delil aramayız. İbnü’l Arabî Hazretleri’ne biri ziyarete gelmiş, görüşmek istediğin söylemiş. “Neden görüşmek istiyorsun?” diye sormuşlar. “Bir kitap yazdım, Allah’ın varlığını ispat eden bin bir delil buldum, onları yazdım. Takdim etmek istiyorum.” demiş. “Delil sunduğuna göre demek ki şüphen var.” sakın görüşme demişler. Biz de şeksiz şüphesiz inanmalıyız… “Estetik” kelimesi bize yetmiyor. Bize başka bir kelime lâzım. Estetik; oran, denge, düzen gibi unsurlara dayanıyor. Ondan daha farklı bir kelime, yani “letâfet” kelimesi estetiğin bütün anlamlarını içeriyor. Ondan bir fazla olarak da kendinden geçercesine vecd hali ile…

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/ Mârifet bu gerisi, yalnız çelik çomakmış” diye Necip Fazıl çok güzel anlatmış. Sanatta amaç, Allah’ı aramaktır. Allah güzeldir, güzelliği sever. Allah’ın yarattığı her şey güzel. Aradığımız O…

Bu arayış, bu yolculuk asırlar devam ediyor. Tarihe baktığımızda da İpek Yolu ile geçmişten günümüze kültürel etkileşim dile geliyor. Bu konu hakkında biraz konuşabilir miyiz?

İpek Yolu, 1500 yıldır kullanılan bir yol. Doğu, Antik Çağlar’da Batı’dan çok daha ilerideydi. Meselâ, 793 yılında Harun Reşid, Bağdat’ta bir kâğıt fabrikası kurdu. Kullanılan kâğıtların boyu, 100 santimetreye, 70 santimetre olarak geçiyor. Bugün hâlâ aynı ölçü kullanılıyor. Nasıl bir oran yakalamışlar. Bir top kâğıt 250 adet paketten oluşuyor. Bugün hâlâ aynı sayı kullanılıyor, değişmemiş. Avrupa on asırdan pek bahsetmez. “Karanlık Çağ” dediler. Doğu, astronomi ile ilgilenirken, İskandinavya’da insanlar ağaç kovuklarında yaşıyorlardı.

Bu yol, sadece ticarî alışveriş değil; ilim, kültür ve sanatı da etkilemiş. Uluğ Bey, Semerkant’ta kurduğu rasathâneyle güneş ve dünya arasındaki mesafeyi ölçtü. 15. yüzyıldan bahsediyorum, bugünkü veriler ile arasında sadece beş metrelik bir fark söz konusu. Bu nasıl bir teknolojidir? 5. yüzyıldaki bir haritadan bahsediliyor, enlem-boylam yerli yerinde, ekvator ve kutuplar arasındaki mesafe bugünkü değerler ile yirmi metre fark ediyor. İnsanlar çözemediler, nasıl üst düzey bir teknoloji, nasıl üst düzey bir ilham vardı? Bunları bilmiyoruz.

Kültürel etkileşim deyince, yeni serginiz “İpek Yolu” üzerine de konuşabilir miyiz?

İpek Yolu, günümüzde ekonomik olarak canlanıyor. Hızlı trenler ve bununla birlikte birçok projeler var. Biz de bu projeye Çin Sanatını, Müslüman Çinli hattatın yazılarını, yine Orta Asya’dan gelen 17. yüzyılın başında “Türk Kâğıdı” adıyla dünyaya yayılan ebrû ile birleştirdik. Bu yeni projeye bir nebze olsun katkıda bulunmanın hazzını yaşıyoruz.

Efendim, bu proje nasıl başladı?

Haji Noor Deen Mi’yi çok uzun yıllardır tanırım. İslam Sanatları üzerine düzenlenen çeşitli festivallerde bir araya geldik. Çeşitli kongrelerde kendisini görme imkânım oldu. Onların hat sanatı bizimki gibi ölçüye bağlı değil. Bir kâğıda uzun süre bakıp vecd hali ile bir anda açığa çıkarıyorlar. 18 yaşında başlamış hat öğrenmeye, hâlâ öğreniyor. Hasan Çelebi’den hat icazeti aldı geçen sene. Aynı zamanda Osmanlı Hattı’na da çok vakıftır. Yaklaşık yirmi senedir böyle bir sergiyi gerçekleştirmeyi düşünürdük. Sohbet ederken, konu açıldı. Birlikte ebrû seçtik, üstüne hat çalışmalarını gerçekleştirdi. Sekiz ay içinde çalışmalarını tamamladı. Daha sonra bunların sunum şekli üzerine karar verdik.

Kumaş üzerine yapıştırma tekniği ile çalışmaları sergilemeye karar verdik. Çin’de 2000 senedir kullanılan bir yöntem. Balık kılçıklarından elde edilen bir tutkal ile yapıştırılırmış kâğıtlar kumaşların üstüne. Fuzûlî hamsesinde, 5. yüzyılda yaşamış çok mühim bir sanatçıdan bahsediyor. “Öyle mâhirdi, öyle ustaydı ki suya bile resim yapardı” diyor. Bu, sanatçının becerisini övmek için bir benzetmemi yoksa ebrûdan mı bahsediyor? “Suya bile resim yapardı?” diyor ama ne demek istiyor bilemiyoruz ki… 9. yüzyıldan bir örnek var Çin’de ancak elimizdeki en eski örnekler 15. yüzyıla ait.  Daha eskiye dayanan bir geçmişi vardır, tekâmülü çok yavaş gerçekleşiyor. Ebrû ve hat sanatları bu sergi ile nişanladık, evlendirdik.

Nasıl karar aldınız?

Hatta göre ebrû yapılmaz. Ebrûya göre hat seçilir. Ebrû, zuhurat sanatıdır, desene müdahale edemiyoruz. Ezeldeki hükmüne uygun olarak gelişiyor. Mimar Sinan Üniversitesi, Romen ve Grek estetik kurallarına göre kurulmuş bir okuldur ancak İslam Sanatları bu ekole uymaz. Ebrû için tesadüfi sanat diyorlar. Sanat olarak kabul etmiyorlar. Tesâdüf kelimesini doğru kullanıyorlar ancak yanlış ifade ediyorlar. Tesâdüfü Türkçeleştirdiler, “rastlantı” dediler. Rastlantı kelimesinin kökeni –rast ise… Evden çıkarken “İşin rast gitsin!” diyoruz, balığa çıkana “İşin rast gitsin kaptan!” diyoruz. Dosdoğru, olabileceğinin en doğrusu olsun demek. Tesâdüf kader demek bir anlamda. Yani bir kâğıdın kaderinde ne varsa o açılıyor. Cenâb-ı Allah beni vesile kılarak kâğıdın kaderini açığa çıkarıyor. Zuhurat sanatı deniyor…

Ebrû, bir nevi terapi olarak isimlendiriliyor. Bu bağlamda, ebrûnun ve sanatın hayatımıza etkileri nelerdir?

Günümüzün hayat koşullarının üzerimize olumsuz etkileri olabiliyor. İnsanların arayışları değişti ve buna bağlı olarak da hayat şartları değişti. Nasıl ki bilgisayara reset atıyoruz. İnsan dediğimiz, şu muhteşem bilgisayara da zaman zaman reset atmamız lâzım. Önce hakkıyla yapılan bir ibadet, ondan sonra da bir güzel sanat dalı ile uğraşmak lâzım. Oradaki renkler, şekiller derken insanın aklına kendi dünyası ile hiçbir şey gelmiyor. O zaman bir durgunluk oluyor. Bir sanat dalı ile ilgilenen kişi, kendi işinde de daha başarılı oluyor. Öğrenci ya da banka müdürü… Haftada birkaç saat dimağını boşaltmalı.

Aristo, ilk kez bunu kullanmış. “Katarsis” diye bir kelimeyi “Poetika” isimli kitabında kullanmış. Dimağın arınması anlamına geliyor. Bu yöntem psikolojide de yaygın olarak kullanılıyor. “Ben iyiyim, benim bir sıkıntım da yok!” diyemiyoruz. Hava kirliliği, ses kirliliği, görüntü kirliliği var ve bahsedilmeyen çok daha önemli bir kirlilik var. Düşünce kirliliği var… Bunlar dalgalar halinde yayılıyor. İş çıkışı saati toplu taşıma aracına bindiniz, insanların akıllarından neler geçiyor? Kirasını düşünüyor, karısıyla ya da kocasıyla sorunları var, çocuğuyla geçinemiyor… Dalgalar halinde yayılıyor bu düşünceler ve hepimizi etkiliyor. Bir sanatla uğraşmak bunun en büyük ilacı. Bu sayede bizde hilmiyet oluşuyor. Yavaş yavaş arınmaya başlıyoruz. Âhiret hayatına inananların, güzellikle kendilerini bilgisayar gibi programlaması gerekiyor. Nasıl yaşarsak, öyle öleceğiz. Nasıl ölürsek de öyle haşrolacağız.

Efendim izninizle kullandığınız “Barut” tekniği üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Geleneksel ebrûyu bilen bir tek kişi vardı ben bu sanata başladığımda. O da haklı olarak kırgın, küskündü. Kimseden bir talep olmadığı için kendi içine kapanık bir haldeydi. Bildiğim tek şey su ve boyaydı, hiçbir şey bilmiyordum. Bu konu üzerine yazılı bir kaynak yoktu. İçime Süleymaniye Kütüphanesi’nde düşen aşk hiç sönmedi. Oturup aramaya başladım kendi kendime. Deneme, yanılma yoluyla… Bu arada farklı farklı desenler çıkıyor, eskilerine hiç benzemiyor. Çıkan desenler de çok değişik. Birkaç sene böyle devam etti. Sonra 1975 yılı Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mayıs ayı sayısında kapağında, “Denizler Kirleniyor” başlığıyla bir fotoğrafı vardı. Derginin içinde buna benzer başka fotoğraflar da vardı. Sonra anladım ki, tabiattan kesitleri yapıyorum. Bu şekilde devam etti. Boyutlar büyüdü, renk karışımları değişti. Her yeni şey gibi eleştirildi, kimseden şikâyet etmiyorum. Allah’ıma şükrederim ki, şimdi dünyanın her yerinde beğenilen ve taklitleri yapılan bir çalışma oldu.

Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders vermeye devam ediyorsunuz. Yeni neslin ilgisi nasıl? Ümitvar mısınız?

Bir dönem ders alabiliyorlar sadece. 29 senedir oradayım, kimseye bir şeyi zorla öğretme gibi bir gayem olmadı. Sadece onlara bu sanatı anlatıp sevmelerini sağlamaya çalışıyorum. Çocuk severse, öğreniyor zaten. “Kredini kırarım, sınıfta bırakırım, kızarım…” sözleriyle olmaz. Bu yöntem geçerli değil. İki sene okudukları ana sanat dalları var ancak bir dönemlik ders olmasına rağmen, bu dersi tercih ediyorlar seçmeli ders olarak. Bir kişi ile derse başladım, Allah’a çok şükür on bini geçtiği tahmin ediliyor.

İlkokul, anaokulu çalışmalarına eklendi ebrû sanatı. Bu ebrûyu küçültmez, en azından o yaşta tanışmış oluyor. İlla onun ebrûzen olması şart değil. Bilsin ki, bu bir Türk Sanatı. Bu bağlamda memnunum. Ebrûnun dar kalıplarından kurtulduğuna, gelişerek devam edeceğine inanıyorum. Yeni neslin de bunu, daha farklı boyutlara taşıyacağına inanıyorum. Uluslararası bir sanat oldu. Her yerde ebrû ismiyle anılıyor artık. Türk Kâğıdı, Türk Mermer Kâğıdı deniyordu. Türkler ihmal edince, sadece Mermer Kâğıdı deniyordu. Şimdi, Japonya’dan Kanada’ya, Arjantin’den Avustralya’ya kadar herkes ebrû diyor. Kırk sene çaba sarf ettik sonunda ebrû diyorlar çok şükür.

Efendim, yoğun programınıza rağmen bizimle görüştüğünüz için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.