Edebiyatçı NurettinTaşkesen ile söyleşi: “Kudüs’te barışı sanatla sağlayabiliriz.”

Edebiyatçı NurettinTaşkesen ile söyleşi: “Kudüs’te barışı sanatla sağlayabiliriz.”

Söyleşi: Müge Aydın

Ah! Kudüs…

Sanki arzın arşa açılan kapısı.

Sanki elinde Ortadoğu’nun anahtarı.

İbn-i Haldun, “Coğrafya, toplumların kaderidir.” demiş.

Peygamberler diyarında insanoğlu asırlarca aynı iklimi yaşayıp aynı havayı, suyu, toprağı paylaşmış.

Edebiyatçı-yazar NurettinTaşkesen ile sanatalemi.net için bir araya geldik. Taşkesen’in okurlarla buluşan “Yüzyıllık Hasret Kudüs 1917” isimli kitabıyla adım adım Kudüs’e doğru yola çıktık tarihî kayıtların eşliğinde ve bir düşün izinde…

Kudüs vazgeçemediğimiz bir sevda… Siz de “Kudüs 1917” isimli kitabınızı yazarken bu güzel şehri ziyaret etiniz. Neler gördünüz, neler yaşadınız bizimle paylaşır mısınız?

Daha önce Mekke’ye ve Medine’ye de gittim ancak Kudüs bambaşka bir şehir. İnsanı saran bir başka hâli var. Mekke’de Kâbe, Medine’de Ravza, Kudüs’te de Mescid-i Aksa var. Evet, Kudüs bizim üçüncü haremimiz. Osmanlı Devleti de kutsal bir belde olarak özenle ihyâ etmiş. Ayrıca eskiler, Kudüs ziyaretinden sonra hacca ve umreye gitmişler. Böyle bir gelenek de var. Biz, Yahudiler gibi peygamberler arasında ayırım yapmıyoruz ki…

Hz. Âdem’den (a.s.)  Hz. Muhammed’e (s.a.v.) bütün peygamberlerin bir hikâyesi var, bir tamamlanış anlatılıyor…

Biz bütün peygamberleri selâmladık. Altın Kubbeli olan câmi, Kubbet’üs-Sahra’dır. Alt bölümde ise Kıble Mescidi bulunur. Mescid-i Aksa, yüz kırk dört dönümlük bir alanın tamamını kapsıyor. Harem bölgesinin ismi Mescid-i Aksa diye geçiyor, bir üniversite kampüsü gibi çeşitli yapıları bahçesinde topluyor. Yapıları, sokakları tarih ve mâneviyat kokuyor. Osmanlı gelecek de onları özgürlüğüne kavuşturacakmış gibi Türklere kurtarıcı gözüyle bakıyorlar. Meselâ, yanımıza iki çocuk geldi, biz de harçlık vermek istedik. Kabul etmediler, yalnızca konuşmak istediler. Birinin ismi İbrahim, diğerinin ismi Yezan imiş. Kızım Arapça biliyor, onlarla konuştu. İki kardeşin hâli bizi çok etkiledi. Arap ülkelerinin bölgeyle hiçbir ilgisi yok. Bunun için Türklerin gerçekleştirdiği ziyaretler büyük önem taşıyor.

Kudüs’e gitmeden önce kitap için araştırmalarımı tamamlamıştım. Kitabın ana fikri oluşmuştu. Yapılan çalışmaları incelediğimde, en karanlık noktanın 1917 yılı olduğunu gördüm. Tarihî bir önemi var. Hem 400 yıllık Osmanlı Dönemi’nin sonu hem de bölgedeki bin üç yüz yıllık İslâm döneminin sonu. Bizim için önemli bir nokta ancak karanlıkta kalmış. O yıllarda hazırlanan kitaplarda geçen bir söylem var. Osmanlı askerinin tarihî binalar zarar görmesin diye Kudüs’ü terk ettiği söyleniyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bu ifade beni çok düşündürdü. Gerçekte neler oldu? Burada kapalı bir anlatım var…

Anlatımı siz açabilir misiniz?

Bölgede, bizim için kutsal olan Mescid-i Aksa ve Hristiyanların hacı oldukları Kıyamet Kilisesi var. Bu bakış açısıyla araştırma yapmaya başladım. Tarihe dayalı bir kitap olacağı için belge roman tarzında bir çalışma oldu. Bir hikâyesi var ancak tarihî kayıtlara dayanıyor. O kadar çok detay vardı ki elimizde, son 40 günlük muhârebeyi bir günlük gibi vermeye çalıştım. 31 Ekim tarihinden, Bi’rüssebi Cephesi’nden başlayarak adım adım anlattım. Önce, bir Osmanlı kenti olan Bi’rüssebi düşüyor, ardından Gazze ve Kudüs düşüyor. 9 Aralık, Kudüs’ün kara günü. Kudüs savunulamaz mıydı? Bir gecede mevzileri boşaltıyoruz ve bölgeyi terk ediyoruz. İngilizler çetin bir muhârebe beklerken, boş bir alan buluyor. General Allenby, elini kolunu sallayarak Yafa Kapısı’ndan giriyor.

Elimde çok sayıda kaynak vardı ancak Kudüs’e gitmeden, o havayı teneffüs etmeden bu roman yazılmazdı. Bu miras bize rahmetli Mehmet Niyazi’den kaldı. Plevne romanını yazarken yaşadıklarını bana anlatmıştı. Ben de gerçekleştirdiğim ziyarette, Plevne’yi muhkem bir kale bilirken, bir düzlükten ibaret olduğunu gördüm. Ne kadar zor şartlarda, açık bir alanda beş ay dayanmış Gazi Osman Paşa. Burada müthiş bir hikâye var. Bunları bilmek lâzım ki, yaşananların değerini anlayalım.

Vazgeçilemezken, Kudüs’ten nasıl vazgeçtik?

Üç önemli nokta var. Müttefikimiz olan Almanya’nın Bölge Generali Falkenhayn’ın kararlarını incelemek gerekli. Falkenhayn’ın Kudüs’ten geri çekilme kararı irdelenmeli. İkinci olarak İttihat ve Terakki Partisi ile Enver Paşa’nın tutumu irdelemek gerekli. Bölgeyi tanıyan Cemal Paşa’yı Kudüs’ten Suriye’ye atamasıyla yaşananlar dikkat çekici. Enver Paşa, dostu olan Cemal Paşa’yı küstürmek pahasına Falkenhayn’ı göreve getiriyor. Ali Fuat Cebesoy ve Fevzi Çakmak da bu bölgede, son mermiye kadar savaşırlardı geri çekilme kararı gelmese. Üçüncü olarak Nili Örgütü’nün çalışmaları gidişatı etkiliyor. Osmanlı topraklarında Yahudi vatandaşlardan oluşuyor bu örgüt. Osmanlı bunlara güvenmiş. Amatör bir örgüt ancak disiplinle çalışıyor. Gelişmeleri Kahire’ye İngiliz Karargâhı’na iletiyor. Bir botanik uzmanı olan Aaron Aronson, çekirge istilası ile mücadele için izin alıyor. Yollar, su kaynakları, askeri bölgeler… Artık aklınıza ne geliyorsa, bir çizim hazırlıyor ve İngiliz Karargâhı’na gönderiyor. Taarruzu Gazze’den bekliyoruz çünkü daha önce iki girişimde bulundular. Bu hat üzerinden başarılı sağlayamayınca 1917 yılının Aralık ayına kadar altı ay bekleyip yığınak yapıyorlar, bilgi topluyorlar. Avrupa Cephesi’den, başarılar elde eden General Allenby bölgeye atanıyor. Allenby, “Bir Osmanlı askerine karşılık dört İngiliz askeri olmadan savaşa başlamam.” diyor.

Ne kadar ciddi bir söylem!

Osmanlıya “Hasta Adam” diye bakılırken, bir yandan hâlâ korku duyuluyor. Kitabın sonunda yer alan haritada da gösterdim. Çok ciddi çalışıyorlar; Nil Nehri’nden Gazze’ye kadar hem demiryolu hem de su borusu döşüyorlar. Denizden de takviye alıyorlar, baktığımızda temkinli bir şekilde ilerliyorlar. Osmanlı askeri ise her türlü yokluğa rağmen bir taraftan direniyor, bir taraftan da geri çekiliyor. Binlerce şehit ve esir vererek ayrılıyoruz Kudüs’ten. 1917’deki olaylar örgüsünü ele almaya çalıştım.

Yüzüncü yıl kitabı olmuş, sanki yüzyıllık yalnızlığın başlangıcını anlatıyor…

Evet, öyle oldu. 1917 iyi anlaşılsın, üzerine düşünülsün isterim. Konuyla ilgili yeni hikâyeler yazılsın isterim. Baktığımızda, 1917 yılı ile başlayan süreç 1948’de yaşanan Nekbe ile devam ediyor. Osmanlı’nın çekilişi,  bugünkü kaosun ve Ortadoğu depremlerinin başlangıcı…

Kânûnî Sultan Süleyman tarafından Kudüs’ün Yafa Kapısı girişine yazdırılan “La ilahe illallah İbrahim halilullah” kitâbesi dikkat çekiyor. Bu yazı bize neler söylüyor?

Bölgedeki tarihî surlar Kânûnî Sultan Süleyman tarafından yapılmış. Surların birçok kapısı var. Bunlardan bir tanesi de Yafa Kapısı. Kânûnî Sultan Süleyman “Allah’tan başka İlah yoktur, Hz. İbrahim (a.s.) da Allah’ın dostudur” kitâbesini neden yazdırmış? Çünkü üç dinin yaşadığı bir şehir burası. Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettikten sonra bir emannâme ile halkın can ve mal güvenliğini koruma altına alıyor. Yazılı belge arşivlerde mevcut bulunuyor. Kânûnî Sultan Süleyman da Hz. Ömer’in izinde gidiyor. Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı topraklarına katılan Küdus, Kânûnî döneminde surlarla, su yollarıyla, çarşılarla ihyâ edilmiş. Osmanlı devlet anlayışı, tek Allah’a inanırlar, hepsi semavî dine mensup deyip halka hoşgörü ile yaklaşmış. Barış içinde yaşamaları için çalışmış. Kitâbeyi kapının üstüne yazarsınız ancak insanların huzur içinde yaşamalarını sağlamazsanız, bu hiçbir şey ifade etmez. Huzur ikliminde yaşamış halk kardeşçesine 400 yıl boyunca Osmanlı’nın himâyesinde. Öyle ki, Kıyamet Kilisesi’nin yönetimini mezhepler arasındaki geçimsizliği engellemek için bir Müslüman idare etmiş. Kitâbenin varlığı önemli ancak vücut bulması, mânâsının yaşamış olması daha önemli diye düşünüyorum.

Kitaba baktığımızda belge roman türünde olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte bir hikâyesi de var. 48. Alay Müftüsü Bekir Sami ile 47. Alay Müftüsü Mehmed Ali’nin şahsında alay müftüleri anlatılıyor. Kimdir alay müftüleri?

Evet, kitap belge roman türünde ancak tarih kitabının ötesinde bir hikâyesinin olmasını arzu ettim. Böylece daha kolay okunacağını düşündüm. Merhum Mehmet Niyazi’nin romanlarında da dikkat çeken kahramanlar vardır. Çeşitli cepheler üzerine yaptığım araştırmalarda, alay müftüleri diye bir makam olduğunu gördüm. Taburlarda görev alanlara, tabur imamı deniyor. Galiçya Cephesi’nden Çanakkale Cephesi’ne, Çanakkale Cephesi’nden Gazze Cephesi’ne çok sayıda alay müftüsü, Birinci Dünya Savaşı’nda ellerinde silahla ön saflarda yer almış ve şehit olmuş. Onları rahmetle yâd etmek istedim. Gerçek hikâyelerden yola çıkarak kurgulanan bir anlatım oldu böylece. Cephedeki varlıkları askerlere moral kaynağı oluyor. İnsanın sıkıntılara karşı dayanma gücü ancak maneviyatının yüksek olmasına bağlı…

“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” diye geçiyor Zümer Sûresi, 53. âyette.

Bugüne de ışık tutuyor bu âyet. “Türklerden bir şey olmaz, Müslümanlardan bir şey olmaz…” diyerek ümitsizlik içinde küçülmüşüz. Çalışmak şartıyla, gayretle birlikte hep ümitvar olmak lâzım.

Romanın kahramanlarından Bekir Sami, El-Halil şehrine geldiğinde Hz. İbrahim’den Hz. İsa’ya ismi geçen peygamberleri hayal edip selâm ediyor. Peki, bir selâm neleri anlatır?

Gerçekleştirdiğim ziyaretin etkisiyle bu bölümü yazdım. Kudüs’ün güneyinde yer alan El-Halil şehri, Kudüs’e bir saatlik mesafede. Hz. İbrahim’im ismiyle yaşayan bir şehir. Öyle ki, namazda Peygamber Efendimize (s.a.v.) selâm ederken, Hz. İbrahim’e (a.s.) de selâm ediyoruz. Yahudiler faklı bir bakış açısıyla, güç kaygısıyla konuya yaklaşırken Hz. Musa’nın da Hz. Süleyman’ın rûhâniyetini bölgeden siliyorlar. Onların maneviyatını yaşatma gibi bir istekleri ne yazık ki yok.  İnançlı olanları tenzih ederim, siyasi güç hırsıyla yaşayanlara sözüm. Biz barıştan yanayız, selâm ile gönülden bağlılığımızı ifade ediyoruz.

Her şey gönül ile… Gönüllü Mevlevî Alayı da Birinci Dünya Savaşı’nda bu bölgede bulunuyor…

Gönüllü Mevlevî Alayı, manevi desteğe ihtiyaç duyulduğu için Halife Sultan Reşat tarafından Filistin’e gönderilmek üzere kuruldu. Mevlevî gönüllülerin yanında Kadirî ve Rifâî Bölüğü de vardı. Hatta bu yolculuğu Mevlevî Alay Kumandanı Şeyh Veled Çelebi, “Erenler Gönüllüsü” şiirinde anlatıyor. “Düşmüşler cümle yola/ Bakmazlar sağa sola/ Nasip olmaz her kula/ Erenler Gönüllüsü” diye giden eser, Halep Maârif Müdürü Nezih Bey tarafından marş olarak besteleniyor.

Uluslararası Medeniyetler Beşiği Kudüs Toplantısı’na katılmak nasip oldu. Kapanış konuşmasında İskender Pala, “Bu, Kudüs davası değil, insanlık davasıdır. Ortadoğu’nun davasıdır. Yüreğimizdeki ateş niye sönük?” diyerek etkileyici bir konuşma gerçekleştirdi. Siz de “Yüzyıllık Hasret” adlı kitabınız ile Kudüs’ü işaret ettiniz. Çözüm adına elimizden ne gelir, ne yapabiliriz?

Öncelikle bu bölgeyi ziyaret edebiliriz. İmkânı olanlar mutlaka gitmeliler. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bu konuda tavsiyeleri var. Gitmemizi salık veriyor, “Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin.” diyor.  Ziyaretin ve yardımlaşmanın önemini vurguluyor. Farklı yönleriyle ele alınmalı Kudüs. Sanat tarihiyle, hikâyelerle, edebiyatın her dalı ile anlatılmalı. Bu kitaplar başka dillere de çevrilmeli. Sanatla bu sorunu çözebiliriz. Kudüs’te barışı sanatla sağlayabiliriz. Osmanlı’nın hoşgörüsünü yeniden yaşatmak için bir barış köprüsü kurabiliriz. Tüm Müslüman ülkeler, çözümü Türkiye’den bekliyor. İnşallah böyle olur diye biz de umut ediyoruz.

Dün ve bugün iç içe… Tarih bizden sanıldığı kadar uzak değil. Peki, gençlere nasıl ulaşabiliriz? Onlara nasıl hitap edebiliriz?

Genel Kurmay Başkanlığı Yayınları’na ait “Harp Mecmuaları”nı inceledim. Direnişi anlatan son 40 günün hikâyesi beni çok etkiledi. Büyük fedâkârlıklar yaşanmış. Benim gün gün anlattıklarım, kayıtlarda saat saat anlatılıyor. General Fahri Belen’in Birinci Dünya Savaşı’na dair yazdığı kitapları okudum. Sadece Filistin ile ilgili bir bölüm dört yüz, beş yüz sayfa. Ben konuyu elimden geldiğince gençlere ulaşmak için sadeleştirerek, yalın bir dil ile anlatmaya çalıştım. Tarihe düşen önemli notları, gençlerle buluşturmak istedim. Yüz sene öncesinden bahsediyoruz… Vefa borcu olarak yazmak ve yeni nesil ile buluşturmak istedim. Zor arazi ve iklim şartlarına rağmen yaşananları bilmek gerek. Ne yazık ki, Arapların meselesi olarak görüp konuyu dışlamışız. Oysa bölgede yapılan fedâkârlıkları bilmek gerek. Kudüs’ü anlatan bir drama hazırlanmasını arzu ederim. Görsel çalışmalar daha geniş kitlelere hitap ediyor. Kitap satışlarını binler ile ifade ediyoruz ancak görsel çalışmalar yüz binlere, milyonlara ulaşıyor. Konuyla ilgili çeşitli toplantılar düzenleniyor. Bunlar umut verici gelişmeler.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.