Eser, Şâh-Eser, Hârika Üstüne Bir Demet Tefekkür

Eser, Şâh-Eser, Hârika Üstüne Bir Demet Tefekkür

Braille (bray) alfabesi, görmeyen insanların dokunma hislerine hitâb eden, kabarık noktaların çeşitli şekillerde birleşmesinden meydâna gelen bir anlaşma sistemi.

Allâh’ın insanoğluna en büyük ihsânlarından biri, muhakkak ki, göz. Bu cevherden mahrûm olan kulların şükre vesîle daha pek çok vücûd serveti var. Lâkin görmemenin verdiği ıztırâbı da hesâbın dışında tutamayız. Kültür ve geleneğimizde sevginin, muhabbetin ifâdesine alem yapılan “nûr-ı aynım”, “iki gözüm”, “gözüm, cânım efendim” tâbirleri, “göz” gencînesinin ne kadar zengin ve kıymetli olduğunu gösteriyor.

Göz” varlığından behre-dâr olamayanlar, azim ve gayretle, bu eksikliklerini başka mahâratlerle kapatıyorlar.

Londra’nın, görüş mesâfesini sıfır noktasına indiren ağır sisli havalarında, âmâ rehberler, adres bulmada en büyük yardımcı güç oluyorlarmış. Bu yüzden, Braille alfabesinden önce de, destânlaşmış “âmâ” hikâyeleri yazılmıştı. Braille adıyla gelen okuma fırsatı, “âlâ”yı “aliyyü’l-âlâ” yaptı.

Tabiî ki, eksikliğinden hüzün duyulan tek uzvumuz göz değil. Daha birçok et ve kemik parçamız, yokluğunda yeise sebep oluyor. Sultan Dördüncü Mehmed Hân (1648-1687) devrinde meşhûr olmuş hattâtlarımızdan biri de, “Bî-Dest ü Bî-Pâ Mehmed Efendi” dir. İsminin önündeki uzun sıfattan da anlaşılacağı gibi, “elsiz ve ayaksız” doğan (veyâ kalan) bu “azim âbidesi”nin, ağzı ve dişleriyle tuttuğu kalem, kamış, fırça gibi âletler, “hüsn-i hat”tın zirvelerinde dolaşmıştır.

Mutluluğun altın anahtarı; yukarıya değil, aşağıya bakmaktır. Gönül gözünün gördüğünü görünceye kadar, vücûd gözünü idmanda tutmalı… İdman sonunda, farkına varamadığımız nice hârika, su yüzüne çıkacaktır.

Dünyâ’nın Yedi Hârikası” diye bir liste yapmışlar. Sanırsınız ki, bu – hâşâ – ilâhî menşe’lidir. Sayısını altıya indiremez, sekize çıkaramazsınız. “Yedi Harika”nın hepsi de antik ve pagan dönemin temsîlcileri. Mısır’daki ehramlar hâriç altısı, zâten yerini esen yellere terk etmiş.

Bilgi yarışmalarında, bulmacalarda temcid pilâvı gibi önümüze sürülen bu Batı komprimesi, Türk-İslâm medeniyetini aşağılama vesîlesi yapılmaktadır. Önüne, “Dünyâ”nın adı konarak, milletlerarası hüviyet ve dokunulmazlık kazandırılan bu “Yedi Hârika” masalı; başta İstanbul’daki câmiler olmak üzere, kıt’alar boyu bir îmâr meltemi estiren Sinan’a konmuş, büyük mü büyük propaganda vizesidir. Meselâ; Selîmiye, Süleymâniye, Tac-Mahâl gibi,“Yedi Hârika” listesindeki adı var, kendi yok rivâyetimsilere meydân okuyan, dimdik ayakta duran “şâh-eser”ler, hangi “hârika” tasnîfinin içinde yer alacaklardır?

İçimizdeki kuru ve mânâsız Batı hayranlığını, özentisini terk etmedikçe, özümüze dönüp kendi muhteşem Dünyâ’mızın hârikalarını listeleyemeyiz.

Hilkat mayasında bol miktarda “merak” bulunan insan; şu veyâ bu şekilde bulmaca, muammâ çözmeye bayılır. Bunu, sâdece gazete ve mecmuâların bulmaca köşelerine, ilâvelerine sıkıştırmamak lâzım. Daha geniş bir dâire içinde, hayâtın her safhasında, değişik mekânlarda “merak giderici” amelimiz bulunmakta.

Zekâ keskinleştirmenin en meşhûr ve en mâlûm yollarından “muammâ” halletme, târîhin bütün çağlarında çadır kurmuş. Ecdâdımız, gerek halk şiirinde, gerekse dîvân mısrâlarında, şifreli kelimeler kullanmayı pek severmiş. “Ebced” denilen “târîh düşürme” san’atı da, bu sevginin bir tezâhürü olarak ortaya çıkmış.

Harflere izâfe edilen rakam değerleri toplanıp sayıyı, onlar da bir araya gelip murâd edilen yılı karşılamışlar. Bu, öyle sanıldığı kadar kolay ve de harc-ı âlem bir matematik hesâbı değil. İşin içine, san’at ve bediî zevk kalitesi girince, iyi hesap yapmak pek öne çıkamıyor.

Hicrî 941, milâdî hesapla 1534 yılı, Bağdad’ın Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildiği zamânı gösteriyor. Fuzûlî, Kaanûnî Sultan Süleymân’ın şehre girişini, kendine yaraşır asâletle: “Geldi Burc-ı Evliyâ’ya Pâdişâh-ı nâmdâr” diye selâmlıyor.

İmâm-ı Âzam’ın da aralarında bulunduğu evliyâ, Bağdad’ın semtlerini âdetâ paylaşmış gibidir. Bu yüzden, Bağdad için “Burcı Evliyâ” denmesi, bir fotoğraf tesbîtidir.

Belgrad, Rodos, Macaristan gibi şehir, ada ve ülkelerin fâtihi olan, Alman Seferi ile Avrupa’da tsunami dalgaları dolaştıran Kaanûnî Sultan Süleyman, “nâmdâr” ötesidir. Bu estetik teksîfin, visâl yerinde 941 sayısına kavuşması, ancak Fuzûlî kâbı ile mümkün. “Ebced”e kaymaklı ekmek kadayıfı lezzeti veren de bu “kâb” olmalı….