Eşikte Durma Ânı veyâ San’atın Fotoğrafı

Eşikte Durma Ânı veyâ San’atın Fotoğrafı

“Târîh” nedir? Şimdiye kadar pek çok “târîh” târifi yapıldı. Bu değişik “târîh” reçetelerinden çıkarılacak hülâsâ, şöyle bir cümleye sıkıştırılabilir: “Târîh, insan geçmişiyle ilgili gelişmeleri yer ve zaman göstererek inceleyen, belgelere dayanarak araştıran, mutlak doğrunun kendisini değil, doğruya en yakın olanı bulmaya çalışan sosyal bir ilimdir.”

Yukarıdaki “târîh” açıklamasını, sondan başa doğru ele alalım. Karşımıza çıkan ilk tâbir, ilim.

Ne diyor Koca Yûnus:
“İlim, ilim bilmekdir.
İlim, kendin bilmekdir,
Sen kendini bilmezsin,
Ya bu nice okumakdır?”

“İlim”in ne olduğunu iyi anlayabilmek için, onun yanında duran ve mânâ bakımından ona yakın olan arkadaşlarını tanıyıp, ondan uzaklaştırmak lâzım.

“İlim”in işini, meşgalesini kavramanın en isâbetli metodu, bu, benzerlerinden ayırma ameliyesidir. “Ahlâk” ve “san’at”, pek çok bakımdan ilme yaslanmış durumda görülüyorlar.

“Ahlâk”ın vazîfesi, “iyi”yi arayıp bulmaktır. Peki, “iyi” nedir? İyi, “kötü” olmayandır. Yâni, her mefhûm gibi, “iyi” de zıddıyla kaaimdir. İyi de, kötü de topluluk şuûrundan neş’et eden kabûllenişlerdir. Birilerinin iyisi, başkalarının indinde kötü olabilir. Dolayısıyla, iyi, cemiyetten cemiyete değişiklik gösterir.

“San’at”ın temel taşı da “güzel” esprisidir. “Güzel”in peşine düşen faaliyet yekûnuna “san’at” deniyor. Herkesin “güzel”i başkadır. Benim güzelim, sana çirkin görünebilir.
San’atkârın , “güzel”i bulması, yakalaması, muhâl ötesi bir yöneliş. Çünkü güzelin ele geçirileceği nokta, san’atkârın bittiği, tükendiği yer oluyor. Dünyâ san’at târîhi, bunun nice heyecânlı misâlleriyle dolu…

Bizim halk muhayyilemizin nefîs îcâdından, “Ala Geyik” hikâyesi, asırlardır dilden dile aktarılır.

Vaktiyle, keskin nişancı avcılar zümresine mensup, şöhreti çok uzaklara ulaşmış bir geyik avcısı varmış. Bu, hedefini tam “on iki”den vuran avcının namlusundan kurtulan geyik, pek olmamış.

İşte, böylesine namlı geyik avcımız, rûyâsında pek alımlı bir “ala geyik” görür. Görür-görmez de, ala geyiğe âdetâ sevdâlanır. Bunca yıllık hayâtında ve avcılık serencâmında, bunun gibisini hiç görmemiştir. Öyleyse, hemen dağlara dayanıp bu geyiği aramalıdır. Öyle de yapar.

Ne var ki, bizim avcı, karşı tepenin üstünde gördüğü ala geyiği vurmak için tam nişan alacağı sırada, geyik gözden kaybolur. Bu sahne tepeler, vâdiler, ağaçlar, yokuşlar boyu tekrarlanır, ama nâfile… Hep ramak kalmışken, ala geyik sırra kadem basar.

Sonunda, avcı bu sevdâdan vazgeçer. Aynı zamanda da, şunu düşünür: Hayâtının tek gâyesi hâline gelen ala geyik, diyelim ki, bir yanlış adım attı ve vuruldu. O zaman ne olacak? Sonraki yıllarını, hangi hâlet-i rûhîye içinde geçirecek? Hattâ ala geyiği vurduktan sonra, kendisi yaşayabilecek mi? En büyük hedefe ulaşan insan, boşlukta kaldığını zannedebilir mi?

Bunları zihninden geçiren geyik avcısı, yâni san’atkâr, güzeli yakalamanın mümkün olmadığını anlar. Mühim olan, bu, yakalamaya ramak kalma, eşikte durma ânıdır. San’atın fotoğrafı da, bundan ibârettir.

Ala geyik, dağ zirvelerinde göz süzmeye devâm edecek ki, peşine düşenler güzellik koridoruna, yâni san’at galerisine girsinler.