EVLÂD-I FÂTİHÂN, FETİH ÇAĞLAYANI VE GÖNÜL KANATLANMASI

EVLÂD-I FÂTİHÂN, FETİH ÇAĞLAYANI VE GÖNÜL KANATLANMASI

Bugün İstanbul’un en mâruf semtlerinden biri “Osmanbey” adını taşıyor. Bu kelimeyi duyanlar, ya Osmanlı Devleti’nin bânisine yâhut meşhûr müzeci ve ressam Osman Hamdi Bey’e kulak kabartma teşebbüsünde bulunuyorlar. İkisinin de, bu semtin ismiyle alâkası yok. Sultan İkinci Abdülhamid devrinde, burası boş bir arâzi idi. Pâdişâh’ın, mâbeyncisi Osman Bey’e ihsânı olan bölge, Şişli, Pangaltı, Nişantaşı gibi semtlerle birlikte yıldızı parlayan mahâller arasına girdi.

Aslında, 1453’den 1922’ye kadar 469 yıl Osmanlı Devleti’ne merkez olan İstanbul’da, Osman Gâzî’nin adıyla anılan çok mühim mevki ve noktalar bulunmalıdır. Osman Gâzî’den izler aradığımız bu fevkalâde güzel şehirde, Fâtih Sultan Mehmed de hakkıyla temsîl edilmiyor. Bir ilçeye – o da, câmi adından – ve Boğaziçi’ndeki bir köprüye “Fâtih” denmesi, kâfi değildir. Çünkü bu “kutlu belde”, bu millete Fâtih’in armağanıdır. Çağ açtığına bütün Dünyâ’nın inandığı büyük bir Hükümdâr’ın adı, İstanbul’un her tarafında, – söz gelişi hava limanı, gar, stad, meydân, kavşak gibi, umûmun uğradığı, geçtiği yerlerde- okunup söylenmelidir. Milletler, târîhlerini yalnız kitaplardan okuyarak değil, günlük hayatlarında onunla birlikte yaşayarak da öğrenirler. Hattâ ikincisi daha hızlı ve kalıcı bir öğrenme şeklidir.

Nedense, epeyi zamandır Türk târîhi Türk milletinden kaçırılmaya çalışılıyor. Bu gayretin arkasında, maalesef, Türk’ün târîhiyle buluşmasından çekinen, korkan yabancı güçler var. Kendi fobilerini bize “modernlik”, “çağdaşlık”, “hümanizm” gibi yâvelerle şırınga edip, rûhumuzu kurutuyorlar. Târîhine küsen milletler, köle ve rezil olmaya mahkûmdur…

Türkiye’de, millî târîhimize mâl olmuş kahramanların, yâni “Türk Büyükleri”nin portrelerini okul koridorlarına asmanın yasak olduğu günleri unutmadık. Bu husûsdaki resmî mevzûât, tam mânâsıyla vuzûha kavuşmadı.

Mete Hân’dan, Attilâ’dan, Alp Arslan’dan, Kılıç Arslan’dan, Osman Gâzî’den, Fâtih Sultan Mehmed’den, Yavuz Sultan Selîm’den başlayarak çıkarılacak bir “Türk Büyükleri” listesi, dışarıdan çok içeride muârız bulacaktır.

Yine Türkiye okullarında, hangi mantık ve ölçü ile hareket edildiği belli olmayan bir uygulama ile “Osmanlı” mefhûmuna muhâlefet, hattâ hakâret, resmîyet kazandı. Ders kitaplarında “Osmanlı”, ya yok sayıldı yâhut bütün kabâhat ve hatâların kaynağı gösterildi.

Bu günahkâr tavrı bırakmadıkça, bükülen belimizi doğrultamayız. “Tanrıkut”un, “majeste”yi karşıladığını öğrendiğimiz gün, sâhib olduğumuz ufkun genişliğine, gerçekten şaşıracağız.

Türk târîhindeki “devlet devamlılığı” fikrini, ciddî şekilde müdâfaa eden ilk kalem sâhibi, Nihâl Atsız olmuştur. İbnü’l- Emin Mahmûd Kemâl İnal, Atsız’ı “Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” bir yazar diye târif etmişti. Türk milletinin, hakikî bir durum muhâkemesi için, atından inmesi ve kendini muâyene etmesi şart oldu.

Mete Hân’dan sonra tahta çıkan oğlu, târîhî kayıtlara “Kiok” diye geçmiş. Bu kelimenin etimolojisi; bize “Osmanlı”nın, Türklük dâiresindeki merkeze nasıl kuvvetli bağlarla raptedildiğini gösterecektir.

“Kiok”; gök, kök, mâvi demek. Ama kelimenin iştikâkı, bizi “kayıg” ve “Kayı”ya götürüyor. O zaman, Mete ile Ertuğrul Gâzi arasındaki bütün tâlî yollar kalkıyor; kocaman, pırıl pırıl bir “otoban” açılıyor ve bu “seyr ü sefer”i haz veren yolda, “Evlâd-ı Fâtihân”ı gösteren işâret levhaları, hemen her yönde göz dinlendiriyor.

“Evlâd-ı Fâtihân” kimlere denir? Osmanlı “fetih çağlayanı”nın gürül gürül çağladığı demlerde; Rûmeli’nin Manastır, Pirlepe, Florina, Radovişta, Ustrumca, İştip, Cumâ-yı Bâlâ, Doyran, Avratpazarı, Tikveş, Demirhisâr, Serez, Zihne, Vodina, Yenice, Lângaza, Drama şehir ve kasabalarında, ayrıca bunların civarlarında oturan “Rûmeli fâtihleri”nin evlâdı ile Rûmeli feth olundukça Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirilip buralara iskân edilmiş Türklere; çok sık kullanılan, el’ân kulaklarımızın yabancı olmadığı bir sesle, “Evlâd-ı Fâtihân” denirdi.

“Evlâd-ı Fâtihân”, içtimâî tâbir olmanın ötesinde, askerî bir ıstılahdı. Yerleştikleri bölge îtibâriyle, Rûmeli’nin merkezi sayılabilecek ve birbirine komşu beldelerde toplanan “Evlâd-ı Fâtihân”, Ordu-yı Hümâyûn sefere çıktığında, ayrı birlikler hâlinde vazîfe alırlardı. Bunların, muayyen maaşları ve vergi muâfiyetleri varken, Tanzimât’dan sonra ilgâ edilip, öbür halkla aynı duruma getirilmişlerdir.

“Evlâd-ı Fâtihân”ın esâsını, bugün kendilerine “Yörük” dediğimiz göçebe Türkler teşkîl ediyordu. “Yürümek”ten “yürük”, onun da galat hâliyle “yörük” olan bu isim; Türk’ün Rumeli’nde, dolayısıyla Avrupa’da yürüyüşüne alem yapılmıştır.

Şimdilerde, adlarını telâffuz ederken yüreğimiz sızlayan o hayâl beldelerin, “Evlâd-ı Fâtihân”la anılmaları, aslâ tesâdüf değildir. Aksine, çok yüksek seviyede bir şuûrun eseridir. Fâtihlerin çocukları, fethedilen topraklara, Türk’ün ebedî damgası vurulsun diye resmedilmiştir.

Bugünkü köksüzlüğümüzü ve bundan neş’et eden zavallılığımızı, pek çok başka sebeb yanında; en fazla “fetih” rûhundan uzaklaşma ve “Evlâd-ı Fâtihân”ı ilgâ etme yüzünden yaşıyoruz. “Fetih”, bir rûh genişliğidir ki, “gönül kanatlanması” diye de bilinir.