Fâtih Câmii mi? Havâriyûn Kilisesi mi?

Fâtih Câmii mi? Havâriyûn Kilisesi mi?

Hristiyan tefekkürünün monoklünde, hiç hak etmediği sıfatlarla yer alan bugünkü Yunan, târîhi baştanbaşa çarpıtarak kendini antik Yunan ile Bizans’ın vârisi, ahfâdı olarak göstermeyi başarmıştır. Bu yüzden de, 1453’den önceki İstanbul’u, tamâmı uydurma gerekçelerle, târîh önünde pek zavallı duran millî romantizmine, yek-pâre pano hâlinde koymuştur.

Yalan ve târîhi tahrîf üzerine kurulmuş bu ihtirâs senaryosunda, Rus’dan İngiliz’e, Alman’a, Fransız’a, takım takım bütün Hristiyan Âlemi’ne rol dağıtılmıştır. Ne yazık ki, bu Türk’e tuzak kurma kampanyasına, Türk’ün içinden de gönüllü katılanlar var. Hattâ vaktiyle atılmış kemendler yüzünden, Türk Devleti’nin resmî prosedürü, bürokratik yapılanması dahî, aynı yâvelere destek çıkar görünmektedir.
Halic’in altından geçecek metro hattı ile Marmaray projesinin değişik safhalarında, basına akseden bir hayli “Bizans” taşı hikâyesi var. Binlerce yıldır suyun veyâ toprağın altında kalan ve jeolojik, hidrolojik zarûretler yüzünden kimsenin göremediği, ziyâretine (!) gidemediği bu taşlar, anılan çalışmaları aylarca durdurabilmiş, aksatabilmiş, projelerde tâdilât yaptırabilmiştir. Çünkü İstanbul’da ele geçirilecek her Bizans çakılı, bizi, san’attan başlayıp medeniyetler arası diyaloğa kadar götüren nice parlak söz tâklarının altından yürütmektedir. Sonunda, anılan metro yolu, “tahte’l-bahîr” vasfından “köprü”ye tahvîl edilmiş, Bizans’ın deryâ içre taşları uğruna, güzelim Süleymâniye’nin peyzajı bozulmuş, ufku daraltılmıştır.

Böylesine acınacak bir duruma düşmemizin altında, “târîhî eser” etrâfındaki mevzûât yetersizliği yatmaktadır. Bizim, bu toprakları vatanlaştırmamızın bir bedeli vardır ve adına “kan” denmektedir. Elâleme şirin görünme hevesiyle, bu “kan”lı bedeli sık sık unutuyor, bâzen de inkâr noktasına varıyoruz.

İstanbul’da, Türk öncesi döneme âit suyun, toprağın üstünde ve altında ne kadar târîhî eser varsa, hepsine îtinâ göstermek, zâten bizim millî duruşumuzda vardır. Buna, zorlama ilâveler yaptırmak ve kaanûnî payandalar koymak, bize âit eserleri yok saymaya kadar uzanacak tehlikeli bir yoldur.

1950’li, 1960’lı yıllarda gazete sütûnlarına akseden Fâtih’in ölüm sebebine dâir polemik, bu tehlikeli yol hikâyesinin açığa çıkan boyası gibi durmaktadır. Daha ilk devir Osmanlı târîhçilerinden başlayarak, pek çok yerli ve yabancı kaynakta, Fâtih Sultan Mehmed’in zehirlenerek öldürüldüğünü îmâ eden satır ve mısrâlar vardır.

Âşıkpaşazâde, Türk Hükümdârı’nın, hasta yatağında içtiği şerbeti manzûm olarak şöyle anlatıyor:

“Tabîbler şerbeti kim verdi Hân’e
O Hân içdi şarâbı kâne kâne
Ciğerin doğradı şerbet o Hân’ın
Hemin-dem zârî itdi yâne yâne
Didi niçün bana kıydı tabîbler
Boyadılar ciğer-i cânı kâne
İsâbet itmedi tabîb şarâbı
Timarları kamu vardı ziyâne
Tabîbler Hân’e çok taksîrlik itdi
Budur doğru kavl, düşme gümâne
Duâ it Âşıkî, bu Hân hakkında
Ki, nûr-ı rahmete cânı boyâne”

Buradaki, “ciğer doğrayan” şerbet, bir gizli şer faaliyetinin eseri midir, yoksa hastalığın vahâmetini ve hastanın çektiği ıztırâbı dile getiren mecâzî mübâlağa mıdır? Bilemiyoruz.

Fâtih’in ölüm şekli ve sebebi üzerinde 50-60 yıl önce ısrarlı şekilde durulmasının, bu konudaki münâkaşanın canlı tutulmasının arkasında nasıl bir kötü niyet olduğu, sonradan anlaşıldı.

Fâtih Câmii, aynı yerdeki Havâriyûn Kilisesi’nin üzerine yapılmıştır. İstanbul Fâtihi’nin maksadı, bizim parlak, ışıltılı medeniyetimizi, köhne Bizans’ın üstüne oturtmak gibi, muazzam bir millî ve dinî yönelişe dayanıyordu. Sultan Üçüncü Mustafa’nın saltanat döneminde, İstanbul’u harâbeye çeviren büyük bir deprem olmuş ve Fâtih Câmii de yıkılmıştı. Lâleli, Üsküdar Ayazma câmileri gibi zarîf eserlerin bânîsi olan Üçüncü Mustafa Hân, Fâtih Câmii’ni de yeniden yaptırmıştır. Yâni, şimdiki Fâtih Câmii, Üçüncü Mustafa’nın müzâheretiyle ayağa kaldırılan bir eserdir. Câmiin yeniden inşâsı sırasında, Fâtih’in câmi hazîresinde bulunan türbesi de yenilenmiş, bu arada naaşın konduğu mezar kısmı eski yerinde bırakılarak, yeni türbede temsîlî olarak gösterilmişti.

Bir başka rivâyete nazaran da, Sultan İkinci Abdülhamîd zamânında, Fâtih semtinde görülmemiş bir sel felâketi yaşanır. Suların henüz tamâmen çekilmediği bir vakitte, Fâtih Câmii’ne yakın mahallelerde oturan vatandaşlardan bir kısmı, rûyâlarında Fâtih Sultan Mehmed’i gördüklerini ve devâmlı imdâd istediğini, etrâflarına anlatmaya başlarlar. Bunun üzerine, itfâiye teşkilâtından bir ekibi Fâtih Türbesi’ne gönderen Sultan Abdülhamîd, bir keşif yaptırır. Keşfe katılanlar, normal sandukanın içinde naaş izine rastlamazlar, fakat gizli bir kapak bulurlar. Açtıkları kapağın bir dehliz kapısı olduğunu görüp, içine girerler. Bir hayli derin bir mevkide, mumyalandığını sandıkları bir cesede rastlarlar. Bu, doğru mudur, yoksa tevâtür müdür, belli değil. Ayrıca, Câmi’in altında bulunan Havâriyûn Kilisesi’nin, Bizans hükümdâr mezarlarını barındırdığını biliyoruz. Böyle olunca, rivâyette bahsedilen mumyalanmış cesedin kime âit olduğu, kesin olarak söylenemez. Müslüman akîdesi ile mumya âdetini bir araya koymak da müşkil görünmektedir.

Bütün bunları, gâyet ince teferruâtla senaryolarına yerleştiren Helen-Bizans Partisi’nin yerli sözcüleri, hiç lüzûmu yokken:
“-Fâtih’in ölüm sebebi, ancak otopsi ile belli olur. Mezâr açılsın ve otopsi yapılsın.”
demeye başladılar. Tıbben böyle bir ameliye mümkün müdür? 500 sene önce vefât eden bir vücûdun – mumyalandığına dâir iddiâ, İslâm indindeki ters duruşuna karşılık, doğru bile olsa- otopsi yapılacak kısmı kalır mı?
Bu, son derece zayıf ilmî temele rağmen, otopsi husûsunda seslerini yükseltenler, Türbe’de vurulacak kazmanın, Fâtih’in naaşına ulaşamayacağını, çünkü depremden sonraki inşaat faaliyetinde mezar yerinin kaydırıldığını biliyorlardı.

Otopsi izni çıksaydı, kazdıkları yerde naaş emâresine rastlanmayınca, Havâriyûn Kilisesi’nin birkaç taşını ortaya çıkarıncaya kadar kazma sallayacaklardı. Sonra da – üstündeki târîhî eser değilmiş gibi – “Antik parçalar bulduk! Bunlar, üstelik Bizans döneminden…” diyecekler ve Havâriyûn Kilisesi’nin bütün aksâmına ulaşmak için, Fâtih Câmii’ni yıkmaya kadar gideceklerdi.
Bizim, kendi târîhimize ve medeniyet eserlerimize karşı gösterdiğimiz lâkaydî ile bîgânelik yanında, yabancı menşe’li antik taşlara duyduğumuz hayranlık, cümle Âlem’in mâlûmu olduğu için, Fâtih Câmii’ni Havâriyun Kilisesi’ne fedâ etme plânı yapılmıştı.

Bereket versin, hâlâ kaybolmamış bâzı sağlam zihin ve vicdân tuğlalarımız kalmış da, bu otopsi müsaadesi alınamadı, bir müddet sonra da mes’elenin ateşi düştü, tavsadı.