Fatih’in Şairi Ahmed Paşa

Fatih’in Şairi Ahmed Paşa

 

“Necati’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir

Ki Îsâ göklere ağsa yine dem urur Ahmed’den”

 

Necati Bey ve Ahmed Paşa, Sultan Fatih döneminin en önemli iki şairidir. Ahmed Paşa;

“Destimi kessen kalır dâmân-ı lûtfunda elim
Dâmenin kessen elimde kalır lûtfun dâmeni

Yani: Yârin eteğini öyle sıkı tuttum ki; bizi ayırmak için ya elimi ya eteği kesmeniz gerek. Eteği kesseniz sorun değil, yârimin eteği elimde kalır; Elimi kesseniz de sorun değil, elim yârin eteğinde kalır.” demiş.

Aynı dönemde Necati Bey ise aynı manalara gelen şu beyti yazar:

“Şöyle muhkem tutayın aşk ile dildâr eteğin
Ya kat’ edeler destim ya keseler yâr eteğin”

Ahmed Paşa vefat ettikten sonra bile “hangi şair daha üstün söylemiş” tartışması bitmemiş. Necati Bey -ki asıl ismi İsa’dır- “Siz mi daha üstün şairsiniz yoksa merhum Ahmet Paşa mı?- sorusuna muhatap olunca irticalen şu beyti söyler:

“Necati’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir

Ki Îsâ göklere ağsa yine dem urur Ahmed’den”

Yani: Benim dirimden Ahmed Paşa’nın ölüsü daha üstündür. İsa peygamber ölmedi göklere çıkarıldı ama toprakta yatan Hz. Peygamber’e ümmet olmak istemişti. O’nun da adı Ahmed idi…

Öldükten sonra bile böyle bir övgüye mazhar olan Ahmed Paşa, bu övgüye layık bir hayat sürmüştü elbette.

  1. Murad’ın kazaskerlerinden Veliyyüddin Efendi’nin oğlu olan Ahmed Paşa, Edirne’de dünyaya geldi. Bursa’da görev yapması ve orada vefat etmesi onu Bursalı olarak da tanıtmıştır. Tahsilini tamamladıktan sonra babasının da nüfuzu sayesinde müderris olarak Bursa Muradiye Medresesi’nde ilk vazifesine başladı, ardından da Molla Hüsrev’in yerine Edirne’ye tayin edildi. Sultan Fatih’in tahta geçmesinden sonra kısa sürede yükselerek önce kazasker, daha sonra da padişaha hoca oldu. Bunda, şiirlerinde padişahı methederek ondan gördüğü ilginin payı olduğu kadar bilhassa bir devlet adamı sıfatıyla gösterdiği başarıların da rolü vardır. Böylece pâyelerin en yükseğine ulaşarak vezirlik rütbesini elde etti. İstanbul’un fethi sırasında da Ahmed Paşa’yı yanından ayırmayan padişah, ondan askerin maneviyatının yükseltilmesinde faydalandı. Hatta fetih sırasında tarihi bir rol oynayan Akşemseddin-Sultan Fatih ilişkisinin arasındaki tek kişi olma şerefine erişmiştir. Fatih, çadırına kapandığı saatlerde yanına girebilen tek kişi olan Ahmed Paşa, ona Akşemseddin’den haber ulaştırıyordu. Böyle bir zatın askerlerin başında olması da askerlerin maneviyatını hep yüksek tuttu. Sehî Bey, onun çok müdekkik olmasından ve kılı kırk yarmasından dolayı orduda “sipahi müftüsü” olarak anıldığını kaydeder.

Ahmed Paşa’nın Fatih’e çok yakın olması ve ondan büyük ilgi görmesi gerek bilimde, gerek şiirde ve devlet adamlığında yetenekli olması çevresindeki insanların kıskançlığına sebep olmuştur. Bu kıskançlıkların etkisiyle aleyhinde iftira ve dedikodular başlatılmıştır. Bu konuda dilden dile dolaşan en önemli iftira şudur:

Söylentiye göre bir gün, Ahmed Paşa, saraydaki genç hizmetçilerden birine laf atınca bunun dedikodusu Sultan’ın kulağına gider. Bunu duyan Fatih, dedikodunun doğru olup olmadığını öğrenmek için şairi denemek ister. Bu sebeple hizmetçinin saçlarını külahının içine gizleyerek görev yapmasını ister. Başka bir gün saraya gelen Ahmed Paşa hizmetçiyi bu durumda görünce hemen irticalen şu beyti söyler:

Zülfün gidermiş ol sanem kâfirliğin komaz henüz

Kesmiş veli zünnârını dahi müselmân olmamış

Yani: O putu andıran sevgili zülfünü saklamış ama kâfirliğini elden bırakmamış; her ne kadar belindeki Hristiyanlık alameti olan kuşağı çıkarmışsa da henüz Müslüman olmamış.

Bunu işiten Fatih, öfkelenerek kendisini görevden uzaklaştırıp -kaynakların çoğuna göre- sarayda Kapıcılar Odası’na; Latîfî’ye göre Yedikule’ye hapsettirmiştir. Âşık Çelebi ise bu konuda şairin birkaç fesatçının iftirasına uğradığını belirtir.

Yine bazı kaynaklara göre Ahmed Paşa, meşhur Kerem redifli kasidesini tutuklu iken affedilmek için yazmıştır. Bu 35 beyitlik ünlü şiirini bağışlanması için padişaha gönderir. Ahmed Paşa, bu kaside dolayısıyla ölümden kurtulur ve günlük otuz akçe ile Bursa’ya atanır. Burada kendisine Orhan, Muradiye ve Emir Sultan vakıflarının işlerini yürütme görevi verilir.

Kerem Kasidesi’ni özetleyecek beyit nedir diye sorulsa, cevabı bu beyittir:

Kul hatâ kılsa nola afv-i şehenşâh kanı 

Tutalım iki elim kanda imiş kanı kerem

Yani: Farz edelim ki ben büyük bir günah işledim, hata ettim. Buna şaşılacak ne var? İnsan dediğin hatadır. Tutalım ki ben iki eli kanda bir günahkârım. Ama unutma ki sen benim şahımsın ve sultanımsın. Sana kerem kılmak, affetmek yaraşır.

Tezkirelerde anlatılanlara karşılık Ali Nihad Tarlan, Ahmed Paşa Divanı’nın ön sözünde, şairle ilgili bu söylenti ve Kerem Kasidesi hakkında şu yorumu yapmış:

“Şairin gözden düşüp az kalsın ölümüne sebep olan olay ve bunun sonucunda yazdığı Kerem Kasidesi’ne dayanılarak bağışlandığını düşünmek mümkün değildir. Çünkü Fatih, bilim ve şiire düşkün bir padişahtır. Bu yönleriyle beğendiği bir vezirin sırf şahsi bir sebeple öldürtmeye kadar ileri gitmesi düşünülemez.”

Ahmed Paşa gözden düşüp İstanbul’dan uzaklaştırıldıktan sonra bir daha İstanbul’a dönmemiştir. Bursa’dan sonra Eskişehir Sultanönü’ne daha sonra Tire ve Ankara sancakbeyliğine atandı. Bu süreçte kendisini tamamen şiire vermiştir.

Fatih’in 1481 yılında vefatıyla oğlu Sultan II.Bayezıd tahta çıktı. Ahmed Paşa bu olaya hemen tarih düşürdü:

Çıkdı devlet tahtına Şeh Bâyezîd

Ol cülûs itdi cihan bahtın sa’îd

Yazdı levh üzre kalem târihini

Kayser oldı Rûm’a Sultan Bâyezîd (866/1481)

Yeni padişaha çeşitli kasideler yazarak onun beğenisini kazandı. Sultan II.Bayezid onu Bursa sancakbeyliğine atadı. Ahmed Paşa ömrünün sonuna kadar bu görevde kaldı, hicri 902, miladi 1496 yılında vefat etti.

Göçdi meded şâir-i Rûm” sözü ile de hicri tarih düşürülmüştür. (902)

 

Sultan II.Bayezid’in buyruğu üzerine tertip ettiği divanından bir gazel arz edip yazımı sonlandırmak istiyorum.

  1. Çîn-i zülfün miske benzettim hatâsın bilmedim

Key perîşân söyledim bu yüz karasın bilmedim

 

  1. Ben kara toprağ idim cân verdi bûyundan sabâ

Hey ne cân-perver kıyâmet dil-rübâsın bilmedim

 

  1. Kad kıyâmet gamze âfet zülf fitne hat belâ

Âh kim ben hüsnünün bunca belâsın bilmedim

 

  1. Dün tabîbe derd-i dilden bir devâ sordum dedi

Gam yemeden özge bu derdin devâsın bilmedim

 

  1. Cânıma bir merhabâ sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim

 

  1. Kadd-i dil-dârın hevâ-dârı değilse zülf-i yâr

Her kademde n’için öper hâk-i pâsın bilmedim

 

  1. Kasdı hâk etmek değilse ömrünü âşıkların

Ayağa n’için salar zülf-i dü-tâsın bilmedim

 

  1. Ben kemân-ı vaslını çekmek dilerdim dilberin

Hecr hükm-endâz imiş tîr-i kazâsın bilmedim

 

  1. Sidreye benzettiğim ayb etme cânâ kaddini

K’anı benzetmekde bundan müntehâsın bilmedim

 

  1. Çün cihândan yeğ bilir ma’şûk sırrın âşıkın

Pes neden dinler rakîbin iftirâsın bilmedim

 

  1. Hâk-i pâyin açtı dil çeşmin ki gördüm hüsnünü

Nice cevherdendir anın tûtîyâsın bilmedim

 

  1. Çün tabîb-i la’line anber satar hindû benin

Yâ neden bekler lebin dârü’ş-şifâsın bilmedim

 

  1. İçi yandığından ağlar şem’-i meclis hâlime

Yâr oda n’için yakar ben mübtelâsın bilmedim

 

  1. Bana dilberden inâyet istemen ey dostlar

Sanmasın düşman beni kadr-i cefâsın bilmedim

 

  1. Nâmeye nâmın yazarken gitti aklım âh kim

Nice yazdım ruk’a-i medh ü senâsın bilmedim

 

  1. Kaçtı Ahmed hışm-ı çeşminden velî bir kimseye

Sâye-i zülfünden özge ilticâsın bilmedim

 

  1. Ey sevgili! Saçının kıvrımını miske benzettim ama hata ettiğimi anlayamadım. (Meğerki saçlarının kıvrımı miske benzemeyecek kadar güzelmiş) Beni bağışla. Saçların gibi dağınık bir söz söylemenin nasıl bir yüz karası olduğunu bilemedim.
  2. Ben cânsız bir kara topraktım. Sabah yeli senin kokunu getirerek bana can verdi. Hey! Sen ömre bedel bir güzel, cana can katan bir gönül avcısıymışsın. Yazık ki ben bunu bilemedim.
  3. Uzun boyun bir kıyamet sebebi, süzgün bakışların bir âfet, saçların fitne, yüzündeki ayva tüylerin ise tam bir belâ! Âh ki ben güzelliğinin bunca belâsını bilemedim.
  4. Dün hekime “Gönül derdinin ilâcı nedir?” diye sordum. “Gam yemekten başka bu derdin ilâcını bilmiyorum.” dedi.
  5. Ruhların yaratıldığı ezel gününde, o sevgili gözleriyle bana öyle bakış attı ki âdetâ “merhabâ” dedi. O bakışın etkisiyle öylesine sarhoş oldum ki o günden sonra hiç kimsenin merhabâsını alamadım.
  6. Eğer sevgilinin saçı onun (sevgilinin) boyuna âşık değilse her adımda ayağının toprağını ne diye öpüyor, bilemedim.
  7. Eğer sevgilinin amacı âşıklarını öldürüp toprak eylemek değilse iki büklüm olan saçlarını ne diye ayaklarına kadar salıyor, bilemedim.
  8. Ben sevgilinin vuslat yayını çekmek istiyordum. Eyvah ki bu konuda hükmü veren ayrılıkmış. Ben bu kaza okunu fark edemedim. Yani aşkta kazanan vuslat değil hasrettir.
  9. Ey sevgili! Boyunu Sidre’ye benzettiğim için sakın beni ayıplama! Çünkü, boyunu benzetmek için bundan daha yükseğini bilmiyorum.

Sidre, göğün yedinci katında olduğu rivâyet edilen bir ağaçtır. Bu ağaç, varlık âleminin sonu kabûl edilir. Hz. Peygamber mîraca çıktığında ulaştığı en son makam olan bu ağacı da geçmiştir.

  1. Mademki sevgili âşığın sırrını bütün dünyadan daha iyi biliyor. Acaba neden rakîbin iftiralarına kulak asıyor, bilmiyorum.

Rakîb, divan şiirinde çok sık kullanılan bir tâbirdir. Divan şiiri genelde üç tipten meydana gelir. Bunlar âşık, mâşuk ve rakîbdir. Âşık, seven kişidir. Mâşuk, sevilen kişidir. Rakîb ise âşığın mâşuğa kavuşmasını engelleyen, âşıkla mâşuğun arasına giren, mâşuğa âşığı kötüleyen, âşığa sürekli zarar veren bir varlıktır. Rakîbin insan olması şart değildir. Bazen âşığa “rakîb” olan başka bir erkek, bâzen de mâşuğun kapısında bekleyen bir sokak köpeğidir.

  1. Ayağının toprağını gözlerime sürme edindim de gönül gözüm açıldı. Böylece güzelliğini görebildim. Yazık ki ayağının toprağındaki iksirin nasıl bir cevher olduğunu bugüne kadar anlayamamışım.
  2. Kara benin bir Hintli gibi gelmiş lâl ile tedavi yapan hekime amber satıyor. Benin hekimlikte bunca marifetli iken senin dudağının çevresinden ayrılamayışını anlamıyorum.

Lâl, kırmızı renkte, değerli bir taştır.

  1. Meclisteki mum, içi yandığı için hâlime ağlıyor. Bunu anlıyorum da sevgilinin benim gibi düşkününü ateşlere neden yaktığını anlayamıyorum.
  2. Ey dostlar! Sevgiliden bana iyilikte, lütufta bulunmasını istemeyin ki düşmanlarım onun eziyetinin kıymetini bilmediğimi sanmasınlar.
  3. Ey sevgili! Mektuba adını yazarken aklım başımdan gitti. Mektubun devamında senin övülesi yanlarını nasıl yazdım, bilemedim. (Bu sarhoşlukla mektubu nasıl tamamladığımı anlayamadım)

16. Ey sevgili! Ahmed senin gözlerinin hışmından kaçıp koruyucu bir kişiye gitti. Amma gel gör ki senin saçlarının gölgesinden başka sığınacak bir yer bulamadı. (Meğerse Ahmed’in tek koruyucusu senmişsin.)