FENÂ GÜLZÂRINDA NECÂTİ BEY

FENÂ GÜLZÂRINDA NECÂTİ BEY

Pabuçlarını taş yolda ağır ağır sürükleyen, sakalı göğsünü okşayan bir ihtiyardan almıştım bu tarifi: “Semt-i Şeyh Vefa’daki aktarın köşe hânesi…”

Kuledibi’nden Semt-i Vefa’ya gelmek hiç de kolay olmamıştı. Yol boyunca ‘gideceğin evdeki zat-ı muhteremi mi yoksa tarifi aldığın ihtiyarı mı daha çok düşündün’ diye soracak olursanız cevabım ilginç ve fevkalade calib-i dikkat bir şekilde ‘ihtiyar’ idi. Koca Haliç’i geçmiştim ama ihtiyarın sakalından burnuma hicret eden o toprak kokusu yerini hiç terketmedi ve başka hiçbir kokuya müsaade etmedi. Bahar yüzünü göstermişti Payitaht’a. Sümbüller, güller, ortancalar boy vermişti Haliç’in ve Boğaz’ın iki kenarında; sandalcılar küreklerini beyitler, gazeller eşliğinde çekiyordu; baharın tüm rahiyası hanelerinin içine dolsun diye tüm ahali pencerelerini ve kapılarını açmışlardı. Benim ise tek duyabildiğim sanki binlerce yıldır yerini hiç değiştirmemiş, binlerce can kabul etmiş ve yine binlerce can hediye etmiş o toprak kokusuydu…

Bunları düşünürken aktarın önüne geldiğimi fark ettim. Sırtımı dükkâna verdiğim an gördüm ki; iki gündür aradığım ev ise tam karşımdaydı. Köhne bir kapıydı karşımda duran. İki kere yumrukladım. İçeriden yaşlı ve tok bir ses: “Lütfen buyurun” dedi. Her tarafından pek eski ama bir o kadar da kıymetli olduğu belli olan bir masanın başında yine bir ihtiyar karşıladı beni. Sakalları beyaz ve düzgünce, göz altları sarkmış, cihandaki tüm kokuları tecrübe etmiş gibi pek gururlu bir burnu olan, alnına yaşadığı her hatırayı bir çizgi ile kaydetmiş iri gözlü ihtiyar… Kalınca bir kitap vardı elinde. Cildini göremediğimden kitabın ne olduğunu da çözememiştim. İhtiyar, karşısındaki tabureyi göstererek “Otur çocuk…” dedi.

“Necâti Bey’i arıyorum” dedim. Yüzünde hiç bir değişiklik olmadığını görünce ihtiyarın bu zatı tanımadığını düşündüm ve ekledim “Asıl adı İsa’dır bu beyin…”

“Niçin ararsın çocuk o bunak ihtiyarı?”

Yüzümü buruşturdum ve sinirli bir ses tonu kullanmaya karar verdim o an:

“Siz tanır mısınız ki onu? O ne büyük bir şairdir siz bilir misiniz? Üstelik padişah efendimizin de lütfuna mazhar olmuştur defalarca. Beni onun mısraları yetiştirmiştir. Belki benim gibi yüzlerce genç vardır onu görmeden rahle-i tedrisinden geçen…”

“Öyle mi? Demek padişahın da lütfuna mazhar olmuş. Vah, vah… Ben ne cahil adamım ki onunla bir ömür geçirmeme rağmen senin bu söylediklerimden bîhaberim.”

“Özür dilerim. Onunla bu denli -bir ömür geçirecek kadar- yakın olduğunuzu bilmiyordum. Lakin siz sanki düşmanmış gibi ‘bunak’ deyince kendimi tutamadım affedersiniz.”

İlk defa gülümsediğini gördüm ihtiyarın. Bana ötede duran masanın üzerindeki kabı göstererek: “Bak çocuk, orada şerbet var. Getir, getir de içelim biraz. Belli mi olur belki beni şikâyet edersin hocana ‘misafiri ikramsız gönderdi, sana da bunak dedi bu ihtiyar’ diye…”

Şerbeti getirmek için ayağa kalktığımda evi daha detaylı inceleme fırsatım oldu. Ev baştan aşağı ahşaptı. Yürürken dahi ahşaplar gıcırdıyordu. İhtiyarın rahatsız olacağını düşünüp dikkat etmek istedim ama nafile… Ses çıkarmamak için çarpık çarpık yürüdüğümü ve titizlendiğimi fark eden ihtiyar yine keyifli bir ses tonuyla: “Korkma çocuk korkma. O ahşaplar benim kadim dostum. Bana bir şeyler söylüyor onlar. Bir yabancı da bassa onların üstüne biz her daim anlaşırız onlarla.”

“Nasıl yani, ahşaplar konuşuyor mu?”

“Şaşırdın mı çocuk? Konuşurlar elbet. Onların hiçbiri bir tesadüf eseri yan yana gelmiş değiller. Hepsi birbirinin yanına yakıştığı için oradalar ve hepsinin ayrı ayrı bir hikâyesi var. Onlar önce tohumdular. Ben belki bilmeden üstüne bastım onların. Onlar büyüdüler ve benim ayak sesimi hiç unutmadılar. Büyüdüler ve ben onların gölgelerinde serinledim, onların altında şerbet içip susuzluğumu giderdim bir yaz günü. Onlardan ayrıldım sandım. Tüm memleketi gezdim dolaştım görev adına. Sonra bu eve geldim ve gördüm ki ben yine onların üzerine basıyorum ve bak çocuk şimdi altlarında değil üstlerinde şerbet içiyoruz seninle. Ben onlarla hep konuştum. Onlar da benimle konuştular. Öğren çocuk öğren, ağaçlarla dost olmayı öğren…”

İhtiyar bana dostlarını anlatırken şerbetleri bardaklara doldurmuş ve karşısına oturmuştum bile. Kitaptan kafasını kaldırdı, gözlerini ovuşturdu, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle tek bir parmak hareketiyle kitabın kapaklarını birbirine kavuşturup masaya bıraktı. Artık okuduğu kitabın ismini görebiliyordum: Ahmed Paşa Divanı…

“Yoksa Ahmed Paşa’yı da tanır mıydınız?”

“Vefat etmeden önce yanındaydım.”

“Necâti Bey ile ne kadar benziyorlar değil mi birbirlerine?”

Yine yüzünü buruşturdu ihtiyar. “Nereden benziyorlarmış? Necâti’nin ömrü yetmez Paşa’ya yetişmeye.”

“Biz gençler hep konuşuyoruz kendi aramızda beyitlerini. Bakın ikisi de aynı şeyleri söylemiş:

Destimi kessen kalır dâmân-ı lûtfunda elim

Dâmenin kessen elimde kalır lûtfun dâmeni (Ahmed Paşa)

 

Şöyle muhkem tutayın aşk ile dildâr eteğin

Ya kat’ edeler destim ya keseler yâr eteğin (Necâti Bey)

İkisi de yârin eteğini öyle sıkı tutmuş ki ayırmak için ya eli kesmek gerekir ya eteği. Yine ikisi de iki yöntemi de kendilerine kâr görmüşler. Sizce hangisi daha başarılı söylemiş?”

“Bak çocuk şunu unutma:

Necâti’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir

Ki Îsâ göklere ağsa yine dem urur Ahmed’den”

Bu beyti duyar duymaz çarpıldım. Bunu irticalen mi söylemişti? Muhakkak bu ihtiyar da bir şairdi. “Yoksa siz de mi şairsiniz? Belki de şuan cihanın en meşhur şairlerinden biriyle konuşuyorum haberim yok. İsminizi bahşeder misiniz? Sizi muhakkak duymuş olmalıyım.”

Bunu söylerken dahi inanmıyordum kendime. Bu kadar ünlü bir şair olsa idi bu köhne evde ne işi vardı? Sultanımız Yavuz Selim Han ve divânındakiler birer zekâ avcısı. Böyle bir zekâyı şimdiye kadar elbette keşfederlerdi. Bu ihtiyar olsa olsa Necâti Bey’in hizmetçilerinden biridir. Ondan duyduklarını söylüyordu belki de…

“Şimdi düşünüyorsun değil mi çocuk? Bu adam bunları nasıl söylüyor? Bu köhne yuvada ne işi var? Hatta ve hatta Necâti Bey bu çulsuz ihtiyarı niçin yanında tutuyor? Yok, itiraz etme çocuk itiraz etme. Öyle düşünüyorsun. Diyorsun ki benim hayal ettiğim bu değildi. Ufak bir saray, hizmetçiler, lokumlar ve envai çeşit şerbetler olmalıydı diyorsun. Üzülme, yalnız değilsin. Herkes böyle sanıyor. İnsanlara göre lütuf demek, mükâfat demek; saraylar, altınlar, lokumlar ve hizmetçiler…

Bir dem iken devlet-i dünyâyı her dem sandılar

Bu fenâ gülzârının ‘ayşını ‘alem sandılar”

 “Necâti Bey Divanı’ndan değil mi?”

“Öyledir. İnsanlar bu bir dem olan dünyayı her an devam edecek sandılar. Bu gördükleri sarayları hiç yıkılmayacak zannettiler, bu musiki hiç bitmeyecek sandılar, gülistan hiç kurumayacak sandılar, bunları yegâne lütuf bellediler. Söylesene çocuk, sonu olan bir şey nasıl gerçek bir lütuf olabilir?”

“Siz gerçekten Necâti Bey ile bir ömür geçirmişsiniz. Mısralarıyla bize söylemeye çalıştığı bunlardı demek. Demek ki kendi istemedi sarayları, hizmetçileri, lütufları…”

“Sen hiç Hızır aleyhisselam ile tanıştın mı çocuk? Ben tanıştım. Sen ne istersen Hızır seni ona ulaştırır. Senin gönlündeki neyse Hızır senden önce görür onu. Ben hep gerçek bir lütuf peşindeydim. Bir gün Kuledibi’nde buldu beni. Beni bir dergâha gönderdi ve ben o dergâhta lütfun yalnızca Allah’ın elinde olduğunu ve gerçek lütfun yalnızca O’nun rızası olduğunu bildim. Sen hiç Hızır ile tanıştın mı çocuk? Bin yıllık toprak gibi kokar. Senin içini senden önce görür. Sen içindeki görmeden, onu bulmadan o toprak kokusu burnundan hiç gitmez…”

Bu sözleri duyduğumda öyle bir şey hissettim ki; bir ateş parçası alnımdan başlayıp tüm vücudumu dolaştı ve bir ter gibi ayak uçlarımdan aktı gitti. Gözlerimi diktim ayak ucuma, kafamı hiç kaldıramadım. İhtiyar aynı çeviklikle kitabını eline aldı ve okumaya devam etti.

“Sen şimdi var git çocuk. Yarın gel. Necâti Bey burada olur eminim. Yarın onun en mutlu günü olacak. Gel ve yanında ol.”

Pabuçlarımı ahşapların üzerinde zorlukla sürükleyerek çıktım kapıdan. Ertesi güne kadar kimseyle konuşmadım. Bir handa konakladım. Han duvarlarıyla dertleştim. Onlar sustu ben sustum. İnsanın hâlinden anlıyor olmalılar. Ben sustukça onlar benden daha güzel sustu. Han duvarlarıyla dost oldum. Sabah ezanı bize bir şeyler hatırlattı. Fatih Camii’ndeki seccademle dost oldum. Çıkar çıkmaz Semt-i Vefa’ya yürüdüm. Aktarın köşesindeki o hanede büyük bir kalabalık gördüm. Yavaşça kalabalığı yarıp içeri girdim. O köhne yatağın üzerinde üzeri beyaz örtüyle kapanmış biri yatıyordu. Çevredekilerin göz yaşlarından da belliydi ki ahalinin sevdiği bir zat vefat etmiş ve o yatakta yatıyordu. Örtüyü kaldırmak cesaretinde bulunup elimi uzattım. Genç bir adamdı, elimi tuttu. “Necâti Bey’in yakını mısınız? Sizi hiç görmedim buralarda.” Sonra öğrendim ki orada elimi tutan adam Sehî Bey ve merhum ise Necâti Bey imiş. Kendimi tanıttığımda izin verdi ve örtüyü kaldırdım. Karşımda dün sohbet ettiğim ihtiyarı buldum. Sakalları beyaz ve düzgünce, göz altları sarkmış, cihandaki tüm kokuları tecrübe etmiş gibi pek gururlu bir burnu olan, alnına yaşadığı her hatırayı bir çizgi ile kaydetmiş iri gözlü ihtiyar…

Necâti Bey’den bana kalan o gün yaşadığımız güzel bir hatıra ve mezar taşındaki bu beyit:

Bir seng-dil firâkına ölen Necâti’nin

Billâh mermer ile yapasız mezârını