Fetih Çiçeği Açtırmanın İlm-i Hâli

Fetih Çiçeği Açtırmanın İlm-i Hâli

Eskilerin deyişiyle “tavattun”, yâni vatan tutma, Dünyâ târîhinde, Türk milletine has bir duruş olarak yer almıştır. Bu ulvî görünüşün ne kadar hâli, rengi, şekli var ise, “Türk” adını taşıyan insan toplulukları mârifetiyle, hepsi ayrı güzellik ve üslûpta denenmiştir.

En füsûnkâr “tavattun” faaliyeti, Anadolu ve Rûmeli diyârlarında gösterildi. Bizim kısaca “alp-eren” dediğimiz hem eli, hem de gönlü müsellâh velîler ordusu, “fetih çiçeği” açtırmanın ilm-i hâlini yazıp, tatbîk ettiler.
Çerâğları Yesevî Dergâhı’nda tutuşturulan nice “gâzî-derviş”, ledünnî makâmlarda yapılan nokta tâyinleriyle, müstakbel Türk vatanının her karışını, her evleğini kendi nefesleriyle hem-hâl ettiler.

Malazgird Cengi öncesinde ve ondan sonraki akıl durduran sür’at pistinde, göze görünen ordunun ulaştığı her menzîl, daha onlar varmadan, tohumu yeşermiş hâlde, âmâde duruyordu.

Bu “alp-eren=gâzî-derviş” menkıbelerini hazmetmeden, Anadolu’nun da, Rûmeli’nin de, vatan tutma hikâyeleri hep eksik kalır.
Yahyâ Kemâl’in, “Azîz İstanbul”unu okuyanlar, “Topkapı Sarayı’nda” başlıklı yazıyı da hatırlayacaklardır. Hırka-i Saâdet Dâiresi’nden bahsederken, orada günün her ânında 24 saat Kur’ân okunduğunu ve Istanbul’un, her türlü şer plânlarına rağmen hâlâ bizde kalış sırrının, bu Kur’ân tilâvetinde saklı bulunduğunu, kendine has güzellikte ifâde eden Yahyâ Kemâl, gönül iklîminin izin vermediği hiçbir mücâdele tarzının “tavattun”dan sayılmayacağını anlatmak istiyordu.

Yıldırım Bâyezîd’in fevkalâde gayret ve himmetiyle, 1402 yılı başında Anadolu, “yamalı bohça” görünüşünden kurtulup birlik, berâberlik, tek yumruk pozuna kavuşmuştu. Bu uğurda, akla gelmeyecek, olmadık fedâkârlıklara katlanılmıştı.

Ne var ki, “Timur” adını taşıyan belâ tayfunu, bütün Türk-İslâm Dünyâsı ile aynı zamanda, Anadolu’yu ve tabiî Osmanlı Devleti’ni derinden etkilemiş, kocaman kocaman taşları yerinden oynatmıştı.

Ankara Muhârebesi yapılmadan, sâbık Anadolu beylerini siyâsî vaad rüşvetiyle iğfâl eden Timur, kendisine yardım eden tâlihinin de sâikiyle Anadolu’nun Osmanlı idâresindeki mütecânis manzarasını, çok bilinmeyenli denkleme döndürmüştü.

Yıldırımoğullarının âkıbeti de fâciâ ormanında balta sesine yöneldi, ama en çok, belli bir kıvâma erişmiş olan Türk birliği darbe yedi. Tâ Fâtih devri sonlarına kadar sürecek yeniden toparlanma mesâîsi, Timur tahrîbâtının mikyâsını ortaya koyuyor.

Târîhin tekerrürden ibâret olduğuna inananlar da, buna bir tesâdüf diyenler de, adı tam konmamış bir hayli Timur görünüşlünün, Türk Devleti’ne aynı mantıkla rüşvete yeltendiğini görüyorlar.

Başımıza gelenlerin karakter tahlîli yapıldığında ortaya çıkan acı netîce, “büyük devlet” olamama sıkıntısıdır. “Dünyâ” denilen arenada, büyük devlet olanlarla olmayanların en ayırt edici vasfı, “dümen suyu”na girip girmeme irâde veyâ irâdesizliğidir.

Vaktiyle Dünyâ’ya nizâm vermiş, uçan kuşun bile müsaade istediği mevkie çıkmış bir devletin, haysiyet zedeleyici vaziyetlere nasıl düşürüldüğünü merâk edenler, bol bol târîh okumalı.

“Mukâbele-i bi’l-misl” hâlinde görünmeyi bile “zül” sayan, Nemçe Sezarı’nı ancak sadr-ı âzamının dengi bilen bir devlet heybetini, tabiî ki, birden bire kaybetmedik. Adım adım, günbegün, hep aşağıya ine ine, eğrile eğrile koskoca Cihân Devleti’ni yele verdik.
Balkan ve Rûmeli cihetindeki kayıplarımızı, bu fâciâya yazılan ön sözdeki affedilmez hatâlarımızı ne çabuk unuttuk… Kaldı ki, Orta Doğu’nun dününü biliyor olmak kâfidir. Başka coğrafyaların şâhitliğine ihtiyaç duyurmayacak ibret rezervi, bu bölgeye nazar edecek akl-ı selîm sâhiplerini beklemektedir.