FOTOĞRAFLARDA KALAN ANLAR

FOTOĞRAFLARDA KALAN ANLAR

Fotoğraflara bakmayı sever misiniz? Baktıkça o donmuş anlara neler düşünür, neler hissedersiniz? Fotoğraflar ki donmuş anlardır kâğıt üzerinde ve bir daha geri gelmesi, bir daha yaşanması mümkün değildir; o anlar sanki yaşanmamış da bir hayalden ibarettir. Bizim de yer aldığımız o karelerde biz sanki bir hayal kurmuş ve unutmuşuzdur hatta…

Fotoğraflar birikir ve biz yaşlanırız. Önce siyah beyaz başlayan bir maceradır bu. Hemen herkesin, tabii renkli çağa geçmeden önceki bir zamandan söz ediyoruz, çocukluğundan hiç değilse birkaç poz fotoğrafı vardır. Bu fotoğrafları ya aileden biri çekmiştir, artık fotoğraf makinesini nasıl ve nereden temin etmişse ya da en güzel elbiseler giydirilip bir fotoğrafçıya götürülerek çekilmiş kareler. Ne kadar da değerlidir değil mi kendi şahsi tarihimiz içinde bu siyah beyaz fotoğraflar? Sonra ailecek çekilmiş, yine fotoğrafçıda tabii, aziz kareler; anne, baba ve kardeşler…  Fotoğrafçı “bana bakın, gülümseyin, çekiyorum” demiştir. Yüzlerde bir gülümseme… Mutlu bir an size; sahiden mutlu olunmuş mudur? Kim bilir…

Ziya Osman Saba edebiyatımızın içli şairlerindendir, onun bir de hikâye kitabı var: “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”. Kitaba adını veren hikâyenin kahramanı fotoğrafçı vitrininde gördüğü mesut insanların fotoğrafları gibi kendisi de mesut bir hâlinin fotoğrafını çektirmek ister. Fakat ne yazık ki bu mümkün olmaz. Fotoğrafçı ne kadar uğraşırsa uğraşsın, kahramanımızın yüzünde o mesut ifadeyi yakalayamaz ve en sonunda bu fotoğrafı çekemeyeceğini söyler. Oysa kahramanımız fotoğrafhaneye girmeden önce neler de hayal etmiştir: ”Ben de pekâlâ şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim.”

Oysa insanlar mutluluklarını ölümsüzleştirmek için fotoğrafçıya koşarlardı değil mi?

Elimizde birikmiş, o donmuş anlar galerisi. Ne olacaktır böyle birike birike? Üstelik artık albümlere de sığmaz olmuştur. Eski fotoğraflar neden saklanır sorusu, esaslı bir sorudur bence…

Siz hiç sahaflara gider misiniz yahut “efemera” satan dükkânlara yolunuz düştü mü? Efemera; fotoğraf, kartpostal benzeri her türlü basılı belge anlamına geliyor. İşte oralarda eski aile fotoğraflarına rastlayabilirsiniz. Satılmak üzere getirilmiş veya bir kütüphaneyle birlikte artık sahipleri bu dünyada olmayan insanların fotoğrafları da kitapların arasında elden çıkarılmıştır. Oysa o fotoğraflardakiler ailenin büyükleriydi; dedeler, nineler, babaanneler, amcalar, teyzeler…

Bu efemera koleksiyonu yapan meraklılar için ilan verildiğini bile gördüm ve o zaman fotoğrafa olan bakışım farklılaştı. İlan diyordu ki: “Türü efemera/Siyah beyaz eski fotoğraflar/176 adet ikinci el/1960 yılları arasında çekilmiş/İnsan, aile, arkadaş grubu fotoğrafları/Durumu temiz/ Fiyatı …”

İnsan neden başkalarına ait fotoğrafları alır acaba? O fotoğraflara baktıkça neler düşünür? Benim aklım bunu almıyor. Hele de bu hatıraları satan, elden çıkaran hayırsız vârislere ne demeli?

Zaman içinde fotoğraf makinesine sahip olmak kolaylaşmış ve herkes bir şekilde bu makineye sahip olmuştur. Ardından film kullanılan makinelerden birdenbire “dijital makineler”e geçilmiştir. Evet, birden bire olmuştur bu.  Sınırsız kare çekme imkânı önünüze serilmiştir neredeyse.

İşin içine bir de fotoğraf çeken cep telefonları girince, artık Köroğlu’nun cümlesini tam da burada anmanın sırasıdır; yani “mertlik bozulmuştur”!  Ey kardeşler insaf edin, fotoğraf çektirmenin o kendine dair ritüellerinden, kurallarından, inceliklerinden bahsedilebilir mi artık? Her an, her yerde insanlar fotoğraf çekiyor! Bu aklın alacağı bir iş olmasa gerektir.

Günümüzde fotoğraftan anlaşılan ya da ona yüklenen anlam değişti sanırım. Fotoğraf  “hatırlatma” işlevinden çıkarak bir “iletişim aracı” hâline geldi. İnsanlar çektikleri fotoğraflarla sonsuz bir iletişim içindedirler. Buyurun Facebook denilen sanal ortam mesela; herkes çektiği kareleri paylaşma peşinde değil mi? Bu yetmedi, peşi sıra bir de instagram bahşedildi hayatımıza, gönlünüzce ve sınırsızca fotoğraf paylaşabilirsiniz.

Acaba, fotoğrafla hiç tanışmamış insanlar daha mı mesuttu? Fotoğraflar günün birinde sahipsiz kalacaksa ve hiç kimseyi ilgilendirmeyecekse o kareler; belki de çöpü boylayacaksa bizden sonra o çok özenilerek verilmiş pozlar. Hiç çekilmese miydi onca anlar, o donmuş ve güya sonsuza havale edilmiş fotoğraflar?

Fakat çok merak ediyorum,  bu fotoğraflarda kalan anlar, sahiden kalıyor mu? Ne dersiniz…