GECENİN SESİ

GECENİN SESİ

Yorgun bedeni, mağlup oldu endişelerine… Kaç dakika uyuyabilmişti, onu bile hatırlamıyordu… Saate bakmak yerine, balkona çıkıp yıldızlara sormayı tercih etti…

İşte oradaydılar… Işıl ışıl parlıyorlardı. Solda Kale’nin o muhteşem silueti vardı belli belirsiz; tam karşısında deniz…

Sesler o kadar yakından geliyordu ki, sanki otelin balkonuna vuruyordu dalgalar…

Aman yarabbi! Tam bir resital…

Pırıl pırıl gökyüzü, muhteşem Kale, çeşit çeşit çiçeklerin harmanlandığı nefis mi nefis, temiz mi temiz bir hava ve aşka çağıran dalgalar…

Geceyi düşündü… Sonra kumsalı…

Kendini sahile atmak geldi içinden… Paçalarını sıvayıp, sahile vuran dalgalarla “elim sende” oynamak… Yoruluncaya kadar koştuktan sonra kumsala oturmak, dalga seslerinin ritmik büyüsüne bırakmak kendini…

Dingin gecelerde ne güzel olurdu kumsal… Kumsal ve gece birlikte muhteşemdiler ama güzellik için yeterdi gece… Siyahtı her şeyden önce… Geceleri, simsiyah geceleri severdi öteden beri. Gündüzü daha parlak olurdu… Ya da ona öyle geliyordu… Belki de sadece ona has bir inançtı bu… Parlak gündüzler için gecelerin zifiri karanlık olması temel kuraldı! Her güzelliğin bir bedeli vardı. Aydınlık, daha aydınlık, en aydınlık gündüzlerin bedeli de zifiri karanlık olmalıydı!

Gece miydi asıl sevdiği, yoksa gündüz mü? Gündüzler daha aydınlık olsun diye mi seviyordu en karanlık geceleri? Bir an tereddütte kaldı. Geceyi seçti…

Yıldızlara kaydı gözleri. Dipsiz bir derinliğin içinde nasıl da parlıyorlardı.

Parlak yıldızlara inat sessizliğe bürünen geceyi düşündü; gecenin sessizliğini…

Geceler suspus oturur da, gündüzler haykırır mı hep?

Oysa genellikle gecelerde yaşanmaz mı en acıtıcı, ıstırap verici olaylar? Cinayetler, tecavüzler, ihanetler, hırsızlıklar… Bütün bunlar olur da nasıl sessiz kalır geceler?

Ya kış güneşlerine ne demeli? Pırıl pırıl parlar da gıdım ısıtmaz insanı; sesi soluğu kesilir adeta…

Gökyüzü sadece karla, doluyla, yağmurlarla mı ağlar? Ya kayan yıldızlar… Ne farkları var, dolulardan? Yoksa küçük yıldızlar, büyüklerin gözyaşları mı? Yıldızlar da ağlar mı? Kayan yıldız, sevincinden mi sörf yapar gökyüzünde; yoksa bir kaçış ânı mıdır bu, tüm gerçeklerden? Ve daha önemlisi, neden ara sıra kayarlar? İnsanlara sürpriz yapmak için mi? Neden dilek tutarız o anlarda? Yıldızın niyetini bilmeden niyet tutulur mu hiç? Sevinçten yerinde duramadığından kayıyorsa ne âlâ, mutlaka tutar dileğimiz! Ya kaçmaksa niyeti, bulunduğu yerden… Onca umut ve dilek bir yıldızla birlikte kayıp gidecek mi kara deliğe?

O kahve cezvesi gibi duran var ya… Büyük Ayı mıydı, Küçük Ayı mıydı, neydi adı? Neyin, kimin kahvesini pişiriyor şimdi? Kim için? Söz kahvesi mi yoksa pişirdiği? Belki de keyfinden kaynıyor sadece… Ya da işkembesini tıka basa dolduran biri, sindirsin yediklerini diye… Ya da yediği kazıkları…

Ya Demirkazık yıldızı… Ona laf yok… En harbi yıldız o. Milim şaşmaz bildiği yoldan. Hep doğru yönü gösterir.

Ama o cezve yok mu, o cezve! Kim bilir neler kaynatıyor içinde…

Sahi o da kayar mı ara sıra?

Neyse ne…

Kayan tüm yıldızlar can havliyle haykırırlar…

Ve sessizlik libasını giyinen her gece, gündüzden çok daha gürültülü bence…