Geri Dönüşler

Geri Dönüşler

Bayram dönüşleri bende hep burukluk yaratır. İlk zamanlar, daha evden ayrıldığım ilk gençlik günlerinde başka bir yerde bayram yapmaktan fena hâlde korkardım. Annemlerle birlikte bayram yapamamanın hiçbir gerekçesi, hiçbir açıklaması yoktu. Makul bir gerekçesi olmaksızın bayramı “dışarıda” geçirenlerin evlerinden koptuklarından adım kadar emindim. Hayatım boyunca bu gerekçeyle açıklanacak bir kopuştan uzak durmaya çalıştım.

Erzurum’da öğrenciydim. Uzun süren bir gurbet deneyimim oldu, hâlâ da sürüyor. Erzurum hayatı zordu, yurtlarda da kaldım evde de. Ama her zaman kendi evimi, baba ocağını özleyen bir hâlet-i ruhiyeye sahip oldum. O zamanlar tatilleri değil bayramları iple çeken bir duygu derinliği hepimizi kuşatmış gibiydi. Ramazan ya da Kurban bayramları yaklaştığında ilk işimiz hemencecik bilet almak ve o sayılı günleri kendi evimizde geçirmek olurdu.

Gidişler de gelişler de yorucuydu. Nereden bakarsan koca bir gün yolda geçerdi, ama yine de uzaklarda bir yerde bayram kutlamak bana iyi gelmezdi. Çok düşündüm aslında, kendim için mi giderdim bizimkiler için mi? Annemler çok özlemiş, ondan mı gitmeliydim yoksa ben kendi özlemlerimin peşine mi takılmalıydım? Öyle ya da böyle, Erzurum’da herkes şehri terkedip el ayak ortalıktan çekildiğinde orada kalmayı göze almak için ne nasırlı bir kalbim vardı ne de duygusuz ruhum.

Hep böyle devam etti. Evlendim. Kendi küçük dünyamızda sabah camiden gelip İvrindi’de ya da Van’da, Ankara’da ya da Paris’te hane halkıyla bayramlaşabilir, sonra da mütevazı soframızda çocuklarla birlikte oturup buruk bir bayram kutlaması yapabilirdik. Ben burukluk ifadesini nedendir bilmem, hep bayramlarda yarım kalmış bir neşeyi tamamlayan bir kelime olarak hatırlardım.

Ağzınızdan lokma gitmezdi, çünkü sevdiklerinizin hepsini yanınızda görmek isterdiniz. Bugün var yarın yoklar hesabı bir gün ciğerparelerinizden ayrılmak zorunda kaldığınızda o sofranın kendi başına nasıl bir yüke dönüştüğünü anlatmak bilmeyene bir hayli zor olmalı.

Korkardık yalnız kalmaktan, gitmek gelmek zordu, biz zoru tercih eder, çeker nerdeysek oradan annemlerin olduğu yere giderdik. Uzunca bir süre bizimkiler hep Konya’da oldular, biz de rotamızı hep oraya doğru belirledik. Sonra annemler Ankara’ya taşınınca artık 90’lardan sonra gideceğimiz istikamet orası oldu. Sonrası malum biz de Ankaralı olduk, buraya taşındık.

Ondandır, Balıkesir’in, Van’ın, Muğla’nın bayramlarına çok az tanıklık etmişimdir. Gittiğimiz her şehirde şu ya da bu şekilde bayram için memlekete gidemediğimiz zamanlarda o ilk iki günün nasıl bir azap olduğunu anlatmak çok zor. Van’da herkesin aşireti var, size zor gelir, Muğla’da komşularınız o birkaç günü tatile çevirmek için tüm hazırlıklarını tamamlamışlardır, İvrindi’de evinizin yolunu zor doğrultursunuz, acayip yalnızsınızdır. Bizimkiler buna “yalağuz kalmak” derlerdi.

Kapınızı çalacak birilerini bekler, kapılarını tıklayacak birilerini ararsınız. Ama bütün bunları bir bayram günü hatırlamak gecikmiş bir özlemdir. Vakti zamanında kurulmamış, yeşermemiş dostlukların bayramda harekete geçerek gelip sizde o nadide şekerlerden tatması mümkün değildir.

Biz Konya’dayken millete şeker yetiştiremezdik. Sadece millete mi grup grup dolaşan çocukların zırt pırt çaldığı zillere kalkıp kapıyı açacak bir babayiğit bulundurmak evlerde farzdı. Hatırlayanlar olur mu, yadırgayanlar kesin olur, bayramlık şekerler alınırken misafirler için ayrı alınırdı. Bir pozitif ayrımcılıktan söz etmek zordu, eğer bir ayrımcılık varsa negatif olanında vardı. Çocuklar için alınan ucuzdu, ama kalitesiz değildi. Eve kadar girmeyi başarmış çocuklar için şeker seçmek söz konusu değildi, ama dışarıdan kapı ziline dokunup hemen oracıkta şekerdanlığa yüklenen çocuklar için biraz hesaplı şeker almak her orta halli aile için vacipti. Şaka bir yana Konya’ya geldiğimiz yıllarda, henüz şeker toplamaya çıkmayı kendim için zül saymadığım o günlerde insanı birkaç gün “selece” yatağa düşüren şekerlerden de yedim, tadını hâlâ unutamadığım nefaseti bol şekerlerden de: Mesela Saray Çarşısı’nın meşhur şekercisi bizim Ehetlerin evinin tam da karşısında otururdu. Sağ olsun o amca her aklına geldiğinde bize şeker dağıtırdı, ama biz asıl şekerleri almak için hep bayramları beklerdik. Kurbanda onlar Allah’ın emri hep hacda olurlardı, Ramazan bizimdi, şekerler bize kalırdı.

Gurbette aldığınız şekerleri bir sonraki bayrama devretmenin hüznü başkadır. Gidip yeniden şeker almanıza gerek yoktur, çünkü geçen bayram aldıklarınıza neredeyse el sürülmemiştir. Kalbi olanlara, “nereye gidiyoruz?” sorusuyla ilgili olanlara, gelenekleri, bölgesel alışkanlıkları anlamaya çalışanlara ağır gelecek bir yalnızlıktır. Şekerinize dokunan olmamıştır, kapınızı çalan olmamıştır. Bununla birlikte kapınızın önünden geçip karşı komşuyu tıklayan aileleri görürdünüz, onları çıkışlarını, yolcu edilişlerindeki o güzel tadı da…

Ondandır biz ne yapıp edip bayramları evde babamlarla birlikte geçirmeye özen gösterirdik. Bir sürü gelen olurdu, bayramlıkları giyinmenin, baba dostlarını her daim yüzümüze takındığımız o sıcak yüzle karşılamanın başka bir güzelliği vardı. Gelen misafirler arasından hoşlanmadığım insanlar kesin vardı. Kıl olanlarını saysam bitmez, gereksiz iltifatlarıyla ya da vakti zamanı olmayan sorularıyla huzur kaçıran aile dostlarına bile biz hep sıcak davranırdık. Onlara serin davrandığımızda babamızın kalbini kırdığımızı düşünürdük. Sahi ne acayip dostlarımız vardı, dostluklarımız vardı. Hiç unutmam ve burası da asla yeri değil, ama mübarek bayram havasında hiç de kötü olmaz bunları konuşmak. Kılı kırk yaran baba dostlarım arasında her geldiğinde bana aşır okutmayı artık bir itiyat hâline getiren bir amcamız vardı. Hele biri vardı, o İmam Hatip’te okuyorum, ama acaba Kur’an’ı iyice sökmüş müyüm diye ezberime değil okumama dikkat kesilir, hemen oracıkta köşe başında dikiş makinesinin üzerinde her daim hazır bulunan mushafı kaptığı gibi önüme koyar, sonra da “oku” derdi. Bazen hatalarım olurdu, bazen sökemediğim, öylece kalakaldığım yerler. Onun bir bakışı, bir imalı duruşu vardı ki bunu Yeşilçam’ın en başarılı oyuncuları bile yapamazdı. Bilmem acaba beni ne diye İmam Hatip’e verdiler diye mi bu havayı atarlardı yoksa beni akılları sıra teşvik için mi böyle bir yola başvururlardı, anlaşılmaz bir şeydi. Bayramda onlar geldiğinde babam “Kalk bir yere git.” dese, bu Muhacir Pazarı bile olsa gitmeye üşenmezdim. İmtihan bana göre değildi, arkasından “legion d’honneur” kıvamında bir maşallah alsam bile asla bana göre değildi.

Öyle de olsa böyle de olsa bayramı bizimkilerle birlikte geçirmek önemliydi. Hem gelindiğinde ortada kaynayan kazana dahil olmak kolaydı. Memleket ne konuşuyordu, güvenle muhabbete ortak olurduk. Millet bize “Balıkesir nasıl evladım?”, “Van’da ne var ne yok?”, “Muğla’ya alıştınız mı?” diye sorduğunda eh bize de laf düşmüş olur, sonra da lafı kimseye kaptırmazdık.

O zamanlar arabamız yoktu. Bayram demek uzun otobüs yolculuklarına razı olmak demekti. Başka da bir seçeneğimiz yoktu. Uçak bize bir gökte bir de filmlerde görünen bir şeydi. Sonra bizim de bir arabamız olacak mıydı, biz de Göksel Arsoy gibi yanımıza Filiz Akın’ı alıp kordonda onu sürecek miydik? Hiçbir fikrim yoktu, hayır vardı, araba nere biz nereydik.

Sonra arabamız da oldu, uçağa biniverecek paramız da. Bir seferinde İzmir’den bütün aile efradını uçakla Samsun’a gönderirken nasıl da gözlerim dolmuştu. Şimdi uçakla bir yerlere gitmek bir hayli normalleşti, o zamanlar doksanların ortalarıydı ve bu durum benim için oldukça yeni ve şaşırtıcı bir tecrübeydi.

Arabamız olduktan sonra bayram yolculukları kısmen biraz daha kolay oldu. Eğer yanınızda başınızın etini yiyip her kararınıza bir yolunu bulup müdahale eden biri yoksa siz isterseniz bayramı Fizan’da bile kutlarsınız.

Son yıllarda biraz da şartların zorlamasıyla Ramazan Bayramlarını Ankara’da Kurban’ı da Samsun’da geçirmeye gayret ediyoruz. Kurbanı Samsun’da dağ köylerinden birinde Yavuz amcamın denkleştirdiği bir grupla kesiyoruz. Yavuz amca benim kayınpederimdir ve sevgili İlminaz halamın da eşidir. Buradaki evimizde kurbanı doğruyoruz, şehrin her tarafına yayılmış akrabalarımıza, hemen her yerde karşımıza çıkabilecek dostlarımıza bayram gezmelerine gidiyoruz.

Ramazanda dışarı çıkabilecek takatim olmuyor. Eğer bayramı bir başka şehirde yine sevdiklerimizle birlikte geçirmeyi planlıyorsak bu arife gününü ya da ondan bir önceki günü kazaya bırakmak demekti. Ona da hem günah hem de gerek yok diye asla tevessül etmiyoruz. Yaşlandık oruçlu oruçlu yola çıkmak artık benim gibiler için fazlasıyla fantastik bir tercih sayılır. Namazı kıldığımız gibi babamlara damlıyoruz, sonra akrabalar, sonra herkesin kendi hâlinde dolaştığı ev gezmeleri. Her durumda iyi, her durumda güzel bir şey.

Eskiden bayramlarda bütün aile bir araya gelebiliyorduk, ama şimdi çok zor. Kardeşler bile artık birbirimize çok yakın yerlerde değiliz. Mümtaz Ankara’da, Önder Konya’da, ben Karadeniz’de. Artık bir araya gelmek için sadece kardeşlerin karar vermesi yetmiyor. Bir de lobiler var, istekleri her geçen gün büyüklerinden ayrışan çocuklar var, hepsini bir yere çağırmak için babamın sesi de artık eskisi kadar gür ve berrak değil. Bunların hepsi için oturulup bir roman yazan çıkabilir, hiçbir sayfa boş kalmaz, içinde hepimizi ağlatacak kadar hüzün de olur, kahkahalara boğacak kadar neş’e de.

Neyse bayram dönüşleri hüzünlüdür, burukluk taşır. Yarım kalmışlıklarla çeker gelirsiniz. Kısa bir bayram ziyaretinde unuttuklarınız, ihmâl ettikleriniz hele bir de geride bıraktıklarınız vardır ki bu kalbi olanı ağlatır. Eskiden sizi cümbür cemaat kapıdan uğurlayanların bir bir kesildiğini görürsünüz, artık asansörle bile olsa aşağı inip sizi yolculamaya takati olmayanlar vardır. Onları yukarıda camdan el sallarken görseniz o bile gözünüzdeki nemi silmeye yetecek bir saadettir.

Bir de ne cama çıkan, ne balkondan uğurlayan ne de aşağı inip sizi uğurlayanlar vardır. 2006’da Kurban bayramını 7 ya da 8 Ocak’ta idrak etmiştik. Bayrama birkaç gün kala Ebuzer’i vasiyetine uyarak İzmir’den alıp Konya’ya getirmiş, Üçler Mezarlığı’nda ebedi istirahatgâhına uğurlamıştık. Bir kaç gün sonra kurbandı. İçimizde paramparça bir yürek, gidip kendimize bir kurban daha almıştık. Onun resimlerine arada baktığımda bir başka olurum. Evin önünde başka hiç bir bayramda yaşamadığımız bir çöküntü durumu. Kurbanı annem kesmiş, ben kenarda çömelmiş öyle bakıyorum, babam yanı başımda beni teskin ediyor.

Biz bir de öyle bir şekilde bayramdan Muğla’ya dönmüştük. Beyşehir üzerinden Isparta’ya oradan da Muğla’ya doğru akarken arabamız bir eksikle yoluna devam ediyorduk. Öyleydi işte, Kurban dendiği her seferinde benim de aklıma bu dönüşler gelirdi, tıpkı şimdi Çakallı’nın oralarda Menemencilerin arasından geçip arabamızı yokuşlara sardığımızda yaşadığımız gibi.