Şarkılar Yarıda Kaldı

Şarkılar Yarıda Kaldı

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanında Peyami Safa; üst üste dramatik sahneler verdikten sonra bitime yakın, bir hastane odasındaki ayağı sargılı, hastalıklı kahramanına şunları söyletir: “Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra bütün bunlara yetişemeyeceğimden korkuyorum. Kendime çok borçlandım.” İçimde derin izler bırakan bu kitabı 40 yıl önce okumuştum. Zaten tam o sıralarda da sinemaya uyarlanmış ve popülaritesi hızla artmıştı. O dönemlerde sinemaya aktarılan romanlar (okunup okunmadığını bilemem) hemence çok satılan kitaplar listesine giriyordu. Neyse, diyeceğim o değil. Diyeceğim, yukarıda sözünü ettiğim cümlelerden hiç etkilenmemişim o geçmiş günde. Hafızamda yer etmediğine göre demek bana söylenmemiş. Ben daha çok romanın kahramanı genç adamın karşılıksız kalan sevdasına ve çaresizliğine zihnimi yaslamışım. Kitap, Ötüken Yayınları arasında yeniden çıkınca açıp bir daha okudum. Epeydir kendi halimi anlatacak, yalın ama çarpıcı bir cümle ararken, o cümle sayfalar arasında ansızın karşıma çıktı:“Kendime çok borçlandım.”

Kurtlu bir elma gibi içi eprimiş şu ihtiyar dünyadan sepetleri dolu dolu bahtiyarlıkla “iş”ini bitirip giden oldu mu? Yani borçlanmadan giden? Hele sanatkarlar, sanata yakın duranlar… Yürekleri duygunun, rengin, sesin, ışığın bin bir titreşimiyle zonklayanlar…Bir adım daha ötesi Hakk sırrına mazhar olanlar… Şimdiye kadar hangi şair, en güzel şiirini yazıp da kalp huzuruyla köşesine çekilebildi ki? Hangi ressam; “tamam bu iş” deyip fırçasını, tuvalini fırlatıp attı? Kemanını kıran, notasını eğip bükene rastlayan olmuş mudur hiç?

En güzel şiir yazılmadı. En güzel beste de yapılmadı, henüz. Stilist, en kıvrak çizgilerini erteleyip duruyor. Duvar ustası bile köşeye yakışacak “köşe taşı”nı seçemedi hala… Tahtayı milim milim oyan dülger de öyle… Anlaşılıyor ki; köşker de bakırları nakışlarla bezeyen kazancı da asıl marifetini sergilemedi bugüne kadar. Öğretmen, kırk yıldır toplayıp macun yaptığı, aspirinleştirdiği bilgiyi o gün anlatacak öğrencilerine. Politikacı da asıl diyeceğini diyecek o gün. Bir gün… İnsan bir gün silme okuyacak, görecek, işitecek, tadacak, üretecek, kazanacak, elde edecek… kırlangıcın süzülüp gökyüzünün rengini içtiği, Fırat’ın her damarından iksir akıttığı, rüzgarın iliklere kadar derman üflediği bir gün insan bütün bunları yapacak. Beklerken, ertelerken, kendine ne kadar da borçlanıyor insan.

Ciltlerle şiir yazan Necip Fazıl hele bakın ne diyor:

Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.

 

Acaba o hasretle mi gitti? Geçenlerde 70. Yaş gününü kutlayan şair Hilmi Yavuz, “aslolan şiirdir” dedi. Dedi ama belli ki, şu ana kadar da asıl şiirini yazamamış. O da hasret içinde. Son çıkan müzik dergilerinden öğreniyoruz ki dünyaca ünlü İrlandalı rock grubu U2’nin solisti ve söz yazarı Bono, en sevdiği U2 şarkısını henüz yazmadığını söylemiş. Tarih kitaplarına bakılırsa; oburluğu ve zalimliğiyle bilinen Neron ölürken, “Dünya, eserini yarım bırakan büyük bir sanatkarı kaybediyor.” diye bağırmış.

Geçirdiğimiz çağın en büyük bilgini Einstein’ın keman çaldığını ve beste yaptığını meraklıları bilir. O bakımdan da Einstein için bazıları, “Fizik yüzünden bir büyük sanatkarın eseri yarım kaldı” diyenler olmuştur. Kimse eserini tamamlayamadı. İdealindekini avucuna düşüremeden yürüyüp gitti uzaklara. Herkesin şarkısı yarım kaldı. Herkesin zihnindeki masalın ucu kopuk. Hele kendimiz için var ettiğimiz hikayelerimiz bölük pörçük, dağılmış tespih taneleri gibi ötede beride göz kırpıyor. Cahit Sıtkı Tarancı ne kadar mutsuz ve yarım kalanlardan ne kadar umutsuz…!

Gitti gelmez bahar yeri

Şarkılar yarıda kaldı

Bütün bahçeler kilitli

Anahtar Tanrı’da kaldı.
Mutluluklarımızı acaba hangi zaman dilimine fırlatıyoruz hoyratça? İleride bir gün gidip yakalarız umuduyla… Halbuki “yılların bizden aldığını kim geri verecek?” Ne acı ki, sevgilerimizi de erteliyoruz. Nasıl olsa bir gün demet demet sunarız öyle mi? Gün ola, harman ola… Sevdalı, goncalı, hülyalı bir gecede ay ışığında ağartarak, çoğaltarak, köpürterek uzatacağız sevgimizi sevdiklerimizin kucağına bir gün.
Behçet Necatigil’i usanmadan dinleyelim mi?

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.

 

Kim ne derse desin; aslında hepimiz, hayatı çok zaman hüzün içinde, en fazla da telaş içinde yaşıyoruz. Vakitlerden ve mesafelerden başı dertli ne çok insan vardır şu yeryüzünde. Sanatkarların gönül sahillerine titreşimli dalgalar çok gelip vurduğu için onlar sırdaş olurlarmış; uzaklarda da birbirlerini duyarlar, dertleşirlermiş. “Toplayın eşyamı, işim acele” diyen şaire, “Saman sarısı” ve “Son şiirler” de Nazım Hikmet nazire yapar: Vakitleri yakalamak istiyorum…
Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak. Halbuki zamana dayanıksız yaşıyoruz. Hayatın her gün taze sürgün verir gibi bize uzattığı ele sıkı sıkıya tutunmak istedikçe, elin narin parmakları bin bir telaşla gizli bir hüzünle kayıp gidiyor avucumuzdan. Çünkü; değirmen un öğütürken, kendisini de öğütürmüş. Dünyanın en gönlü şâd kullarından sayılan ve feleğin aynası saf olmadığı için onunla söyleşmekten kaçınan Nefî, hayata bir bohem gibi bakmamıştır ama dünya derdini de yanına yanaştırmamıştır çokça. “Biz sonbahar ve diken endişesinden uzak bülbülleriz. Bizim bağrımız, bahçemiz yaralı gönlümüzdür.” derken, derin ama soylu bir hüznün girdabından yakardığını hemence anlıyoruz. “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip” diye, dünya hırkasını giymeyen Fuzuli de Bağdat’ın dışına taşınmış; sazdan, kamıştan bir ev döşemiştir kendisine. Adına de Kulbe-i ahzan (hüzün kulübesi) demiştir. Kim bilir; o sazları kuru otlar içinde ne köşkler kurmuştur gönlüne. Asırlar sonra dünyaya yetişip zarımızı çimdikleyen, “ben dert adamıyım” diyen Veysel’in mihmandarı gibidir.

Güzelliğin on par’ etmez

Bu bendeki aşk olmasa

Eğlenecek yer bulaman

Gönlümdeki köşk olmasa.

 

Bilen bilir ki, gönül köşkü hüzün mumuyla aydınlanır. Andre Gide, “hüzün dinmiş bir coşkudur” dese de ne fark eder ki? Elini eteğini toplamış sinmiş de olsa, ağzınızdan kızgın lavlar da saçsa o hüzün, her daim sanatkarların elinde şaklayan bir kırbaç gibidir. Kısa bir süre önceydi, Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul şubesinde söze söz katarken, döndü dolaştı söz hüznün tarifine geldi, hüznün ifadesine, tezahürüne… Hüznün tarifini yapmak çok mu zor? Bana sormadılar; sorsalardı, sufiyane bir tavır ve tabirle “alemlere gönül sermek şuuru” der ve belki bu manada bir iki cümle daha eklerdim. Herhalde anlaşılmazdı ve anlatılmış olmazdı. Döner kısa yoldan, “hüzün fani olmanın bedelidir” derdim o defa. İşte yazımın başından beri “yarım kalmış”lığı öncü metin olarak verirken, aslında hep bu faniliğe vurgu yapmak istiyordum. “Ömür bir ağacın altında gölgelenmek kadardır” denilmiştir. Bir ağacın altında gölgelenip giden insanın bütün işlerini çekip çevirmesi, bütün isteklerine karşılık bulması ve sürekli kaynayıp köpüren heveslerini tatmin etmesi mümkün görünmüyor. Dedi ki: “Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” Dedi ki: “Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bilseydiniz.” Mu’minun Suresi 112,113,114. Halk irfanı bu, Hakk sözünü incitmeden insani kalıplara döker. Bir de bakarız ki, yılların imbiğinden süzülüp gelen, gönüllerde kristalize olan Harput’un şu şirvani hoyratı yarım kalan şarkımıza reyhan kokusu gibi sinmiş olur: Bayah geldim bayah geldim (demin geldim) Sinene dayah geldim Dilim der, yüz yaşadım Gönlüm der, bayah geldim. Asırlık ömür bir gün gibi geliyorsa insana, hayır ile yad edilmeyi bilmektir hüner. Bu kubbede hoş bir seda bırakmaktır aslolan… “Yar olup bar (yük) olmamaktır, gülü gülzar olup har (diken) olmamaktır.” İnsanın kamiline yaraşan. Kuşatıcı, kucaklayıcı, verici olmaktır insanı yücelere taşıyan. Göçüp gitmek mukadderse, hayat ateşimizin hatırladığı ocaklarda eğri odunun işi ne? “Ta bidayetten beri insanlığın üç ideali olmuştur” der, Sezai Karakoç. İyilik, doğruluk, güzellik… Başka bir ifadeyle ahlak, bilgi ve sanat… İnsan fanidir ama bunları çoğaltabildikçe ebedileşir ve hüzün kutsallaşır. “Kurulan hayatların iç merkezlerinde” kötüler ve zalimler değil de iyiler ve Salihler geziniyorsa varsın yarım kalsın şarkılarımız, şiirlerimiz, tablolarımız, çizgilerimiz… Yarım kalsın rüyalarımız… Biz de “toprakta böceklere anlatırız” o yârin güzelliğini. Son sözü söylemeye hakkım olmadığını biliyorum. Çünkü bilgeler, “SON SÖZ BÂKİRDİR” buyurmuşlardır.