Gölün Kucağında Uyuyan Köy: “Gölyazı”

Gölün Kucağında Uyuyan Köy: “Gölyazı”

Özden Gülen

 

Kış ortasında bahardan ödünç alınmış bir gün. Güneş pırıl pırıl, hava ılık. Akşamki rüzgâr sert esmekten vazgeçmiş, gök mavi, bulutlar beyaz. Böyle zamanlarda yol çeker beni. Günübirlik de olsa şehrin kalabalığından, telâşelerinden uzaklaşmak isteği içimde kanatlanır. “Şöyle biraz dağ ya da deniz havası alsak ne güzel olurdu” derken birden “göl” diye mırıldanıyorum. Evet, göl.

Bu kez yolculuk batıya. Bursa Karacabey yolunda ilerlerken, solda Uluabat Gölü uzanır. Yıllardır, batıya ve güneye yaptığımız seyahatlerde bu güzel manzarayı hep uzaktan seyretmiştim. Yol üzerindeki satıcılardan mevsimine göre şeftali, incir, kestane, kavun, patates, soğan alırdık ancak göl kenarına inmek hiç nasip olmamış. Kısaca uzaklara seyahat etmişiz de yakınlardaki güzellikleri görmemişiz.

Anayolda Gölyazı(Apolyont) tabelasını takip ediyor, önümüzdeki sapaktan sağa doğru girip, yol altındaki geçitten  sola dönüyoruz. Beş kilometrelik köy yolu sağlı sollu zeytinlikler, çıplak dallarıyla incir ve ceviz ağaçlarının arasından geçerek uzanıp gidiyor. Karşıda göl gümüş gibi parlıyor. Uzaklardaki dağlar yer yer karla kaplı. Yamaçlar ve düzlükler yeşilin en canlısından bir halı ile örtünmüş. Bu mevsimde bodur bitkiler, zeytinlikler ve yeşil çimenler gönüllere şifa.

Ortalık sakin olduğundan ziyaretçilerin arabalarıyla köy içine girmelerine izin veriliyor. Yazın girişteki otoparktan ileri özel araç alınmıyormuş. Zira kısmen taş döşeli sokaklar yer yer iki arabanın geçemeyeceği kadar daralıyor. Sol taraftaki okul binasını geçer geçmez kocaman bir yel değirmeni gözümüze ilişiyor.  Yığma taş ve kerpiç kullanılarak inşa edilmiş bu değirmen Osmanlı dönemine aitmiş. 6 metrelik çapı ve 5 metreyi bulan yüksekliği ile bu kültür mirası geçirdiği onarım sonrası dimdik ayakta gelen misafirleri selamlıyor.

Az ilerde solda bir kilise görünce duruyoruz. Bugün şehirden uzaklaşmamız sadece bir doğa gezisi değil, bu topraklardaki tarihin peşinde bir yolculuk olacak anlaşılan. Kilisenin girişinde raftan aldığımız broşürü inceleyerek kendimize bir yol haritası çıkarıyoruz. İçinde bulunduğumuz bina 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş. İçte ve dışta düzensiz almaşık teknikle örülen yapı, Anadolu Rum Ortodoks kiliselerinin özelliklerini taşıyor. Yıllarca harabe halinde kaldıktan sonra 2009  yılında restore edilmiş ve kültür evi olarak hizmete açılmış. Girişte sol tarafta, bazı ziyaretçilerin ellerindeki çekiçleri bütün güçleriyle  bir kütüğün üzerine yerleştirilmiş demir borunun tepesine indirdiğini görünce duraklıyoruz. Hemen üst kısımda asılı  bilgilendirme panosunda bu topraklarda bulunan eski sikkeler ile ilgili bilgiler yer alıyor. Bu sikkelerin bir yüzünde Roma İmparatoru Maximus’un diğer yüzünde Gölyazı açıklarında yer alan Kız Ada’da kalıntıları bulunan Apollon Tapınağı’nın tasviri bulunduğunu öğreniyoruz.   Ayrıca para basılmasına ilişkin bilgilendirmenin yanısıra canlandırma yapılmış. Yan taraftaki kutuda hazırlanmış iki yüzü boş yuvarlak metal parçalarını alıp borunun iç kısmına oturtuyor sonra üzerine iki tarafı kapalı havan eli gibi ikinci bir demir çubuğu yerleştirip tepesine çekici indiriyoruz. Borunun içindeki metal paranın iki yüzüne de borunun dibinde ve metal çubukta kazılı yazı ile amblem çıkmış oluyor. Hatıra paramız elimizde köy sokaklarında yürüyüşe geçiyoruz.

Elimizdeki broşürden Gölyazı’nın M.Ö. 5. Yüzyıla uzanan bir tarihi geçmişi olduğunu öğreniyoruz. Apollonia olan ismi Osmanlı döneminde de Apolyont olarak devam etmiş, mübadeleden sonra Gölyazı olarak değiştirilmiş. Antik kent yarımada ve bağlantılı bir ada üzerine kurulmuş. Ayrıca gölde yer alan Kız Ada üzerinde Apollon Tapınağı’na ve Manastır adası üzerinde de Hagios Konstantinos Kilisesi’ne ait kalıntılar mevcutmuş.

Ana karada, sol tarafta yer alan Zambak Tepe’ye ulaştığımızda önümüzdeki manzarayı hayranlıkla seyrediyoruz. Uluabat Gölü’ne doğru kısrak başı gibi uzanan bir yarımada ve ona bir köprüyle bağlanmış adacık üzerinde kurulu bu köy etrafındaki sandalları, çınarları, yolları ve eski evleriyle çok güzel. Aralarda betonlaşma gözümüze çarpıyor. “Aman” diyoruz, “sakın burası da betona kurban edilmesin”.  Sit alanı olduğunu duymuştuk ama bunlar nasıl yapılmış akıl almıyor. Biraz da derme çatma bulduğumuz kısımları var. Ada üzerindeki evlerin arasında süregiden bir iki inşaat dikkatimizi çekiyor. Dileğimiz sadece tadilat yapılıyor olması

Yarımada ile adayı bağlayan köprüye geldiğimizde sol tarafta koca anıt çınar bizi karşılıyor. Yedi asırlık bu ağacın üzerinde “Ağlayan Çınar” tabelasını görünce soruyoruz. Anadolu’nun pek çok köşesinde olduğu gibi burada da bir efsane ve aşk hikayesi karşımıza çıkıyor. Bağrında buluşan aşıkların bir türlü kavuşamaması ve burada ölmesi sonucu ağlayan çınar, sızan gözyaşlarını etrafına taş ile örülmüş havuzda biriktirirmiş. 7 asırlık bu dev ağaç  efsanesinin dışında kimbilir daha ne sevdalara, ne ayrılıklara ne kavuşmalara şahitlik etmiştir. Etrafında dolaşarak çektiğimiz fotoğraflarla hikâyesini hatıralara nakşedip köprüye yöneliyoruz.

Adaya doğru adım adım ilerlerken sağ taraftaki sazlıkların arasında yarı yüzerek, yarı uçarak birbirlerinin peşinden seğirten ördekleri, mavili kırmızılı kayıkları, su kuşlarını ve durgun suda bir patiskayı makasla biçermiş gibi iz bırakarak ilerleyen sandalları seyrediyoruz. Hatta seyreylemek yetmiyor, bu güzellikleri yanımızda götürebilmek için fotoğraf makinamızın deklanşörüne ard arda basıp duruyoruz.

Bu arada bizimle beraber bir grup turist de ellerinde kameralar heyecanla görüntü alıyorlar. Yerli turistler neyse de bu mevsimde Japonlar buraya nasıl gelmiş, enteresan. Meğer Japon Seyahat Acenteleri Birliği tarafından hazırlanan ” En Güzel 30 Kasabası” listesinde Türkiye’den Gölyazı yer alıyormuş. Bu sebepten buralarda her mevsim Japon turist görmek mümkünmüş.

Adada bizi ilk karşılayan sağlı sollu uzanan çay bahçeleri ile karşımızdaki cami oluyor. Sol taraftaki kayıklara doğru ilerliyoruz.  Kıyı boyunca toprak yolda yürüyerek adayı çepeçevre dolaşabilirmişiz.  Kayıkların başında duran köy sakinleri ziyaretçilere gölde gezdirebileceklerini söylüyorlar.

Nazife teyze altmışlı yaşlarda. Başında yazması, siyah şalvarı ve yeleği ile kayığının başına dikilmiş. Biz binmeye yanaşmayınca nereleri dolaştıracağını tek tek anlatıyor.  Söylediğine göre elli yıldır balığa çıkarmış. Zaten burada balığa çıkmak, ağ örmek kadın erkek herkes için en doğal rutin anlaşılan. Az ilerde ağları ellerinde kadın ve çocuklar gözümüze ilişiyor. Yol kenarında oturan Hasan amca ile biraz laflıyoruz. Köyde mübadele öncesi Rum ve Türkler birlikte yaşarlarmış. Mübadele ile Rumlar Selanik’e gönderilip oradaki Türkler getirilmiş. Geçim kaynağı balıkçılık ve zeytincilik. Eskiden çok bol çıkan kerevit 1986dan sonra bir mantar hastalığı sebebiyle çok azalmış. Şimdilerde özellikle turna ve yayın balıkları avlanıyormuş. Köyde kaç hane olduğunu soruyoruz. Hasan amca 350 haneden bahsederken “Bizim köyde her çeşit insan var” diyor.  Meraklı bakışlarımız üzerine; “Bir seçim olduğunda bizim köyün sandık sonuçlarına bakın, Türkiye genelinde oy dağılımı nasıl olacak anlarsınız. Çok denenmiştir. Burası tam bir küçük Türkiye” diye açıklıyor.

Etrafı yaklaşık 1.5 kilometre olan adanın sahil yolunda ağır ağır yürüyoruz. Sandallar, ağaçlar ve göl manzarası harika. Dalıp gidiyoruz. Burası  fotoğrafçılar için bulunmaz nimet. Eski evler, sazlar, toprak yol, ağlar, enfes bir göl manzarası. Öğrendiğimize göre gün doğumunu ve günbatımını fotoğraflamak için başka şehirlerden kalkıp gelenler, burada konaklayanlar oluyormuş.

Tur sırasında yer yer karşımıza çıkan surlar, tarihte bu yerleşim yerinin  kale içinde yer alan bir kent olduğunu anlatıyor. Restore edilmiş hamam ve antik liman kalıntıları da görülmeye değer. Kale duvarlarının günümüze ulaşan kapısına köyün güneybatısında ulaşıyoruz. Simitçi Kalesi diye adlandırılan bu kemerli kapıyı görünce yokuşu tırmanıp arkasına dolaşıyoruz. O kale duvarı yıkıntı ve kemerin altından gölün görüntüsü bambaşka bir âlemin kapısını aralıyor. Binlerce yıllık geçmiş, bir kale kent, göl, karşılarda görülen irili ufaklı yedi adacıktan birinin üzerinde Apollon Tapınağı, diğerinde Kostantinos Manastırı olduğunu bilmek sonra yedi asrı bulan Osmanlı dönemi derken savaşlar, mübadele, topraklarını, evini bırakıp gitmek zorunda kalanlar, yerlerine gelip yerleşen, hayata yeni baştan sarılanlar… Bütün bunlara şahit olan göl nasıl da dingin. Bulanık ama sakin. Derinlerinde neler gizli, kim bilir? Aynı bizim gibi. Geçmişini, yaşananları, duyguları, düşünceleri öylece sakinleştirip kucağında uyutuyor.

Kale kapısından seyrettiğimiz âlemde dolaşmak bizi epey dinlendirdi. Daldığımız düşüncelerden sıyrılıp, dar sokakları adımlamaya devam ediyoruz. Yol üzerinde ağ ören kadın ve  çocuklarla selamlaşıyoruz.  Turumuzu tamamlayıp  köprüye varıncaya kadar dış mekân çekimleri yaptıran birkaç gelin ve damat da görüyoruz. Kayıkların arasında, balık ağlarıyla verilen pozlar için saatler harcanıyor. Telâşeli, koşuşturmalı, stresli ve sıkıntılı bir şehir hayatına ve eşyalarla dolu bir apartman dairesine mahkum olan insanın,  böyle düğün dernek fotoğraflarını çektirmek için yıkıntılar arasında, köylerde dolaşması manidar. Halbuki eskiden bu da tam tersine işlerdi, bildiğim. Yaşam tabiatla ve doğal hayatla iç içe geçer,  önemli gün fotoğrafları ise stüdyoda çekilirdi.

İki saati bulan temiz hava yürüyüşünün ardından sahilde yan yana yer alan çay bahçelerinden birine oturuyoruz. Sanırım hepsinde gözleme, çay, kahvaltı ve elbette balık servisi yapılıyor. Hava akşam üzeri epey serinleyince kalın naylon çekilerek korumaya alınan bölüme geçiyoruz. Ne istediğimizi sormadan önce önümüze koca bir tabak turşu geliyor. Ev yapımı turşu öyle lezzetli ki artık yanında ne yesek olur.

Akşam olmadan Gölyazı’dan ayrılmak zorundayız. Bu seferlik gün batımını bekleyemeyeceğiz ancak Uluabat Gölü’nde gün doğumu ve gün batımı muhteşem olurmuş. Üstelik mevsiminde gölün üzeri nilüferlerle kaplanırmış. Bunları göz önüne alarak mutlaka tekrar gelmeliyiz. Gün doğumunda sandalla gölde dolaşmak nasıl da muhteşem olur. Ya nasip!

Zeytin bahçelerinin yeşili git gide koyulaşıyor, Uluabat’ın suları grinin tonlarına bürünüyor, hava iyice soğudu. Dar yollarda ilerlerken peşimize takılan kediler bizi çıkışa kadar uğurluyorlar. Kedilerle, ördeklerle, kuşlarla, akşam uykusuna hazırlanan göl ile şimdilik vedalaşmak vaktidir.