Gözün Tesbît Ettiği Çirkinliklerden Kurtulmanın Cehdi San’at, Bu Cehdin Mücâhidi de San’atkâr…

Gözün Tesbît Ettiği Çirkinliklerden Kurtulmanın Cehdi San’at, Bu Cehdin Mücâhidi de San’atkâr…

Rönesans heykel ve resminin, büyük san’atkârı Michelangelo, o dillere destân Hz. Mûsâ heykelini bitirince, devrin îtibâr sâhipleriyle san’at otoritelerini atölyesine dâvet etmiş. Günümüzün “gala”larını andıran bir “ilk görümlük” programı hazırlamış. Bütün misâfirler, gözlerini yeni heykelden alamamışlar. Aslâ mübâlâğaya kaçmadan, hepsi, Michelangelo’ya takdîr hislerini ifâde etmişler. Bravolar âferînlere karışmış ve Dünyâ heykel san’atının zirve noktalarından biri, tes’îd edilmiş.

Program sona erince, heykeliyle baş başa kalan heykeltıraş, kulaklarında hâlâ dolaşan beğenilme seslerini duyarak sermest olmuş. Bu sefer, tek kişilik jüri hâlinde, kendi eserini muâyene masasına yatırmış. O saçlar, o kaş, o burun, o ağız, o bakış, o eller. Evet, bu, fevkalâde bir heykeldir. Böylesine mükemmele yaklaşmış bir heykelin, eksiği olmamalıdır. O, heykeline, heykeli ona bakmaktayken, Michelangelo, birden elindeki çekici Hz. Mûsâ heykeline fırlatıp: “Konuşsana!..” diye haykırmış. Bu çizgiye ulaşmış bir heykelin tek eksiği, konuşamamasıdır. Konuşamıyorsa, güzelin kendisi elden kaçırılmıştır. Hz. Mûsâ heykeli, san’atkârın ufkunda kaybolmuştur. Böylece, güzele doğru yolculuğa çıkanlar, serap görmeye kendilerini alıştıra alıştıra, san’at cevherlerini gönül örsüne yatırma temrini yapacaklardır…

Nobel armağanlı Japon romancısı Yasunari Kawabata’nın hayat hikâyesi, güzeli yakalayan veyâ yakaladığını zanneden san’atkârın rûh hâlini, pek ibretli tarzda anlatıyor. Nobel’le adını birleştirip, bütün Dünyâ’ya kendini tanıtan bu yazar; 1972’de, herkesin imrenme ve gıbta hislerini üstüne çektiği bir ânda, harakiri yaparak vefât etti. Ardında bıraktığı pusulada: “Nobel çizgisini aşamadığım için, yaşamayı lüzûmsuz buluyorum…” diyordu.

Kawabata’nın sözünü ettiği çizgi, güzelin avuca girdiği, menzîl içine alındığı çizgidir. Bunu aşamayan san’atkâr, bunalımların en yakıcısına dâvetiye çıkarıyor. Michelangelo’nun tasavvurları, Kawabata’ya hiç de yabancı değil. Aradaki fark, kumaş dokuyuculuğu hünerinden ibârettir.

Güzeli yakalamak, san’at kulaçlarını tâkatsiz bırakıyor. Fakat güzeli de, öyle erişilmez mekânlarda, sırça köşklerde sanmayalım. Onunla birlikte olarak, onun peşinden gitmek, pekâlâ mümkün.

Hz. Peygamber’in sevgili oğlu İbrâhim âhirete göçtüğünde, sahâbenin neredeyse tamâmı, Cennetü’l-Bakî’deki cenâzesine katılmıştı. Bütün mezarlık âdâb ve prosedürü yerine getirildikten sonra, tam oradan ayrılacakları sırada, ayağının ucundaki toprak tümseğini gösteren Allâh Resûlü, bunun da mezâr üstüne atılmasını istemişti. Etrâfdan meraklı, mütecessis nazarlarla bakanlara, Nebî cevâbı pek sâde ve fakat hârikulâde idi: “Bunda derin hikmetler aramayın. O tümsek, gözüme çirkin göründü. Bu yüzden, kaldırılarak mezâra bırakılmasını istedim…”

Gözün tesbît ettiği çirkinliklerden kurtulmanın cehdi san’at, bu cehdin mücâhidi de san’atkâr…