Gürbüz Doğan Ekşioğlu: “Sanat duygudur, teknik unsurlardan fazlasıdır…”

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: “Sanat duygudur, teknik unsurlardan fazlasıdır…”

Söyleşi: Müge Aydın

Grafik sanatçısı Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nu atölyesinde ziyaret ediyoruz.

Bir yanda öğrencilik yıllarından kalma ödüllü festival afişleri, sürreal resimleri ve dergi kapakları; diğer yanda sizi zaman yolculuğuna çıkaran rengârenk objeler selâm ediyor.

Öğretim görevlisi olarak ders vermeye devam eden, sanatla hayat bulan Ekşioğlu ile grafik ve tasarımın hayatımızdaki yeri üzerine hasbıhal eyledik…

Hocam çocukluğunuzun geçtiği iklim, duygu dünyanızı nasıl etkiledi? Yaylalar, sisli dağlar… Geriye dönüp baktığınızda Ordu, sizde nasıl izler bıraktı?

Ordu, Mesudiye doğumluyum. Sivas’a komşu bir ilçe, hatta bir ara Sivas’a bağlıymış. Kara ikliminin egemen olduğu bir yer. Kışları sert ve karlı, yazları kurak ve sıcak geçer. Yazın hava sıcaktır ama geceleyin insanlar evlerinde soba yakar. Havası temizdir, sulama sistemi ile tarım yapılır. Hatırlarım, su için komşular arasında münâkaşalar çıkardı. Annem, Ordulu bir ağanın kızı. Beş kardeşlermiş. Annem bir yaşındayken, babası İstiklal Savaşı’na gitmiş ve dönmemiş. Ağabeyleri ile büyümüş. Karadeniz Bölgesi’nde kız çocuklarına toprak vermek istemezler, baba toprağı ailede kalsın derler. Az toprak ister diye Mesudiyeli olan babama vermişler annemi. Yemyeşil, cennet gibi bir atmosferden kurak bir yere gelin olarak vermişler.

Bilmediği bir coğrafyada yıllarca yaşamış annem. Dokuz kardeşin en küçüğüyüm ben. O zamanki hayat şartları içinde dört kardeşimiz ölmüş. Ben dokuz yaşındayken, babam memuriyetini Ordu’ya aldırıyor fındık bahçesi vesilesiyle. Yazın köye, fındık bahçesine gidiyorduk. 60 dönümlük bir arazimiz vardı. Köyde oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Cemil Meriç, “Yokluk, varlıktan daha görkemlidir.” diyor. Bir insan başarılı oluyorsa, orada yokluk vardır çünkü kendi çözümünü kendi bulur. Böylece kişilerin becerileri gelişir. Bıçakla dalları yontarak, çamurdan bir şeyler yaparak kendimizi oyalardık.

Doğadan aldığınız ilhamla başlıyor hikâyeniz…

Evet, ilkokulda kalem ve kâğıt ile tanışınca, resim yapmaya başladım. Arkadaşlarım, “Ne güzel resimler yapıyorsun.” diye söylüyorlardı. İnsanın methedilmesi pekiştirici bir unsur. En iyi yaptığınız şeyi tekrar etmeye başlıyorsunuz, yaptıkça gelişiyorsunuz. Arkadaşlarım, “Benim resmimi de sen yap.” derlerdi. İlgi bir yöne doğru olunca, diğer dersler aksamaya başlıyor. Ortaokulda sınıfta kaldım. Evden kızmaya başladılar, “Resim yüzünden ders çalışamıyorsun!” diye. Resim yapmak bir içgüdü ve mutlaka yapmanız gerekiyor gibi hissediyorsunuz. Ders kitabının arasına defter koyup öyle idare etmeye çalışıyordum. Bir gün arkamdan geçen babam, “Yine mi resim yapıyorsun?” diye kızdı. Enseme bir tokat attı. Böyle böyle ortaokul bitti. Lisede de bu durum devam etti. Resim hocam, “Mutlaka Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmen gerekiyor.” diyordu. Yolumuz böylece İstanbul’a düştü…

İniş ve çıkışlar… Gidişler ve gelişler derken işler rayına nasıl giriyor?

Liseden mezun olduktan sonra Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nun sınavlarına girdim. 1957 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın üç yıllık olarak, Alman hocalarla kurduğu bir okul. Bauhaus Sistemi üzerine kurulu. Tasarım ve sanatın bir arada yapılmasını anlatıyor. Fonksiyon ve estetik önemli. Bauhaus Sistemi’nde, fonksiyon her zaman estetiğin önünde yer alıyor. Sınavda birinci aşamayı geçtim, ancak ikinci aşamadaki teknik soru için hazırlıklı değildim. Yanımda yeterli malzeme olmadığı için sınavı geçemedim. Bu arada, Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlı Vatan İnşaat’ta iki yıl okudum ancak aklım Güzel Sanatlardaydı.  Asıl amacım ressam olmak iken öneri ile Grafik Bölümü’ne girdim. Güzel Sanatlara böyle adım attım. Grafik, görsel iletişim alanı. Grafikteki illüstrasyon anlayışı ile resim anlayışım uyuştu. Resim ile illüstrasyon arasında gidip gelmeye başladım. Öğrencilik yıllarımda yarışmalara girmeye, ödüller almaya başladım. Kafasında ressam duygusu olan bir grafiker konumunda buldum kendimi.

Ve hayatınızda yeni bir dönem başlıyor. Yarışmalar, ödüller, sergiler, dergi ve kitap kapakları…

Üniversiteden mezun olunca, iyi bir ajansta çalışmaya başladım. Bu arada evlendim. İyi para alıyordum ama ajans beni mutlu etmedi. Paranın peşinde gitmedim, asistanlık sınavının açıldığını öğrenince, akademiye döndüm. O zamanlar tüketim toplumu değildik. Cep telefonları, internet yoktu. Yılda bir kez gömlek, bir kez ayakkabı alırdık. Azla yetinmeyi bilirdik. Eşimle ihtiyaç ölçüsünde harcama yapardık. Şimdi her şey para… Bunun için de çok çalışmak zorundasınız. Çok çalışırsanız, size zaman kalmayacak. Zamanınız olmazsa üretemezsiniz.

Sanat, geniş zaman ve emek istiyor… “Azim” ve “sebat” kelimeleri size neler anlatıyor?

Sanat, “sahicilik” istiyor. Evlilik, yeni düzen derken azlık içinde ancak mutlu bir şekilde yaşadık. Üretim sürecinde insan yorulmuyor, yorulsa da sonuç güzel oluyor. Azim ile 37 yıl oldu üniversitedeki hocalığım. Bununla birlikte reklam piyasasında da çalışmaya da devam ettim. Uluslararası ilişkilerim oldu, dergi kapakları gündeme geldi. Şimdilerde, Fransa’da yeni yayımlanacak bir kitabın kapağını hazırladık.

Eserleriniz zamansız! Net bir yıl söylemek zor, 1950 ya da 2050 ait olabilir diyebilirim…

İçgüdü diyerek açıklayabilirim… Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur. İçinizde sürekli bir şey yapma duygusu oluşuyor. Karadeniz Bölgesi yağışlı olduğu için bir taş alıp koyarlar kaynak suyun yakınına. Duvardan sızan su, damla damla birikir ve oradan geçen insanlara ulaşır. İnsanlar gelip gider içerler. Bölgede, yerel ağız ile “göze” derler. Sanatçı olmak da böyle bir şey… Sürekli akan damlalar var, ilham var. Onu tutmanız çok zor. Siz duygularınızı ortaya koyunca, insanlar bundan dolayı mutlu oluyorlar. Sanat, insanların hayal kurmasını sağlıyor. İnsan ile hayvan arasındaki fark, insanların hayal kurması. Biyolojik olarak aynı yapıdayız ancak insan hayal kuran bir canlı. Hayal kurmak insanı geliştirir.

Hocam, insanın sevdiği işi yapması hayatını nasıl etkiler?

Çin atasözü, “Sevdiğiniz işi yapın ömür boyu çalışmayın.” der. Bunun yanında, insanların karşılaması gereken temel ihtiyaçları var. İnsanın sevdiği işlerden para kazanması zor. Sanat lüks gibi görülüyor. Sanattan para kazanmak zor. Kendini kanıtlayan sanatçılar, ilerleyen yaşlarda rahat ediyorlar. Paranın cazibesine kapılırsanız, o zaman da üretim ortadan kalkar.

Eserleriniz sürrealizme göz kırpar gibi… Peki, sizi etkileyen akımlar hangileri?

Evet! Sürrealizm… Grafikte bir konuyu açık bir şekilde anlatmak için çok etkili bir araç. Bir tohum toprağa düşmüşse, eninde sonunda bir filiz verir. Büyür ağaç olur. Sanatçı olmak böyle bir şey. Koşullar ne olursa olsun bir noktaya varıyorsunuz.

Görsel iletişim, hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Hocam, yeni akımlar nereye doğru gidiyor?

Grafik tasarımcıları, sanat ile ilgileniyorlarsa iyi tasarımcı oluyorlar. Sanat onları destekliyor. Bir hoca olarak öğrencilerime “Sanatı bilmeniz ve bu duyguyu yaptığınız işlerde vermeniz gerekiyor.” diyorum. Ne yazık ki, Türk grafiğinin bir kimliği yok. Japonya, ada ülke olduğu için geleneğini sürdürmüş. İran, Farsça yazı sistemi ile bir farklılık gösteriyor. Sanayi, ambalaj, kitaplar, konserler, afişler… Türkiye az gelişmiş bir ülke olduğu için arada bir yerde. Daha önceki dönemlerde, Türk grafiği daha iyi bir yerdeydi. Daha sanatsal işler yapıyorlardı. Günümüzde, hayat daha hızlandı. İdealist insanlar azaldı. İnsanlar ne yazık ki, artık ideallerinin değil de paranın peşinde koşuyorlar. İyi bir tasarımcı, sipariş gelsin diye beklemez. İçinden geldiği gibi yapar. Ben bu işi yapmalıyım demez. Üretim sürecinde mutlu olur. Kompozisyonun başındayken yaşadığı gerilimi sever. Sürekli kafasında bir problem vardır ve onu çözmeye çalışır. Sanatçı, üretmeye odaklanır. Tasarımcı ise iş bekler…

Bir tarafta içe dönük, diğer tarafta ise dışa bağımlı bir süreç yaşanıyor. Markalaşma stratejileri ve küreselleşme süreci duygu dünyamızı nasıl etkiliyor?

Eskiden festival afişleri çok güzel olurdu. Şimdi daha sıradan işler görüyoruz. Arkadan gelen kuşaklara ilham veren işler yapmalıyız. Editörler iyi olursa, derginin içeriği iyi olur. Görsellerin kalitesi iyi olur.

Rus Avangardları Sergisi için Sabancı Müzesi’ni ziyaret ettim. Ancak çizimler uzak, soğuk ve sert geldiği için üst katta bulunan Osman Hamdi Bey’e sığındım.

İklim, yaşam şartları çalışmaları etkiliyor tabiî… Meselâ, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da da “Zero” diye bir akım doğuyor. Resimlerin sınır dışına çıkmasına izin verilmiyor. Sonra görevli arama yapıyor, yanmış tabloları görüyor, izin veriyor. Fontana diye bir ressam var, tuvale ustura ile bir çizgi çiziyor. Sadece tuvali kesiyor. Tuvalin kırılması, arkadan siyah zeminin görünmesi başka bir şey anlatıyor. Yeni bir dil oluşturuyor. Sanat duygudur, teknik unsurlardan fazlasıdır…

Çalışmalarınıza baktığımızda “gökyüzü”, “merdivenler”, “sevgililer” gibi temaları kullandığınızı görüyoruz.

Yaşamış olduğum coğrafyayı anlatıyorum. Kuşları severim, özgürlüğü anlatır. Türkiye’de insanlar, kendilerini özgür ifade edebilecekleri bir ortamda bulunmadılar. Gökyüzü, şemsiye… Doğup büyüdüğüm Karadeniz coğrafyasını anlatıyor. Hindistan’da ya da Afrika’da yaşasaydım farklı işler yapacaktım…

Mûsıkî, edebiyat, resim… Sanat, aşkın dışavurumunu anlatıyor. Günlük hayatın ezberleri içinde nefes almamızı sağlıyor. Siz nasıl nefes alıyorsunuz?

Bir grup insan sadece evim olsun, arabam olsun, çocuklarım iyi okullara gitsin diyerek yaşıyor. Bir grup insan da özgürlük haklarını savunuyor. Sadece madde ile mutlu olamıyorlar. Ben çizer olarak eski çizimlerimi tekrar çizmem… Hayatımız değişiyor. Geçenlerde, “tohum” üzerine bir televizyon programı izledim. Tohumlar yurtdışından geliyor, tarım sistemi değişiyor. Biz de bunlara üzülüyoruz. Gerçekleri bilen insanların mutlu olma şansı var mı? İnsanlar sünger gibidir, her şeyi emer. Gördüklerimle, yaşadıklarımla besleniyorum. Sahip olduklarım için şükrediyorum.

Öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam ediyorsunuz. Hocam, neler görüyorsunuz? Bizim çocuklar mutlu mu?

Sınıf geçeyim, derste görüneyim, bir mezun olayım… Sanıyorlar ki, donanımları olmadan, emeksiz iş bulacaklar. Ne yazık ki, idealleri yok. “Sizi gördükleri için şanslılar.” diyor arkadaşlarım. Ben de otorite kullanmadan, güzel söz ile anlatmaya çalışıyorum dersleri. Oysa onların mutluluk tanımlaması farklı. Yaratıcı bir ders ya da meslek ideali değil de maddi ihtiyaçları ile mutlu oluyorlar. Bununla birlikte okulda gayretsiz, başarısız olan ancak mesleki hayatla birlikte daha iyi işler yapan öğrenciler de oluyor.

Hocam, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.