Haçlı Kîni ve Târîhî Eserlerimiz

Haçlı Kîni ve Târîhî Eserlerimiz

154

Târîhî eserleri korumaya yönelik resmî mevzûât; “yerli-yabancı, görünen-görünmeyen, çok eski, az eski” gibi ayırımlar yapmadığı hâlde, uygulamada, hissedilir bir farklılık görülüyor. Takdîr ve tercîh hakları hep “yabancı, çok eski ve görülmeyen”den yana kullanılıyor.

Pâdişâh ve yakın çevresince yaptırılan büyük, âbide çeşmelerden, daha alt kademelerde bulunan hayır sâhiplerince mahallelere serpiştirilmiş binlerce sebil, musluk, kurna, çok çok kötü bir horlanmaya, mezbeleliğe terk edilirken, Haliç metrosuna, kimsenin görmediği, bundan sonra da göremeyeceği gâvur taşları, mâniâ çıkarıyor ve su üzerinden köprü yapmaya mecbûr bırakıyor. Aynı hassâsiyet, gözümüzün önündeki Türk ve Müslüman damgalı eserlere gösterilmiş olsaydı, bugün İstanbul’un pek çok semtinde, iki arabanın yan yana geçeceği yol bulunmazdı. O, ekserisi, yakın zamâna kadar hâtıralarımıza yerleşmiş târîhî yapılar, üzerlerindeki trafik gürültüsüne fedâ edilmişlerdir. İstanbul’un, en asgarî ölçülerle, “Sur İçi” tâbir olunan merkezî mahalleri – Venedik misâli – otomobilin, kamyonun, otobüsün giremeyeceği hâlde bırakılabilirdi. Sur dışında ve târîhî dokunun fazla hissedilmediği varoşlar, yeni iskân ve îmârın her çeşidine muhâtap tutulabilirdi.

Brüksel, Prag, Viyana, Floransa, Brugge gibi, İstanbul’la aslâ mukâyese edilemeyecek şehirlerde, tuğla ve kiremit seviyelerinde bir aslını koruma cehdi görülürken, İstanbul’daki kötü mîrâsyedi çabalayışı, nice vârımızı yok saydırmıştır.

Misâllerin İstanbul’dan gösterilmesine bakarak; Bursa, Edirne, Konya ve daha nice târîh kokulu beldemizin, bu hususda bahtiyâr olduğu zannedilmemeli. Kendi çaplarınca, onların her biri de kısmetlerine düşen tâlihsizlik ve târîhsizliği yaşamaktadırlar.

Sınırlarımız dışında kalan eserlerimizin ise, tamâmına yakını Türk’e, Müslüman’a duyulan Haçlı kînine fedâ edilmiş, çok çok az birkaç câmi ve köprü, boynu bükük vaziyette, sabır imtihânından geçmektedirler. Osmanlı’nın şahsında, Türk-İslâm medeniyetinden intikâm almak isteyenler, her yolu denedikten sonra, kimsenin aklına gelmeyecek, ender içre ender usûllere başvurmuşlardır. Fâtih’in zehirlenerek öldürüldüğüne dâir iddiânın ortaya atılması ve bunun 15. asrın sonundan günümüze kadar, pişirilip pişirilip önümüze konması, bu kabil ender sıfatlı usûllerdendir. Zehirlenmek, mahbûs veyâ esir olmayan bir insan için, mühim zaaf işâretlerindendir. Hele bu insan, Fâtih gibi, Dünyâ’yı dize getirmiş ve çağını ötelere taşımış, üstelik Türk soyundan hükümdâr ise, bahsedilen zaaf, daha da kıymet kazanmaktadır. Yediğine, içtiğine zehir katılmış bir Fâtih Sultan Mehmed, o zehiri veren ve hareketi sipâriş eden Hristiyan Avrupa’nın nezdinde, dize getirilmiş, pes ettirilmiş sayılmıştır. Daha, ölüm haberinin duyulmasıyla, Avrupa şehirlerinde ve bu arada Venedik’de, haftalarca süren şükür âyinleri yapılmıştır. Batı, yâni Hristiyan Âlemi, Fâtih’den o kadar bîzâr ve onun karşısında o kadar çâresiz kalmıştır ki, ölümünden, ölüm sebebinden pay çıkarma gayretkeşliğine düşmüştür. Fâtih’in zehirlenmesi vesîle edilerek, ondan ve onun şahsında Türk-İslâm Dünyâsı’ndan öc almaya kalkışmak, aslında zavallılığın itirâfı demektir. Ne var ki, 3 Mayıs 1481 (4 Rebîülevvel 886) Perşembe gününden beri, bu zavallılığa, bilerek veyâ bilmeyerek ortak olan bizim kalem, fırça ve koltuk sâhiplerimiz az değildir.

İstanbul, daha yığınla şey demektir, ama onu ifâde etmede kullanılacak en mânâlı ve tesirli kelimeler, herhâlde “Fâtih Sultan Mehmed” dir. Bir tarafta şehirler sultânı İstanbul, diğer yanda, o, mahâretli eline kılıcı, kalemi, pergeli, gönyeyi, gülü ve karanfili aynı güzellikte yakıştıran cevherler sultânı Fâtih.

Ne acı bir tecellîdir ki, İstanbul Muhâsarası devâm ederken: “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni!..” diyerek azim destânı yazan ve İstanbul sevdâsını bu şekilde haykıran Fâtih Sultan Mehmed, 1453’den 1481’e kadarki ömrünün, kesintisiz olarak bir yılını bile bu şehirde geçirememiştir. Devâmlı hareket hâlindeki ordusunun başında, mesâfeleri birbirine ekleyerek, hayat defterini tamamlamıştır…