HÂLÂ KELİMELERİN KABUĞUNU KIRAMIYORUZ

HÂLÂ KELİMELERİN KABUĞUNU KIRAMIYORUZ

İdâre şekillerinin ismine değil de, uygulanışına dikkat çeken Aristo’nun ardından kaç asır geçti? Hâlâ, kelimelerin kabuğunu kıramıyoruz. Demokrasi, cumhûriyet, meşrûtiyet, halk idâresi gibi etiketleri, demagoji uğruna bozuk para misâli harcıyoruz.

1526 yılında kazandığımız Mohaç Zaferi’nin kahramanlarından Yahyâpaşa-zâde Bâlî Bey, “Nazlı Budin”’in sâdece kapılarını açmaz; Kaanûnî Sultan Süleymân’ın fermânıyla bu Tuna Güzeli’nde beylerbeyilik de yapar. Pâdişâh, aynı zamanda anne tarafından Osmanlı Hânedânı’na mensûb bu serdengeçtiye gönderdiği beylerbeylik berâtında, kelimenin tam mânâsıyla bir siyâset dersi vermektedir:

“Her iyiliğin kaynağı adâlettir. Âdil olmayan kişinin elinden çıkan iş, kötü işdir… Peygamber’imiz: ‘Bir günün adâleti, yetmiş yıllık ibâdetden üstündür.’ buyurmuştur. Öyle insanlar var ki, ellerinde fırsat yok iken sâlih, âbid ve zâhid görünürler. Ellerine fırsat geçince Nemrûd kesilirler.

Hizmetinde kullandığın adamların dış hâllerine aldanma! Mala muhabbet göstereni, devlet hizmetinde kullanma! Zîrâ o adamlar ki, Allâh’ın bana emânet ettiği halkı ezerler. Kıyâmet günü sorumlu benim.

Ey Gâzî Bâlî Bey!         

Mansıbımın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme. Ne dilediğin varsa, benden iste. Sana emânet ettiğim askerlerimin ve tebaamın gençlerini evlâd, yetişkinlerini kardeş, ihtiyarlarını da baba bil… Bilhassa fukarâya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç….”

Teşhîs ve tahmînlerinde bir teleskop hassâsiyeti bulunan Muhteşem Süleyman, patenti kendine âit ihtişâmın formülünü, ne güzel anlatıyor.

Başımıza ne geldiyse, fırsat eline geçince “Nemrûd” kesilmekden geldi. Bunu atlayan her çeşit tahlîl, Türk cemiyetinin şirâzesini hizâya sokamaz. Bir taraftan vücûdumuza uygun elbîse bulamamaktan şikâyet ediyoruz; diğer yandan modanın bile istihzâ edeceği sakîl kıyâfetlere tâlib oluyoruz. İçine düşürüldüğümüz garîb durumu; anlamakta da, anlatmakta da türlü sıkıntılarımız var.

“Avrupa” diye diye, diş aralarından zımpara taşı geçirenler, Tanzimât’dan beri, çıkışı kapalı bir tünelde tutulduğunuzu, henüz anlayamadılar. Kaanûnî’ye böylesine sağlık, âfiyet, akl-ı selîm, muhabbet, ışık yüklü Dünyâ görüşünü kazandıran hamûleyi, çetrefil ve lâbirent dolaştıran bir zihin yekûnu sanmayın. Sâdeler sâdesi, ama berrak, bu nizâm reçetesinin iki temel ilâcı bulunuyor. Biri İslâm, diğeri Türk cevheri. Bu iki unsurun, Kaanûnî tezgâhında karıldığı pota, Türk’ün şifâ dağıtan idâre tarzını gösteriyor.

Kendimizi adamdan saydığımız gün, cümle Nemrûdlara meydân okuma cesâretini de bulacağız. Gâzî Bâlî Bey ve tekmil akıncı erlerimiz, Şeyh Edebâlî ile Osman Gâzî’nin birlikte bardağa koyduğu iksîri içerken, Dünyâ’nın hep aydınlık, hep esenlik üzre olduğunu düşünüyorlardı.